O yangın dolu gözleri bana bakarken söylediği şeyleri dinlemek ürkütücü bir hikâyeyi dinlemeye dönüşüyordu. Bazen kelimelerin, bazen de bakışlarının arasında kayboluyordum.
Masanın üzerindeki fotoğraflarda birlikteki bireylerin fotoğrafları vardı. Aile fotoğrafları, suçlular, suçlar... Her şeyin kanıta geçmiş hali gibiydiler. Alperen’in de sırf bu yüzden tüm bunları sakladığını tahmin edebiliyordum. Yoksa bir insan neden suç kanıtlarını saklardı, örgütüm kayıtlarını neden yanında tutardı?
Asıl hikâyeye gelecek olursak, günlükteki adamı bulmak için birliğe girmişti. Tüm bunları sadece birini bulmak için yapması bana yetersiz gelmişti, işin içinde başka bir iş daha olduğunu düşündüm. Fakat adamın oldukça gizemli biri olduğunu ele verirsek elbette onu bulmanın başka yolu olamazdı ve Alperen de bu tek şansı olan yolu denemek zorunda kalmıştı.
Muhtemelen örgütteki şerefsizler de daha çocuk olduğu için onu kendilerine benzetebileceklerini düşündüler, bir süre haklı da çıkmış olmalılardı.
"Tüm bunları sadece onu bulmak için mı yaptın?" diye sordum, sesimdeki alaycı merakı durdurmaya bile çalışmadım. Alperen her şekilde sesimdeki o duyguyu yakalıyordu zaten.
"Alperen...’’ dedim devam ederek. Onu öfkelendirecek veya üzecek bir şey söylemek de istemiyordum ama kelimeler her şekilde gitmeleri gereken yerlere giderlerdi. ‘’Herkesin dostu olabilir, annenin de olabilirdi. Bu çok da gizemli bir durum değil. Bu kadar uğraşmak zorunda değildin."
Yavaşça başını salladı hayır der gibi, bildiği şeylerin bir buz dağı gibi su altında saklandığını hissettim. "Biraz sabırlı ol, Kâinat." dedi sakin bir tavırla. Yerinden doğruldu ve bir fotoğraf daha verdi elime. Onun bu sakinliği… Kendisi beni deli edecek kadar alışkındı tüm bunlara
"Hikâye daha bitmedi." diye devam ederek beni susup dinlemeye davet emiş oldu. Ben de istediğini yaptım ve kelimelerimi sakladım.
Gözlerime saplanan gözlerinden bakışlarımı çekip fotoğraflara tekrar baktım. Başka bir fotoğrafta annesiyle babası yan yana oturmuştu. Düğün salonuna veya bir davete gitmiş olmalıydılar. Onun açıklamayacağını bildiği için sessizlik yeminimi bozup sorumu hazırladım.
"Ne var bunda?" diye sorduğumda anlamayan bir tavır vardı yüzümde, Alperene bakıp fotoğrafı geri uzattığımda o da elimi iterek fotoğrafı bana geri verdi.
"Fotoğrafa iyi bak" dedi gözlerini benden ayırmadan. Onun görüp de benim göremediğim ne var diye düşünerek tekrar tekrar fotoğraf karesine baktım. Annesi oldukça normal duruyordu, yanında duran babası da öyle, yüzündeki gülümseme oldukça gerçek ve samimi görünüyordu.
Alperen, benim bulamayacağımı fark etmiş olacak ki, cevabı kendisi verdi, "Annemin gözlerini görüyor musun?"
Dikkatle tekrar baktım. Daha önce fark etmediğim o hafif değişikliği görmeye başlayınca içimde fotoğraftaki kadına acıma ve üzüntü duygusu oluştu. Ağlamaktan, üzüntüden kızarmış gözler, yanaklarına doğru mutlulukla gülümseyen dudaklarının üzerinde oldukça çelişkili duruyordu.
Alperen beni yönlendirir gibi tekrar konuştuğunda kelimelerini anlamlandıramadım önce. Harfler zihnimin içinde öylece döndü durdu. "Peki, kolundaki o küçük çizgiler?"
Bu beş basit kelime yan yana gelip bana bir iç çekme bahşettiğinde kendime yaptığım o acımasızca şeyleri hatırladım. Neyse ki üzerimde izler kalmamıştı ama benim kendimden daha büyük bir düşmanım olmamıştı hiç.
Bakışlarım Alperen’in sesiyle hemen annesinin koluna doğru yol aldı. Elbisenin kollu olmasından dolayı çok belirgin değildi ama eşine sarıldığı için yukarı doğru çıkmış olan elbisenin kol kısmında bir çizginin başlangıcı görünüyordu. İncecik, kızarmış bir çizik…
Annesi kendisini mi kesiyordu? Tıpkı benim yaptığım gibi… Bu düşünce beynime vurulan bir kurşun gibi takılı kaldı. O kadını severdim, yüzündeki neşeyi, sesindeki neşeyi ve kelimelerindeki o masum enerjiyi severdim. Alperen'in annesi bana kendi annemden daha iyi bakmıştı bir zamanlar. Tabi bunun üzerinden çok uzun zaman geçmişti ama unutamazdım.
"Annenin sorunları mı vardı?" bu sefer sesim daha çok hayal kırıklığı gibiydi. Etrafımızda güçlü görülen insanların aslında içten içe nasıl da öldüklerini göremiyorduk. Ve ben o kadının hiç bu şekilde bir kıvranma içinde olduğunu anlayamamıştım. Ben çocuktum daha, anlamamam normaldi ama ya annem ve babam? Ya kendi eşi, o da mı anlamamıştı? Bu nasıl mümkün olabilirdi?
"Sanırım öyleydi ama asıl sorun bu değil." dedi ve beyaz bir kâğıt verdi bana, bir rapor.
"Annem öldükten yıllar sonra bunu araştırmaya karar verdim. Daha doğrusu bu cesareti yakaladım. Gerçekler çok da cazip değildir bilirsin."
Bir süre sustu. Ona sarılmak ve içindeki acıyı çekip çıkarmak istedim. Ah onu nasıl da sarmalamak istiyordum! Fakat korku beni geri çekiyordu. Bunu saçma bulacağı korkusu. Beni itip onun için üzülmemi kötü anlayacağına dair korkularım vardı. Annesinin ardından fark ettiği bazı gerçekleri araştırmak, hatta bu gerçeklerin varlığını görmek bile ona büyük bir acı vermiş olmalıydı.
"Bu raporda annemin başını çarparak ölmediği yazıyor." dedi. Kaşlarım çatılırken zihnimdeki yapbozun en can alıcı ama ayrıca en karmaşık parçasının aydınlandığını hissettim.
Elimdeki raporda göz gezdirirken aydınlanmış bu parçanın diğer bütün parçalara belli belirsiz ışık bıraksa da kendi gölgesinde bıraktığını hissettim. Alperen öğrendiği hangi gerçekle bu intikam oyununa başlamıştı öğrenmek için can atıyordum, bakışlarım elimdeki raporda hızla dolaştı.
Kelime karmaşaları ve tıbbi terimler birleşip anlayamadığım kadar karmaşık bir rapor ortaya çıkarınca yine Alperen’e baktım. Sabırsızlıkla omuz silktim, "Peki, neden ölmüş?" diye sordum
Oturduğu yerden kalkıp pencereye doğru gittiğinde elleri ceplerine usulca yürüdü ve bize arkası dönmüş bir şekilde dışarıyı izlemeye başladı. Aklından neler geçtiğini tam olarak bilmesem de bu konunun onun için hayattaki her şeyden daha zor olduğunu tahmin edebiliyordum. Annesi her ne için ölmüşse bu onu kahrediyor olmalıydı.
"Bilmiyorum,’’ dedi sadece. Söyleyebileceği onca kelime varken ve ben daha fazlasını beklerken sadece bu kelimeler çıktı dudaklarından. Yavuz sessizce bana baktı, bu konuyu daha önce konuştuklarını biliyordum, ona rağmen hassastı ve her defasında ilkmiş gibi derin yaralar bırakıyordu.
Bir iki dakika sessizlik içinde geçti, söyleyecek tek kelime bulamadım. O sessizlikte konuşmanın Alperen’e saygısızlık olacağını düşündüm. O da bu sessizliği hiç bölmeden, çok kısık bir sesle, ‘’Günlükte yazılanlara bakılırsa bana intihar gibi geliyor." dedi fısıldar gibi.
Bu ihtimali düşünmek bile öyle korkunçtu ki!
Sessizliğini bozan Yavuz, "Onu bilemiyoruz." dedi net bir şekilde. Başımı ona çevirip anlamaya çalıştım. Karmakarışık bir bulmaca gibiydi tüm bunlar. İçinden çıkılmıyordu.
"Çok araştırdık ama ölüm nedeni bir şekilde saklanıyor gibi ortaya çıkmıyor." diye devam etti yavuz. Mavi gözleri ben ve Alperen arasında gidip geliyordu. İkisi onca yasa dışı işin ardından, içinde bulundukları örgütün verdiği onca eğitimine rağmen bile ölüm sebebini bulamamışlarsa ortada gerçekten bir sorun olmalıydı. Birileri bir şeyleri çok başarılı bir şekilde gizlemiş olmalıydı. Bunu saklayanlar da bu ölüme sebep olmuş kişiler olmalıydı.
"Babana söyledin mi bunları?" diye tekrar dönüp Alperene sorduğumda o da dönüp pencereye yaslandı. Elleri ceplerinde yüzüme bakıyordu.
"Denedim ama inanmıyor. Kendini o sahte ölüm raporuna öyle inandırmış ki söylediğim her şeyi saçma buldu. Ayrıca bence bilmemesi daha iyi."
Yanıma yaklaştı ve oturdu. Güven veren sesi kulağıma doldu. "Tüm bunların seni endişelendirmesini istemiyorum." dedi. Endişeleniyordum ama bu endişe onun içindi. Onun üzüntüsü benim ruhumu bin bir parçaya bölüyordu. Onun için en değerli insan bu adar belirsizlik içinde hayattan koparılmıştı, eğer ona ait gerçeklerin ortaya çıkması için hiçbir şey yapmazsam ite o zaman Alpereni yalnız bırakmış olurdum.
"Ben bu yolu seçtim. Annemin neden öldüğünü bilmek istiyorum. Ve bunu sadece Seyis denen o adamdan öğrenebilirim." dedi.
"O bunu nereden bilebilir ki?" diye sordum sakin bir sesle. ‘’Sadece arkadaşı olması annenin neden öldüğünü bilmesini gerektirmez, belki öldüğünden haberi bile yoktur.’’ Bu ihtimal bana da zayıf gelse bile her seçeneği ve yolu düşünmek zorundaydık. Sonuçta bir yolu yürüdüğümüz zaman geri dönülemez sonuçlar ortaya çıkıyordu.
"Seyis Birlikte oldukça değerli ve saygıdeğer biri olarak görünüyor. Bilmediği veya daha doğrusu, öğrenmeyeceği şey yok " dedi. Çocukken içine kadar girdiği Birlikte annesinin en yakın arkadaşı vardı, belki de en başlarında o bulunuyordu. Merak ettiğim şey, acaba Seyis Alperen’in en yakın arkadaşının- ölmüş olan en yakın arkadaşının- oğlu olduğunu biliyor muydu?
Belki de onu bilerek örgütün içine çekmişti, her şey planlı olabilirdi. Ama öyle bir durumda neden Alperen’in kötü muameleye katlanmasına izin verirdi ki?
Belki de güçlü olmasını istiyordu, sonuçta bunların hepsi birer eğitimdi.
"Ona sadece birlikteyken ulaşabilirim. Bu yüzden Birliğin güvenini kazanmam gerekiyor. Daha önce istediğim gibi aralarındaydım ama tüm bu ölümler ve babama tehdit unsuru olan düşmanlarım geri çekilmemi sağladı." diye devam etti.
"Peki, hala üzerinde baskı var. Daha bir hafta içinde peşine iki adam taktılar, ikisi de bana denk geldi. Benim anlamadığım, fikrini ne değiştirdi? Neden tekrar birliğe girmek istiyorsun? Hala tehlikedesin." sorum karşısında fotoğraflara bakarak tehlikeli bir şekilde gülümsedi
"Çünkü bu defa daha güçlüyüm. Oyunun nasıl oynandığını bilerek başlayacağım." dedi. Karanlık, pencereden içeriye bakarken kafamda her şeyi yerine oturtmaya çalıştım. Eğer o daha karanlıksa karşısına çıkacak her şey de onun kadar karanlığa bulanmış olacaktı. Bu oyun ne sadece onun oyunuydu ne de sadece onun öfkesiyle var olmuştu.
O adamların öfkesini-en azından eve giren kar maskelinin gözlerindeki tehlikeyi görmüştüm- onların hiçbiri güvenli değildi. Hepsinin kendi karanlığı vardı ve tek bildiğim, benim bu şekilde tehlikeli bir karanlığım yoktu. Onlara karşı fazla zayıf kalıyordum
Sadece annesinin neden öldüğünü öğrenmek için girdiği bu oyunda tetikçi olmuştu. Çocukluğundan çok şey kaybetmişti, gerçekleri öğrenmek için koşturup durmuş ve yara bere içinde kalmıştı. Şimdi ben ona ne söylesem de hiçbir kelime onu avutamayacaktı. Çünkü ruhunun bir kısmını annesini kaybedince, diğer kısmını da onu neden kaybettiğini öğrenmeye çalışınca kaybetmişti.
Sonra ortaya tekrar onu rahatsız edenler çıkmıştı ve bu onun tekrar oyuna girmesine sebep olmuştu. Bir mıknatıs gibi bu şey onu çekip duruyordu. İnsanların bu tür şeylere bulaştıklarında kurtulamadıklarını az çok duymuştum ama hiç canlı bir örneğini görmemiştim.
Beni direkt ilgilendiren kısım ise bu oyunda Alperen’in yanında olacağımdı. Tıpkı çocukluğumuzda yaptığımız gibi bir takım olup diğerlerine karşı, belki bütün dünyaya karşı olabilirdik. O eski günlerde bu oyunlar öyle hoşuma giderdi ki, beni savunma şekli, bana benden büyük bir çocuk olarak oyunu gösterme şekli büyük bir zevk verirdi. Takımlardaki en küçük kişi genelde ben olurdum ama o yine de benimle takım olmak isterdi. Sanki beni iyi olduğuma inandırmak ister gibi desteklerdi. O zamanlarda çok fazla anlamazdım ama şimdi bakınca onun bu tavırlarının hala değişmediğini görebiliyordum, yine olsa yine beni seçeceğine emindim. Kaybedeceğini bilse bile…
Ve ben onun bu oyun isteğine ayak uyduracaktım. Tıpkı eskiden olduğu gibi onun yaptığı bütün hareketleri, çırağın ustasını izlemesi gibi izleyecek ve her şeyi baştan öğrenecektim. Ona yardım edecek, belki de daha önce hiç yapmadığım tüm şeyleri yapmak zorunda kalacaktım. Çünkü vazgeçmek istemiyordum, ne kendi hayatımdan ne de Alperen’in arkadaşlığından vazgeçebilirdim. Çünkü gidecek başka yerim yoktu ve karşımda duran bu adamın gülüşünü çok seviyordum. O gülüşü geri getirebilmek adına savaşmak istiyordum.
İkimizin de ortak olarak nefret ettiği bir geçmiş vardı, içinde doğduğumuz bu dünyayı değiştirebilirdik belki. Bir şeyleri değiştirebilirdik, bu sefer farklı olurdu her şey ve ben onun gözlerine bakıp içimde beslediklerimi belki o zaman söyleyebilirdim. Belki bir şeyleri değiştirebilirdim çünkü bunu yapacak gücüm olduğunu biliyordum. Çünkü bütün bunları değiştirecek gücü kendimde bulmak zorundaydım, eğer bulamazsam o zaman bir şeyleri tam anlamıyla kaybetmeyi kabullenmek zorunda kalırdım.
Çünkü bu, annesiz kalmış küçük bir çocuğun nasıl güçlü bir adama dönüştüğü hikâyesi değildi. Bu, annesini kaybetmiş bir çocuğa, aile olmaya gelen küçük bir kızın hikâyesiydi ve ben o küçük kız olmak istiyordum. Her şeyimle...