''Özgürlük, kendi kendini hapseden insanların bile gizliden gizliye cennetidir."
Gök gürültülü, yağmura gebe, soğuk mu soğuk bir geceydi. Sessizliğin havayı yırtarcasına korkutucu bir halde odalarda dolaştığı o anlarda uykum zihnimi çoktan terk etmiş, yerini huzursuzluğa vermişti. O huzursuzluğun bırakmış olduğu tüm o düşüncelerde boğuluyor, boğuldukça yatağımda dönüp duruyordum. Beni sarıp sarmalayan yatak ve yorgan ise birer kelepçeye dönmüş gibiydi.
Bedenimin bu kadar rahatsız olmasına neyin neden olduğunu başta anlayamadım ve uykuya dalmak için yalvarırcasına gözlerimi kapalı tuttu. Sonrasında zihnimdeki gürültünün evdeki sessizliğe bile sığamadığını fark ettim. Bakışlarım tavanı bulurken kendi kendimle derin bir düşünce batağına yürüdüm. İçinden çıkılması zor bir bataklıktı bu.
Öncelikli olarak, beni uyutmayan o kasisli konu Alperendi...
Tüm sakinliği, sahiplenişi, arkamda duruşuydu. Beni asla kötü bir durumda bırakmayacağına eminken her şey çok güzeldi. Hatta bazen onu kendime aitmiş gibi bir yakınlık bile hissediyordum. Oysa bütün bunların hemen ardından gelen bir fırtına vardı... Nefreti, yıkımı ve mahvedişi bütün o fırtınanın içinden çıkıp camlarıma vuruyor, yıkımlara sebep oluyordu. Fazla mı duygusal davranıyorum diye soruyordum kendime ama tek sorunun benim duygusallığımda olmadığının da farkındaydım. İnsanlar Alperen’in sert tarafını görmemek için ondan duruyorlardı, bu açık bir şekilde ortadaydı.
Onun kendisiyle arasında büyük bir çelişki vardı. Bu çelişki, ruhunda büyük bir karmaşa, dengesizlik meydana çıkartmıştı. Aynı çelişki bende de vardı ama genel olarak sessizliğimi korurdum. Ve inşa ettiğim şeyleri bir anda yıkmaktan korkardım çünkü o şeyi aynı sağlamlıkla tekrar inşa etmek ne kadar zordu bilirdim.
Anlaşılan Alperen’in böyle bir korkusu yoktu, zaten ondan böyle bir şeyden endişe etmesini ve beni kırmamak için sessiz kalmasını bekleyemezdim. O bambaşka bir hayattan gelmişti, benden çok farklıydı. İkimizin dünyaları arasında milyonlarca mesafe varken birbirimizin hayatına bir şekilde adım atmıştım yine. Tekrar aynı döngüye girmekten korkuyordum.
Diğer yandan, aklıma anılarını hapsedip o hapsin korkuluklarıyla kalbimi sıkıştıran annem vardı. Ben onu hep aklımda tutuyor ve düşünüyordum da o beni hiç düşünüyor muydu bilmiyordum. Düşünmek bir yana acaba yokluğumu gerçekten hissediyor muydu ya da söylediği şeylerden pişmanlık duyuyor muydu bilmiyordum.
Gerçekten bilmiyordum.
Hep birinin beni kurtarmasına ihtiyacım vardı. Bu ihtiyacımın var olmasına sebep olan kişi annemdi ama annem bunu hiç anlayamadı. Bütün çocukluğum boyunca beni ihmal ettiğini fak edemedi, belki de umursamadı. Büyüdüğümde ve içime kapanmaya başladığımda bunu daha kötü hale getirecek onlarca şey yaptı. Onun gözlerinin önünde acı çektiğimi hiç göremedi. Belki de sorun bendeydi. Çırpınmayı bile beceremiyordum, yardım isteyemiyordum, yardım istemenin bana hiçir yardım getirmeyeceğini düşünüyordum. O silik boş vermişliğimle, umutsuzca bekliyordum. Hiç yardıma gelmeyecek o siren seslerini bekliyordum.
Ama ben acil durum çağrısı vermeden o siren sesleri hiç gelmeyecek ve beni yıkıntının altından kurtarmayacaktı ki, bunu bilmeliydim.
Ne aptaldım ama...
Bilmiyordum.
Bilmiyordum henüz, yardım almam için avazım çıktığı kadar çığlık atmam gerekiyordu, hareket etmem, bağırmam gerekiyordu. Bense olduğum yerde tavana gözlerimi dikip gözyaşları yüzünden buğulanan görüntüyle yardım bekliyordum ya da belki çırpınıyordum da farkında değildim. Sadece kimse görmüyordu. Ne annem ne babam ne de tüm o etrafımdaki insanlar...
Görmüyordu değil, görmek istemiyorlardı. Kimsenin işine gelmiyordu kurtulmam, kimsenin zamanı yoktu durup bakmaya. İyiyim dediğimde sesimin titrediğini duymuş olmalılardı, gözlerim inanılmaz derecede şiştiğinde görmüşlerdi, biliyorum. Ama kelimelerim bile umurlarında değilken insanlar benim acı çektiğimi nasıl göreceklerdi ki?
Ah bu benim yalnız benliğim!
Kendi kendini kurtar. Çünkü kime gidersen git, orada sana verilecek bin bir zarar var. Nereye gidersen git, içinde sakladığın o duygular seni asla bırakmayacak. Hep göğsünde kalacaklar, hiç gitmeyecekler.
O yüzden kendimi aradım. Bulmak için buradayım. Bu odada, yağmur bekleyen bu şehirde. Kendi içimdeki benliğimle bir anlaşmaya, uzlaşmaya varmaya çalışıyorum.
Kuzenimin yanında...
Benim, beni düşüncelere kıstıran ruh halime rağmen her zaman tek istediğim özgür ve güçlü olmaktı. Evet, itiraf etmeliyim; bütün gün tavanı izleyen o kızın içinde bir yerlerde hep özgürce dans etmek geliyordu. Bir başkası için belki kendimi mahkûm eden biri olabilirdim çünkü bu zamana kadar ebeveynlerimin söylediği her şeyi yapmıştım. Ama içimde bütün bunlara direnen, kendisine bile karşı çıkan bir yanım vardı.
Özgürlük, kendi kendini hapseden insanların bile gizliden gizliye cennetidir. Bu cenneti bana verebilecek tek bir kişi vardı. O da beni derin bir kuyuya doğru çeken siyah gözlerin sahibiydi.
Sonuç olarak; beni görmezden gelen annemi kendi acıları ile tek başına bırakıp beni o karanlık, sessiz kuyulara hapseden kuzenimle kalmayı tercih ettim. O kuyularda tüm benliğimle savaşmayı ve kendimi bulmayı seçtim...
Ne de olsa annem ona yardım etmeme asla izin vermiyor, kendini hep geri çekiyordu. Konuşmak istediğim zamanlarda bile bana hakaret edecek bir şeyler bulmayı başarıyordu, asla memnun değildi ve asla olmayacaktı. İçinde bulunduğu hayat onun suçu değildi ama gidişattan o sorumluydu. Ve anneme gidişatlar hakkında seçenek veren Tanrı bile muhtemelen yaptığı seçimleri şaşkınlıkla izliyordu.
Böylece benim için geriye tek bir seçenek kalıyordu. Yanınızdakini kurtaramayacağınızı biliyorsanız kendinizi kurtarın! Gerçi benim yaptığım seçimler de pek sağlıklı sayılmazdı ama en azından bir çıkış yolu arıyordum.
Karanlık odanın içinde, gözlerimi tavandan indirip, yattığım yataktan ayaklarımı sarkıttım ve ayağa kalktım. Garip bir şekilde Alpereni görmek istiyordum. Sanki onu görürsem daha güvende olacak gibi bir hissiyat tüm ruhumda dolaşıyordu. Güzel yüzüne bakmak ve onunla konuşmak istiyordum.
Siyah gözlerini, siyah saçlarını ve çatıldığında öfkenin en güzel halini üzerinde taşıyan siyah kaşlarını görmem gerekiyordu. Böylece duygusallığı bir tarafa bırakıp, içinde bulunduğum o derin kuyuyu ve o savaşı zihnime kazır, içimdeki savaşçıyı hissedebilirdim. Hayatın gerçekliğini belki o şekilde hissedebilirdim.
Gecenin o saatinde karanlığın at koşturduğu o koridordan salona doğru yürüdüm. Odasında ben uyuduğum için, Alperen hala salonda o koltukların üzerinde uyuyordu. Çorapsız ayaklarım halının yumuşak yüzeyinde adımlarken bir yerlere çarpmadan ilerlemeye çalıştım.
Salona girdiğimde ilk gördüğüm, çarşafların altında yatan Alperenin saçlarıydı. Sadece siyah saçları bağımsız bir şekilde dağılarak çarşaftan dışarı çıkmıştı. Ne düşünmek için tavanı izliyor ne de dalgın dalgın etrafı izliyordu. Bütün bu olanlara alışmış, hayatı her zaman böyleymiş gibi derin derin uyuyordu.
Görüntüyü yakından izlemek için yavaş adımlarla yaklaşıp yanındaki masaya oturdum. Sadece saçlarına baktım. Her telinin ayrı bir zarafeti vardı. Siyahın en derin tonu toplanmıştı Alperen’in üzerinde, öyle ki bu karanlıkta bile belli oluyordu. Sanki Tanrı onu bambaşka bir güzellik ile yaratmıştı. Ve ruhunda her nasıl bir koyuluk varsa dışarıya da kendini bırakmıştı aynı karanlık.
Karanlıktı odanın içerisi ve güven kokuyordu tüm salon. Sokak ışıklarının zarif turuncu yansıması pencereden içeriye, oradan da karşımdaki siyah saçlara meydan okur gibi vuruyordu. Bu, onu daha güzel kılıyordu ve orada oturarak ne yaptığımı ben bile bilmiyordum. O benim kuzenimdi. Gerçek olan tek şey buydu. Kuzendik ve ona karşı bu şekilde hissetmem, bu güveni duymam tehlikeliydi. Uzaklaşmam gerekirdi.
Yine de bir yanım biliyordu ki bu güven, düşündüğüm kadar tehlikeli bir güven değildi. O, en yakın arkadaşım, abim, babam gibiydi. Her şey gibiydi. Benim yaslanabileceğim tek şeydi ve bu da ona karşı duygularımın büyümesine sebep oluyordu, hepsi buydu. O yanımda olduğu için her şeyim haline gelmişti.
Her şey...
Yerinden kıpırdadığında ufak bir tereddüt yaşadım. Belki de odaya geri dönmeliydim, o uyurken onu izlemem oldukça tuhaf karşılanabilirdi. Hem duygularımı da göstermek istemiyordum. Gitmeliydim. Ama tek yaptığım, olduğum yerde oturmaya devam etmekti. Ayaklarım, onun görüntüsünün zincirlerine bağlanmış gibi gidemiyordu.
Dışarıdaki yağmur sesi yavaş yavaş kendini göstermeye başladığında, damlaların melodisi tüm odayı kapladı. Sokağa düşen damlalar ve birikip küçük gölcükler oluşturan ufak çukurlar yağmurla birlikte gittikçe yüksek sesleriyle kulağıma doluyorlardı.
Birkaç dakika sonra Alperen, üzerindeki çarşafı hafifçe uykulu bir şekilde çekerek uyuma pozisyonunu değiştirdi. Kısa bir ara gözleri yorgun bir halde açıldı ama hiçbir şeyin farkında olmadan tekrar kapandılar. Onu bu kadar dingin ve sakin görmek öyle güzeldi ki, sabaha kadar nefes alışını dinleyebilir, onu böyle izleyebilirdim.
Gülümsedim... Yaptığı bu kadar küçük bir şey bile beni gülümsetiyordu, kendimi kontrol edemiyor ve içimdeki o sıcaklığı engelleyemiyordum. Bunun gittikçe büyüdüğünü ve beni mahvedebileceğinin farkındaydım. Ben sırıtırken gözlerini tekrar açtı. Ama bu sefer uyanmıştı. Şaşkın ve uykulu bir şekilde yüzüme bakıyordu. Gülümsemeyi sildim yüzümden.
"Bu saatte kendi kendine ne sırıtıyorsun?" diye sordu uyku dolu bir sesle.
Bu sefer ben de gözlerimi kaçırmadım. Uykulu hali aynı gülümsemeyi yüzüme yaydı tekrar. Onunla başka bir dünyada tamamen özgür bir şekilde var olsaydık ona ne cevap verirdim?
"Arada bir gülme gelmiyor mu sana da?" diye sorduğumda kaşlarını çattı merakla. Rol yap, lütfen diye yalvardım içimden. Rol yap, başka bir hayattaymışız gibi davran. Bu yağmurlu soğuk gecede ikimiz olup bambaşka bir hayatı yaşayalım. Bir anlığına da olsa unutalım her şeyi.
"Ne içiyorsun doğru söyle." dedi yerinde doğrulurken, "Söz kızmayacağım."
Artık o da gülümsüyordu. Tek fark, onun kaşları merakla çatılmıştı. Zihnimdeki düşünceleri bilse, onunla yaşamak istediğim hayatı bilse ne derdi acaba. Yine gülümser miydi böyle?
"Şaka yapıyorum." dedim. Güzel yüzünü incelerken, "Sadece" dedim ve kısa bir süre durakladım. Ne tepki vereceği umurumda değildi, söylemek istiyordum. "Çocuk gibi uyuyorsun." dedim
Başını geriye yaslayarak hınzırca gülümsedi. Onun gülümsemesiyle içimde bir şeylerin kendini boşluktan bıraktığını hissettim. Gardımı indiriyor ve bu gülümsemenin bana bahşettiği duygulara sarılıyordum.
"Yoksa her gece gelip uyumamı mı izliyorsun?" diye sordu.
Kaşlarımı çatıp abartı bir şekilde "Tabii ki hayır!" dedim. Yanaklarımın utanç ile kızardığını hissettim. Sıcak basmaya başlamıştı.
Güldü...
Gamzelerinde salıncakta son hız sallanan bir çocuk gördüm. Etraf buğuluydu ve onun gülme sesi duyduğum en güzel melodi olabilirdi.
"Merak etme," dedi şakaya son verdiğinde. Kelimeleriyle ciddileşen sesi beni merak duygusuna yönlendirdi. Anlamamış bir şekilde bakışlarımı gözlerine diktim.
"Neyi merak etmeyeyim?" diye sordum. Kısa bir süre baktı yüzüme. Uykulu hali ile bir iç çekti, beni anlıyormuş gibi baktığında buna inanıyordum. Anladığını biliyordum.
"Hayatı," diye cevapladı.
Hayatı merak etme.
Koca bir karanlık örttü sesini sessizce. Bir bilgin gibi kendinden emindi harfleri ama bakışları ne kadar sert olsa da altında koca bir güven yatıyordu. Bana bunları söylerken kendisi de söylediklerine uygun yaşıyor muydu acaba?
Sustuğumu görünce anlamadığımı düşünmüş olacak ki tekrarladı.
"Yani bu kadar takma hayatı kafaya. Değerli mi evet. Hayat değerlidir ama değer mi?" gözleri yüzümü incelerken durdu bir anlığına ve devam etti, o konuşurken içimdeki ürpertinin beni ele geçirdiğini hissettim.
Dudaklarından döküldü kelimeler, "Hiç sanmıyorum."
Sessizlik ağzımı açmama engel olurken söyleyeceği birkaç kelimeye muhtaç hissettim. Kelimeleri, kendimi attığım uçurumdan beni tutan kurtarıcı bir ip gibi bana ayakta kalma gücü veriyordu. O söylediğinde bir şeylere ikna oluyordum, o bana ayakta durmam için sebep veriyordu sanki. Benden yaşça büyüktü ve biliyordu her şeyi. Hayatı tanıyordu en azından.
Sonra devam etti. Aynı bilgin sesiyle ve aynı sert yüzüyle. Güven vererek, kelimelerinin içimi yakıp yıkmasına izin verdi. "Hayat yoluna elbet girer ve hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bu saate kadar neden uyumadığını tahmin edebiliyorum, bu kadar düşünme sadece."
Üzerindeki örtüyü kaldırdı ve bacaklarını koltuktan indirip ellerini dizlerinin üzerinden birleştirdi. Bakışları bana çok yakındı ve bu ciddiyeti beni ürkütüyordu.
"Bana bir söz vermeni istiyorum." dedi gözlerini gözlerime sabitleyerek. Yağmur sesi aramıza karışırken ses tonundaki uykulu ifade biraz çocuksuydu.
"Ne sözü?" diye sordum.
Gözlerini benden bir saniyeliğine uzaklaştırıp yağan yağmura doğrulttu. Kalın beyaz perde yüzünden yağmur görünmüyordu bile ama yansıması duvarlara bile vuruyordu, ışığı kapatan damlalar içeriye küçük gölgeler bırakıyordu. Siyah gözleri orada oyalandıktan sonra tekrar bana baktı.
"Güçlü olacaksın." dedi tüm ruhumda büyük bir etki bırakarak. "Tüm kadınların doğalarında olduğu gibi güçlü ve umursamaz olacaksın."
Güçlü ve umursamaz...