Sırlar bizi inşa ettiğimiz duvarların altında bırakacak kadar yıkıcı olduğunda onlarla birlikte gelen korku da o kadar büyük oluyordu. Ağırlığı artıyordu sanki günahın ve kelimeler yetersiz bir halde dilde takılı kalıyordu. Bir şeyi başka birine anlattığınızda sizi nasıl yargılayacağını asla bilemiyordunuz, anlattıktan sonra var olabilecek pişmanlık hissine karşı sürekli içte saklı kalanlar orada kalmaya devam ediyordu.
İçinde kalan her şey seni zehirler, söyle gitsin derlerdi. Bunun aksini iddia eden kimseyi görmemiştim ama bence en başından beri anlatmak her zaman en öldürücü zehrin yayılma alanını artırıyordu.
Hatalarınızı başkalarına açtığınız zaman size zarar verme gücü veriyordunuz, oysa dilinizden dökülmeden önce o kelimelerin bir zararı yoktu. Ve bu sadece güzel olan şeylerde değil, neredeyse kendi hayatınızla ilgili olan her şeyde böyleydi. Güzel bir şey yaşadığınızda ve bunu birilerine anlattığınızda o şeyin bozulma ihtimali oldukça yüksekti.
Biri çok sevdiğinizde ve bunu başkalarına söylediğinizde garip bir şekilde sevdiğiniz kişiyi kaybediyordunuz, güzel bir şarkıyı birine dinlettiğinizde o şarkı sanki eski duyguyu artık vermiyordu. Bir şekilde büyü bozuluyordu sanki, ya da zehir yayıldıkça yayılıyordu.
Ben, birini öldürmüştüm. İstemeden olsa bile bunu bir başkası öğrendiğinde nasıl tehlikelerle karşılaşacağımı biliyordum. Zehrin yayılasını izlemek yerine bütün bunları sessizce içimde saklamayı ve kimseye söylememeyi tercih ederdim.
"Kâinat."
Önden gelen sese karşı bakışlarımı Alperen’e çevirdim. "Okyanusa hiçbir şey anlatma." Diye devam etti. Zaten söylemek zorunda kalsam bile söyleyebileceğimi sanmıyordum, nasıl söylenirdi ki bu? Birini öldürdüğümü nasıl anlatabilirdim, bana olan tavırları muhtemelen değişecekti. Yeşil gözleri artık eskisi kadar masum ve neşe dolu bakmayacaktı bana.
Ama bilerek yapmamıştım ki! Kendimi korumak için yapmıştım sadece, suçlu bile sayılmamalıydım.
Hem Okyanus bilirse bu sır dört işinin bildiği bir açık kapıya dönüşecekti. Bu işin içinde mafya adamları varsa bilen herkesin zarar görme ihtimali olacaktı. Okyanus’u da bu işin içine atmak istemezdim, ona zarar gelirse kendimi suçlayacağımı biliyordum. O masumdu. Bilmemesi çok daha iyiydi.
"Tamam, ama ben de sizinle gelsem olmaz mı?" diye tekrar ısrar ettiğim. Yumuşak sesime Yavuz kıkırdayarak tepki gösterdi. Tüm bu gerilim içinde küçük bir neşe yayıldı beynimin köşe başlarına. Onun anlayışlı sesi, Alperen’in soğuk sesinin bıraktığı sisi bir nebze de olsa dağıtıyordu.
"Kuzenin sana çekmiş." dedi. Göz göze geldiğimiz anda bakışlarını dikiz aynasından çekti. Hemen ardından aynı bakışları Alperen’e çevirdi. Ben de hala dikiz aynasından gördüğüm Yavuz’un mavi gözlerine bakmaya devam ediyordum.
Yavuz konuşmasına devam etti, "Aynı sen gibi, inatçı." diye devam etti. Dolaylı yoldan Alperen’e söylüyordu. Onunla benziyor olma ihtimali beni rahatsız ediyordu. Aksine farklı olmayı, onun kadar soğuk olmaktansa sıcacık durmayı tercih ediyordum. Ne yazık ki kalbimin buz tutmuş kısımları gözlerimden belli oluyordu.
Alperen ona karşılık, "Gülmeyi kes de önüne bak." dediğinde Yavuz tekrar son bir kez kıkırdayıp önüne döndü. Aramızdaki bu atmosferin ne olduğunu anlamlandıramıyordum. Eğer işin içinde kendi çıkarları olmasa beni korumak için yine bunları yapar mıydı, ya da en azından avutur muydu, arkamda durur muydu? Bu sorulara cevap veremiyordum. Keşke evet diyebilseydim.
Kim bir başkası için böyle şeyler yapardı ki? Muhtemelen o da yapmazdı.
Tekerlekler yağmur birikintilerinin yarıp içinden geçtiğinde tedirginlik hala içimde büyük bir güçle sakinleşmek isteyen yanımla savaşıyordu. Ölümüne korkuyordum. Kendimi bir ölünün olduğu arabada düşünmek bile korkunçken şimdi bu dürtü ile savaşıyordum
Neyse ki bir süre sonra küçük, bahçeli bir evin önünde durduk.
Yavuz, "Okyanus'un geleceğinden haberi var. Git ve sadece Alperen ile kavga ettik de." dediğinde ona bakmıyordum bile. Pencereden baktığım eve girmek istemiyordum, yüz ifademin bazı şeyleri ortaya sereceğinden korkuyordum. Sanki yüzüme bakan herkes neler olduğunu görebilecekti. Ön koltukta yüzünü göremediğim Alperen'in yanında olmak istiyordum, daha güvende hissediyordum ve bunu durduramıyordum. Arabadan inersem pişman olacaktım.
Alperen ön tarafta başını hafifçe bana doğru çevirdi, "Hadi, güven bana." dedi. Ondan cesaret almaya çalışarak derin bir nefes aldım 'hazin son' diye düşündüm ve yavaş yavaş arabadan indim. Tam tersini istemem gerekiyordu, olay yerinden kaçmak ve kendimi uzaklaştırabildiğim kadar uzaklaştırmam gerekiyordu.
Düşüncelerime vuran soğuk hava, mont ve kazağımdan içeri girerken adımlarımı hızlandırdım. Yağmur acımasızca bana vurmaya devam ediyordu. Kendimi güçsüz hissettiğim her anda daha zayıf hissettiriyordu.
Alperen ve Yavuz'un hala orada, beni izlediğini biliyordum, arabanın uzaklaşma sesi gelmemişti. Yağmur damlaları üzerime düşerken adımlarımı daha da hızlandırdım. Zaten hastaydım, daha da beter olmak istemiyordum. Kapıyı çalıp ifadesizce bekledim. Kapının sert yüzeyine değen parmaklarım hala sıcak bir haldeydi. Yüzüm ise her an donacak gibi hissediyordum.
Okyanus, kapıyı açtığında onların da araba sesinden gittiklerini duydum. Motor ve tekerlekler uzaklaştıkça uzaklaştı. Bana şaşkınca bakan Okyanus, yeşil gözlerini merakla üzerimde gezdirdi. Beklemeden hemen içeri aldı ve şaşkınca sorularını yığmaya başladı, işte bu korktuğum şeydi. "Bu ne hal??!" diye sorduğunda derin bir nefes aldım.
Merakla gözlerini açmış ve üzerimdeki ıslanmış, monta kazağa bakıyordu. Kapıyı kapatırken sorusuna cevap vermedim. "Üzerimi değiştirebilir miyim? Olanları sonra anlatırım." dedim. Karşı gelmeden kafasını salladı hemen.
"Tabii ki kuşum, gel." dedi. Adımları evin başka bir köşesine gitmeden önce ayağımdaki botları çıkarmamı bekledi. Sonrasında o yürüdü, ben de peşinden gittim. Üst kata hafifçe kıvrılan merdivenlerden çıktık. Zemin tahta görüntüsü veren bir döşeme ile kaplıydı, adım attığımda gözlerim bu zemine takılı kalıp kendisini toparlamaya çalıştı. Üst katın kısa bir koridoru vardı, yerde krem rengi yumuşacık bir halı ayaklarımın altından hissediliyordu. Beyaz kapılar kapalıydı, Okyanus o kapılardan bir tanesine doğru yürüyüp kolunu tuttu ve açtı. Sıcak, pastel renklerle döşenmiş bir yatak odasına girdiğimizde odanın Okyanus’a ait olduğu her halden belliydi.
Pencereden gelen hafif ışık, yağmur tarafından engelleniyordu. ‘’Gel,’’ dedi Okyanus, beni içeri davet ederken yüzünde bir gülümseme vardı. İçeriye girdim, yine krem rengi bir halı duruyordu önümde. Bu sefer rengi biraz pembeye kaçıyordu ama pembe gibi görünmüyordu. Muhtemelen yağmurdan dolayı rengi değişmişti.
Dışarıdaki hava her şeyi griye çeviriyordu.
O, dolaptan giyecek bir şeyler çıkarırken, ben de duvardaki polaroid fotoğraflara baktım. Pencerenin hemen karşısında duvara yaslı duran yatak oldukça yüksekti. Yatağın üzerinde, duvara asılı duran bir sürü fotoğraf vardı. Birçoğu Yavuz ile çekilmişti, bazıları arkadaşları, bazıları ailesi ile çekilmişti. Fotoğrafların altındaki beyaz kısımlarda tarih ve isimler yazıyordu. İçimde garip bir duygu oluştu, asla sahip olamayacağım şeyleri görürken hissettiğim o duygu…
‘’Giymek istediğin bir şey var mı?’’
Bakışlarım yine onun yeşil gözlerine yöneldiğinde başımı hayır der gibi salladım.
‘’Belki bir kazak ve tayt. Ama çok da önemli değil. Yani ne olursa…’’
‘’Tamam,’’ dedi gülümseyerek. ‘’sakin ol.’’
‘’Gerçekten üzgünüm, kendi kıyafetlerim kuruyunca giyeceğim tekrar.’’ dedim mahcup bir şekilde.
‘’Saçmalama lütfen, iki kıyafetin lafı mı olur?’’ dedi. İşler böyle yürümüyordu, diye düşündüm. Benim arkadaşlarım bu kadar iyi davranmıyorlardı bana. Kıskançlık, dedikodu, yarış hali ve diğer rahatsız edici her şeyi öğretmişlerdi bana. Bu şekilde bir samimiyeti ise Okyanus dışında hiçbir kadında bulamamıştım.
Odası tıpkı onun gibi tatlı bir pembe ve krem rengi ile donatılmıştır. Hayata karşı bu şekilde bakmayı öyle çok isterdim ki, her şeyi kaybetsem bile rengârenk olabilmeyi, onun kadar samimi gülümseyebilmeyi. Ya da en basit şekilde hiç kaç çatmadan bir gün geçirmeyi isterdim.
Kendime ait bir evim ve odam olduğunda sevdiğim bir şeyler olmasını ve duvarları sevdiğim şeylerle doldurmak isterdim. Birkaç sevimli rengi kullanmayı, arkadaşlarımın fotoğraflarını çekmeyi, hala fotoğraf çekebilecek kadar hayata karşı umudum olmasını isterdim. Nu oda benim olmadığım kadar fazla hayat doluydu ve ben ailesini kaybetmiş bir kızı kıskanacak kadar umutsuzdum.
Bakışlarımı çevirip başka bir şey düşünmek istesem de zihnim aynı şeylerde takılı kalmıştı. Çocukken bile bu kadar özen göstermemiştim, hiç bu kadar sevdiğim, dikkat ettiğim şeyler olmamıştı. Oysa onun sahip olduğu her şey ona aitti, çünkü kendisi dokunduğu her şeye kendi duygusunu katmıştı, duyguları vardı.
Çalışma masası biraz dağınık biraz da çocuksu eşyalarla doluydu. Notları ve küçük boy defterleri karmaşık bir halde diziliydi, kalemlerin ortaya saçılmış olduğunu bile söyleyebilirdim. Gören biri onun bütün gün ders çalıştığını düşünebilirdi ama ders çalışan biri bu denli bir dağınıklığa katlanamazdı herhalde. Duvarda gördüğüm aynı fotoğraflardan o masanın üzerinde de asılı duruyordu. Fotoğrafların bazılarında Alperen’in olduğunu uzaktan görebiliyordum.
O fotoğrafa baktıkça aklıma soğuk duruşu ve cinayet karşısında sakin tavırları geldi. Kulaklarımda, güven bana, dediği an çıkan sesi ve ses tonu yankılandı. Güvenmeli miydim?
Kime güvenip kime güvenmemem gerektiğini hiç bilmiyordum.
Hiç.