Bana soracak olursanız bunlar, bütün kadınların doğasında varsa da benim doğamda yoktu. Etrafımda olan bitenleri bu kadar umursamıyor olsaydım belki tüm gücümü kaybetmiş olmayacaktım ama kayıtsız kalamıyordum işte. Kendimi düşmeden önce toparlayamıyordum. Hep hata yapıyordum, hep ve bunu durduramıyordum.
Sonra siyah gözlerini benden çekip devam etti
"Öylesine bir güçten bahsetmiyorum, Kâinat. Seni yakıp mahvedecek, yerle bir edecek bir güçten bahsediyorum ve tüm o küllerin dağılmadan önce seni birleştirip tekrar savaşa devam etmeni sağlayacak bir güçten bahsediyorum."
Kelimeleri zihnimde yanarken rüyamda gördüğüm küçük kızın anısı geldi gözlerimin önüne. Külleri havada dağılarak yok olan o küçük kız artık yoktu, bir şeyler onu mahvetmişti...
"Ya bir daha o külleri toplama gücü bulamazsam?" diye sordum. Sesimin çaresiz çıkmasına engel olamamıştım. Hüznüm ses tellerimde dolaşıyordu sanki.
Arkasına yaslandı ve siyah gözlerini benden ayırmadan konuşmaya başladı. "Hissetmiyor olabilirsin ama bu senin doğanda var. İstesen de istemesen de o güç seni ayağa kaldıracak... Daha önce defalarca kaldırdığı gibi."
Daha önce her seferinde tek başıma ayağa kalktığımı nereden biliyordu? Orada değildi ve o zamanlar konuşmuyorduk. Konuşsak bile boğulduğumu ona hiç anlatmamıştım. Belki de söyledikleri sadece ufak birer tahminden doğuyordu. Babam ile yaşamanın ne kadar zor olduğunu o da biliyordu. Güçlü olduğumu düşünüyordu ama ben güçlü olsaydım o adamın her dediğine boyun eğmeyeceğimi düşünüyordum. Oysa eğmiştim, evin içinde evcil bir hayvanmışım gibi davranmasına izin vermiştim.
Alperen’in bu kadar kendinden emin konuşması nereden geliyordu bilmiyordum ama tüm bunları bana söylemesinin bir nedeni vardı, onu biliyordum.
"Bunu neden konuşuyoruz?" diye sordum. Tam cevap verecekken onu durdurdum, " Dur! Tahmin edeyim..." dedim elimi kaldırarak
Merakla bana baktı,
"Bu yolda senle yürümek istediğim için bunları söylüyorsun değil mi?" dedim "Çünkü güçlü olmam gerekecek, her şey daha da zorlaşacak. Bunları zaten biliyorum Alperen."
Tekrar güldü... ‘’Bu yolda benimle yürüyeceğin için değil,’’ dedi kelimelerimle alay ederek. Fakat bu alay bile çocuksu bir masumiyet taşıyordu. Aynı melodi tekrar kulaklarıma dolduğunda yanılmışım gibi başını salladı ve tekrar eğilerek başını bana yaklaştırdı. Sesi kulaklarımdan ruhuma dolmaya başladı, "Sana bir sır vereyim Kâinat," gözlerime kenetlendi gözleri. "Ben yürümem..." dedi fısıldayarak fakat gerisini getirmedi.
Merakla bir şey söylemesini beklerken yüzüme öylece baktı, "Bunu zamanla anlarsın." dedi. "Şimdi git uyu." diye emir verdiğinde yerimden kalkmadım. Gitsem bile ne yapacaktım ki? Tekrar tavanı izleyip durmak istemiyordum.
"Uykum yok" dedim. Uyumaya ihtiyacım vardı evet ama son zamlardan olanlar uyutmuyordu.
"Uyumak istemediğine emin misin?" diye sordu. Başımı sallayarak onayladım. Zihnimde kaybolmaktansa burada bütün gece onunla sohbet etmeyi tercih ederdim.
Alperen elini uzatıp masanın üzerinden telefonunu aldı, "Bekle biraz." deyip koridora çıktı. Adımları çıktığında oturduğum yerden ortamdaki sessizliği dinledim.
Bir süre sonra telefonda biriyle konuştuğunu duyabiliyordum ama kelimeleri tam anlayamıyordum. Ben de olduğum yerde oturmaya devam ettim.
Saniyeler, dakikalar sonra tekrar yanıma geldi ve "Hazırlan," dedi. "çıkıyoruz"
"Gecenin bu saatinde, bu yağmurda nereye gideceğiz?" diye sordum.
"Seni, Birlikle tanıştırmaya götürüyorum." dediğinde olduğum yerde bir dakikalığına şaşkınlıkla ona baktım. Buna hazır olduğumu düşünmüyordum, hem onlarla tanışmak istemiyordum ki!
"Hadi! Bütün gece sen orada otururken Birlikle tanıştıramam ki seni." dediğinde yerimden kalktım. Bakışlarım onun yüzünde merakla kalmıştı.
"Bunun doğru zaman olduğuna emin misin?" diye sordum. Gözleri birkaç saniye içinde omzumdaki saçlarımda gezindi. Sonra o çokbilmiş bakışını takındı. "Doğru zaman diye bir şey yoktur Kâinat." dedi. Tabi, benim hissettiğim gerginliği hissedemezdi. "Bir şeyi yapmak istersin ve yaparsın."
Ah, tamam... Anladım... Yine kafasına estiği gibi davranıyordu!
"Çokbilmiş gibi davranma, bu saatte kim uyanık olur ki, adamlar hiç uyumuyor mu yoksa?" dedim.
‘’Onların da saatleri belli, güven bana saatte bir sorun yok.’’
Siyah gözlerinde yine bilmişlik akıyordu. Bu, insanı dehşete düşüren türden bir bilmişlikti. Bir yandan sinir oluyor, bir yandan da söylediği şeylerin gerçekliği karşısında itiraz edemiyordunuz.
"Ya beni kabul etmezlerse?" diye sordum ciddileşerek. Aslında bir yandan bulaşmak istemiyordum. Fakat kendimi kanıtlamaya ihtiyacım vardı, beni ciddiye almaları için onlar ile tanışmalıydım. Böylece Alperen de aralarına sızabilirdi. Bir yola girmiştim, artık geri dönemezdim.
"Bu konuda yapacak bir şeyim yok." dedi düşen sesiyle. "Üzgünüm Kâinat, eğer benimle çalışmanı istemezlerse, eve geri dönersin." diye devam etti. Sesi gerçekten üzgün geliyordu ama eğer üzgünse neden beni geri göndermeye bu kadar meraklıydı. İşte bunu anlayamıyordum.
‘’Ama… Onlarla benim burada kalmamın nasıl bir alakası var ki? Anlaşma içinse…’’
‘’Bak,’’ dedi gözlerini gözlerime dikerek. ‘’bu iş oldukça tehlikeli bir iş. Eğer Birlik seni kabul etmezse koruma altına da almazlar. Ben seni korurum ama evde olmadığımda başına ne geleceğini kontrol edemem.’’
Ciddiyetle beni süzdükten sonra telefonunu tekrar eline alıp, başka bir konuşma yapmak için tekrar döndü.
"Oraya geri dönemem biliyorsun…" dedim başkaldıran bir sesle. Anlaşmada böyle bir şey yoktu, aramızdaki anlaşmanın Birlik yüzünden bozulması çok saçmaydı.
‘’Birlik seni kabul edecektir ama ihtimalleri düşünürsek…’’
‘’Alperen,’’ dedim onu bölerek. ‘’orada nasıl yaşayabilirim bana söyler misin? Üstelik buraya geldikten sonra.’’
Birkaç saniye olduğu yerde durdu ve sonra bana döndü. Gözlerimin içine derin nefes alarak baktı ve yaklaştı. "Baban olacak o adam sana hiçbir şey yapamaz merak etme! Canını sıkabilir belki ama burada benimle kalıp zarar görmendense evine dönüp okul hayatına devam etmeni isterim."
İşte bunda yanılıyordunuz Alperen Erez. Oraya dönmektense burada kalıp zarar görmeyi tercih ederdim. Kendime zarar verdiğimi aylar sonra duyunca pişmanlık duyacak mıydın acaba? Yoksa bunun benim için en iyi karar olduğunu düşünüp kendini avutur muydun?
"Benim devam edeceğim bir hayatım yok ki, olsa buraya gelmezdim." dedim karşı koymaya devam ederek.
"Öyleyse bir hayatın olması için çabala, öylece senden alınmasına izin verme. Kendine hatta annene bile faydan dokunsun. Bütün gün odana kendini kapatmakla ne kendine ne de annene zaten yardım edemezdin."
Öylece düşüncesiz bir şekilde söylediği kelimelerinin uçlarını orada, kalbimde batmaya başladı. Gözlerini gözlerimden ayırıp ve beni orada bırakıp odaya girdi. O odaya girince o kelimelerle boğuşmaya başladım. Beni nasıl kıracağını çok iyi biliyordu, geceler boyunca neler düşündüğümü ve hangi kelimelerde yenildiğimi çok iyi biliyordu.
İçimdeki o küçük kız oyuncaklarını elinden bırakıp kelimelerle boğuşmamı izledi. Kendim hakkında düşüncelerim bir başkasının söyledikleriyle öyle çabuk değişmezdi ama etkilenmediğimi de söyleyemezdim. Özellikle Alperen söylediğinde o kelimeleri öyle hızlı kendime yakıştırıyordum ki, sanki söylediği her şey doğruydu.
Kendi kendimi gerçeğin böyle olmadığını söylemeye çalıştım.
Hayır, sen elinden geleni yaptın. Senin bir suçun yok! Kelimelerim onun söylediklerinden sonra akışkan bir sis gibi dağıldı. Güçsüzleşti ve zayıflığı ortaya çıktı.
Sonra içimdeki küçüğe hak verdim. Benim bir suçum yoktu. Alperen’in bu sürekli değişen ruh hali saçmalamasına sebep oluyordu, bunun sorumlusu ben değildim. Daha az önce 'hayatı kafaya takma' diyen adam şimdi benim, anneme yardımcı olmadığımı söylüyordu. Kendi hayatımı bilerek kimsenin ellerine bırakmamıştım. Denemiş, çabalamış ve uzun süre her şeye katlanmıştım.
Bazen bütün gece annemin başında beklediğimi, onun için ne kadar çabaladığımı bilmiyordu. Nasıl da yanılıyordu bu konuda. Kendimi mutlu etmek için ne kadar uğraştığımı ama bir türlü çıkış yolu bulamadığımı biliyordu.
Ah! Ama kelimeleri nasıl da sivriydi. Bu kadar kaba olmak zorunda mıydı? Aslında kelimelerini oldukça kibar olanlardan seçiyordu. Özür diliyor, avutuyordu. Fakat aslında kelimelerinde saklı zehri yine içinize akıtıyordu. Sorun kullandığı kelimelerde değil, o kelimelerin içinde saklanan anlamlardı.
Beni burada, yanında istemiyordu. Sadece onunla çalışmam burada kalmamı sağlıyordu, bunu biliyordum. Onun için hiçbir şeydim belki de, asla bir şey ifade bile etmemiştim. Kolayca gitmemi sağlayabilir ve benden kurtulabilirdi. Kendimi değersiz hisseden ben değildim, o bunu hissettiriyordu.
Yüzüm istemsiz asık bir şekilde üzerimi giydim, söyledikleriyle kendimi daha da hırslanmış hissediyordum. Ne olursa olsun Birlik’in beni aralarına almalarını sağlamalıydım.
O gün hava oldukça soğuktu, hastalanmak istemiyordum. Dar siyah pantolonumun üstüne ince kazağımı, kazağın üstüne de belime kadar gelen siyah deri ceketimi geçirdim.
Alperen, üzerine siyah bir kazak ve siyah bir pantolon giymişti. Koyu lacivert botları ve siyah montu da kendisini tamamlıyordu. Nasıl oluyordu da ben siyah giydiğimde cenaze aracı gibi görünürken, Alperen giydiğinde; siyah ona tapıyor gibi görünüyordu anlam veremiyordum. Bu işin içinde kesinlikle bir adaletsizlik vardı.
Koridordan benden önce çıktığında peşinden yürüdüm, adımları güçlü ve sağlamdı, ardından giderken sadece sırtını izledim. Ve yürüyüşünü... Evet, diğer renkleri bilmem ama siyah kesinlikle ona tapıyordu. Ona sert bir görüntü verip bakışlarıyla her şeyi yakmasına yardım ediyordu adeta.
İkimiz de arabada yerlerimizi aldığımızda, karanlık sokakta farlar havanın üzerine aydınlanarak düştü. Dakikalar içinde çoktan yoldaydık. Altımızda kayıp giden asfaltın şerit çizgileri tek çizgi haline gelinceye kadar arabanın hızı artmaya devam etti.
Alperen bakışlarını bir saniye için bana çevirdiğince ona karşılık vermedim "Neyin var, gergin misin?" diye sordu. Bakışlarımı önüme dikmiştim, arabanın camından yağmur damlalarının altından silik sokak lambalarının geçişlerini izliyordum. Kıpırdayan damlalar, geçip giden ışıklar ile renkleniyor ve hemen ardından o rengi kaybediyorlardı.
Söyledikleri beni neden bu kadar etkilemişti bilmiyordum ama onda da büyük bir kabalık vardı. En azından hiçbir şey söylememiş gibi konuşması kabaydı. Ona alınmış gibi davranmaya niyetim yoktu, kelimelerini bu kadar umursadığımı bilmesine rağmen rol yapmak o an için daha iyiydi. Zaten oldukça ciddi bir işin içindeydik, batmamıza ramak kalmış gibi hissediyordum.
Başımı ona doğru çevirip söylediklerini unutmaya çalıştım.
"Sen ilk gününde gergin miydin?" diye sordum. Soruyu ona çevirmek daha zekice bir yoldu.
Yola bakmaya devam edip sorumu duymazdan geldi. Ben de umursamadan cama döndüm. Beni umursamıyordu bile. Bu adamın yanında ne işim olduğunu bazen anlamıyordum. Ruh hastası gibi sürekli değişip duruyordu. Beni deli ediyordu.
Saniyeler içinde duyduğum tek ses arabanın kendi içindeki o tuhaf, derin sesiydi. Yollar bomboş olmasına rağmen Alperen’in hızını biraz yavaşlattığını fark ettim.
"Aklımı kaybedecek gibi hissetmiştim." dedi hiç beklemediğim bir anda. Kelimeleri az önceki konuşmayı devam ettirirken bir an için ne diyeceğimi bilemedim. Kaba davrandığını düşündüğüm o anlarda hep kendi zihninde boğulmak üzereyken buluyordum onu.
Kafamı ona çevirip yan profilini inceledim. Gözleri birkaç saniyeliğine bana saplanıp tekrar yola döndüğünde ses etmeden bakıyordum. Bütün bunların onun için kolay olmadığını biliyordum, geçmiş öylece onun hayatına saplanıp kalan bir bıçak gibiydi, hareket ettiği anda kendisini hissettiriyordu.
‘’Çok küçüktün.’’ dedim onu avutmak isteyerek. Genç bir kadın olarak bile bu kadar geriliyorsam bir çocuk için tüm bunlar korkunç şeyler olmalıydı. Alperen bütün bunlarla nasıl yaşamıştı anlam veremiyordum.
"Her şeyin ilki olması gerekenden daha farklıdır." dedi gözlerini yoldan ayırmadan. Sesinde geçmişin ağırlığı, kelimelerine yansımıştı. "Sonra alışıyorsun. Hatta tüm bunlar hayatının bir parçası haline gelmeye başlıyor. " bir süre sustu. Ne söyleyeceğimi bilemeden dökülüp giden yağmur damlalarını izledim.
Bunların benim bir parçam olacağına inanmak gelmiyordu içimden. Sanki eski, karanlık bir film sahnesinin görüntüleriydi hepsi, benden çok uzaklardı. Ne silahtan anlardım ne de planlardan. Açıkçası kavga etmeyi bile bilmeyen ben için bütün bunlar birer rüya gibi geliyordu. Sadece başka çarem olmadığını biliyordum. Alperen de başka çaresi kalmamışken yapmıştı her şeyi. Şimdi aynısını ben yapacaktım ama onun kadar dayanabilir miydim bilmiyordum.
Onun hayatının parçası olduğu gibi ben de bütün bunlara ayak uydurabilecek miydim hiçbir fikrim yoktu. Alışmam için eler görmem gerekecekti, kim bilir. Bir tetikçinin yapacağı şeyler belliydi, Alperen de kötü şeyler yapmış olmalıydı. Örgüte tekrar katılırsa yine yapacaktı ve onun yanında kalacaksam ona ortak olmam gerekecekti.
Be karşımdaki yolun dönemecini izlerken Alperen tekrar konuştu, "Tüm bu ölümler alışkanlığın olmaya başlıyor." dedi sesi kısılmaya başlarken. "Sen olmaya başlıyor..."