Korkunç bir fırtınanın, yılanın deliğinden çıkması gibi çıkıp da bize doğru süzüldüğünü az da olsa hissedebiliyordum. Daha doğrusu, hislerim biraz daha anlık bir patlamadan, saniyelik bir felaketten ve bir anda kıyametin kopmasından yanaydı. Bir şey olacak ve yaptığımız bu plan duyulacak, öğrenilecek diye korkuyordum. Sanki hiç farkında olmadan aniden kapılarımız çalınacak, etrafımız sarılacak ve biz o an mahvolacaktık. Geri dönüşü olmayan bir yıkımla karşılaşacaktık.
Hislerim bana korkuyu getirmekte haklıydı ama bazı hataları vardı. Aniden olmayacaktı hiçbir şey, bunu o an görmek çok zordu. Koskoca, uzun ve bizi mahvedecek bir yola girmiştik, geri dönülmesi imkânsızdı. Bizi içine bir kıskaç gibi çektikçe çekiyordu. Birini öldürdükten sonra, büyük bir hata yaptıktan sonra onu nasıl düzeltebilirdiniz ki?
Ve zaman bizi yavaş yavaş öldürecekti, birbirimizle birlikteyken yıkılacaktı dünya. Bu yıkım öyle yavaş gerçekleşecekti ki, dönüp geriye baktığımızda onu nasıl da durduramadık diye düşünecektik. Akıp giden bu kirli nehirle birlikte sürüklenirken uçurumdan korkuyorduk ama önümüzde bir uçurum yoktu.
Bir o uçurumun zaten dibe doğru bıraktığı oyuntudaydık.
"Bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsun. Plan aynen devam mı?"
Bedenimdeki yorgunluk hissiyatı her tarafımı ele geçirmişken düşüncelerim uzaklaşmaya başladı, uzaktan kısık kısık gelen Yavuz'un sesini işittim. Daha gözlerimi bile aralamamış, nerede uyuduğumu bile hatırlayamamıştım. Bunları umursamadan nereden geldiğini bilmediğim sesleri dinlemeye başladım.
"Evet, şimdilik böyle."
Alperen'in sesi düşüncelerime hücum ederken soğuk eli geldi aklıma. Hala üzerimdeymişçesine tekrar hissettim onu. Tenimi ısıtıp ürperti veren aynı dokunuş, zihnimi de üşütüyordu.
"Peki ya kız?"
Ortamdaki sessizlik, tekrar uyuduğum için mi oluştu yoksa kimse konuşmuyor muydu anlayamadım. Bir süre sonra bu sessizliğe bardak sesi eklenince tekrar uykuya dalmadığımı fark ettim. Kimse konuşmuyordu, sanki son kelimeler birer suç teşkil ediyordu.
"O, benimle birlikte." siyah gözlerinin üzerinde, kaşlarının çatılmış olduğunu hayal meyal görebiliyordum.
"Yapabileceğine emin misin?" Yavuz’un sesi bu sefer tereddütte kalmış gibi çıkmıştı. Konunun ben olduğumu anlamam için üstün zekâ olmam gerekmiyordu ama o an öylesine yorgundum ki dinlemek bile zor geliyordu.
Alperen, "Sanmıyorum ama o kadar inatçı ki..." dedi, sonra da duraksadı. Tenimde siyah gözlerini üzerimde hisseder gibi bir ürperti yol aldı. Söylediklerine devam etmek için derin bir nefes aldı, "Kendisini bir şekilde tüm bunlara dâhil ediyor."
Bir süre etraftaki ses kesildiğinde tekrar uyuduğumu sandım ama bu sefer de yoldan geçen araba sesleri yaklaştı. Gözkapaklarımı açmak için çabaladım. Fakat Yavuz'un sesi durmamı sağladı.
"Sence Birlik bunu kabul eder mi?" benden mi bahsediyordu tam olarak bilmiyordum, emin değildim. Konuşmalarının ne olduğunu hiçbir zaman bilemiyordum ama eğer benden bahsediyorsa kabul etmemeleri işime gelirdi. Çünkü birlik denen topluluğa girmek istemiyordum.
"Birliğin onayı dışında gerçekleşen cinayetler için sorumluluk almıyorlar biliyorsun."
Yavuz'un sesi uyarı gibiydi. Benden bahsetmiyordu. Konu; şu uykulu halimle adını hatırlayamadığım adamın ölümüydü. Birlik dedikleri o örgüt bunun için Alpereni savunmayacak olursa kötü olabilirdi ama yine de Alperen bundan kurtulmanın bir yolunu bulabilirdi. Bundan emindim.
"Kabul edecekler." dedi kendinden emin sesiyle. Kafam allak bullak olmuştu. Anlayamamıştım ve kısır döngü gibi her şey cinayete açılıyordu.
"Kabul edecekler çünkü onlarla tekrar çalışacağım."
Kısa bir sessizlik oldu. Boşluk ile doldurdu sessizlik odayı. Belki de sesleri ben artık duyamıyordum ama Yavuz'un tepkisini de çok merak ediyordum. İçten içe izin vermemesini istiyordum. O örgütte neler yaşadıklarını bilmesem de tahmin edebiliyordum. Katiller ile dolu bir örgüt nasıl olabilirdi ki? Hem Alperen çok küçükken aralarına katılmıştı, nasıl bir örgüt çocukları böyle şeyler için kullanırdı?
Katılmaması için içten içe dua ettim.
Yavuz, "Emin misin?" dedi sakin bir sesle.
Gözlerimi açmak istedim. Alpereni olduğu durumdan silkmek ve kendine gelmesini sağlamak istedim. Ne yaparsam yapayım onun kararlarını değiştiremezdim, bunu da biliyordum. Söyleyeceğim hiçbir şey Alperen’in gecelerce yaptığı planlarını yakıp yıkmasına yetmezdi.
Sorulan soruya cevap hazırdı, "Eminim."
Yavaş yavaş nefes alırken bilinçlilik halim geri gelmeye başladı ve gözlerimi açacak gücü kendimde bulmaya başladım. Işık gözlerimi deler gibi göz bebeklerime değerken ilk gördüğüm, karşımda oturan Yavuzdu. Sessizlik içinde bana bakıyordu. Odanın ışığı altında mavi gözleri parlıyordu. Sesleri o kadar uzak gelmişti ki, onlarla aynı odada bulunduğumu düşünmemiştim.
Alperen’in evindeydim. En azından son yaşananlar arasında en güvenli kısım buydu. Alperen’in nerede olduğunu merak ettim. Boynumu kaldırıp içinde bulunduğum odada göz gezdirdim.
Oradaydı, tekli koltukta oturmuş ciddi bir şekilde dizüstünün ekranına bakıyordu klavyesinde parmaklarını gezdiriyordu. Uyandığımı fark edince siyah gözleri beni buldu. Koca karanlık bir kuyuya bakmaktan farksızdı, boşluk ve belirsizlik yoktu ama bıraktığı yoğun duygular da en az onlar kadar korkutucu geliyordu.
Bakışlarını benden çekmeden "İyi misin?" diye sordu sadece ifadesiz bir hali varken. Başımı sallayıp onu onayladım.
"Aç mısın peki?" diye tekrar sorduğunda üzerime atılmış battaniyeyi kaldırıp kenara atmıştım.
"Hayır değilim."
İştahım yoktu. Nasıl olabilirdi ki? Aile savaşından kaçıp Alperen’in yanında, hayal ettiğim o sakin huzurlu hayatı yaşayacağımı, kendi hayatımın ipini kendi elimde tutacağımı düşünmüştüm ama şimdi ipin ucunun parmaklarımın arasından çıkıp uçuşunu izliyordum.
"Yine de bir şeyler yemelisin." dedi. Sükûnetin saklı olduğu sesi kendinden öylesine emindi ki belki de abartıyorum diye düşünüyordum
"Sadece neler olduğunu öğrenmek istiyorum." dedim bıkkınlıkla.
İkisinin arasında garip bir bakışma geçti, durgun bir sessizlik bizi kapladı, birkaç dakika saatin yelkovanından intihar etti. Odanın içinde gerçek bir sessizlik oluştu. İkisinin de konuşmaya niyeti olmadığını anladığımda konuyu kendi kendime deşmeye karar verdim.
"Onu öldürdün." dedim ölüm kadar sert bir sesle. "Ve anlaşılan bu ne ilk nede son. En azından hangi haltın içine girdiğimi açıklayabilirsin."
Başını kaldırıp siyah gözleri benim gözlerimin içinde yüzdüğünde onaylar gibi baktı. Kelimelerime şaşırmış mıydı? Sadece doğrular söylemiştim. Belki de bunları Yavuz’un yanında konuşmak istemiyordu.
"Evet, ilk değildi ve son olacağını da sanmıyorum ama..." durup Yavuz'a baktı
Ne diyeceğini bilemiyor gibi sustu. Belki de nasıl anlatacağını bilemiyordu. Onu hiç bu kadar karmaşanın içinde görmemiştim, zihni dağınıktı. Ama bu dağınıklık, ölüm planları yapmaya gelince pırıl pırıl bir zekâya yerini bırakıyordu, iz bırakmıyor, zaferle suç bölgesinden ayrılıyordu.
Oturduğu yerden kalkıp koridora çıktığında arkasından bakakaldım.
Yavuz da merak ederek başını uzatıp ona baktı. İkimiz de oturma odasında yalnız kaldığımızda anlamamış gibi baktım Yavuz'a. Ona güveniyordum. Alperen yanlış bir şey yaparsa durdurur biliyordum ama içim korkunun sarmaşıklarıyla öyle kaplanmıştı ki adım atamayacak gibi hissediyordum. Çünkü Alperene bir şey olmasını istemiyordum. Sahip olduğum tek şey oydu.
Birkaç dakika içinde Alperen, elinde bir fotoğraf albümü, bir de siyah poşetle yerine oturdu. Gözüm siyah poşete takılırken ne yapacağını merak ederek hiç konuşmadım.
Siyah gözleri gözlerimin içine meydan okuyarak çekinmeden baktı. "Olanları anlatmanın en kolay yolu bu sanırım." dedi. Kelimeleri, üzerimde hala kıvranan uykumun tamamen kaçmasına sebep oldu. Çünkü sesi geçmişi hedef alırken beni korkutacak kadar soğuk çıkmıştı.
Gözlerinin önündeki poşete ve albüme, geçmişin tonlarca ağırlığı varmışçasına yorgunlukla baktı. Elini uzatıp önce sakince poşeti düğümden kurtardı. Ben de merakla yanına yaklaştım. Siyah poşetin içinden bir sürü fotoğraf masanın üzerine yığılınca hepsinde teker teker göz gezdirdim.
"Bu benim tüm geçmişim." dedi gözlerini fotoğraflara dikerken. Tanımadığım bir sürü kişinin fotoğrafı, hayatlarında olup bitenler, her şey masanın üzerinden bana bakıyor gibiydi. Elini masaya doğru uzattı ve koca yığının içinden bir fotoğraf çekip çıkardı.
Fotoğrafta annesiyle evlerinin arka bahçesinde oturuyorlardı. Annesinin yüzünü çok net olmasa da hatırlıyordum, gülümseyen sıcacık yüzünü, parıldayan gözlerini fotoğrafta görmek acılarımın hayat bulmasını sağladı. O ölmeden önce sesindeki sevgiyi duymuştum. O bahçede Alperenle küçükken ne oyunlar oynamıştık. Fakat şimdi tüm o gülüşmeler ve sevgi geride kalmış, yerini kana ve ölüme bırakmıştı.
"Annem biriyle görüşüyormuş." dedi fotoğrafa gözünü dikerek. "Ama bu görüşme dostçaymış" diye devam etti gözleri bana dönerken. "Hatta annemin en yakın arkadaşı diyebilirim."
Anlamamıştım aslında. Daha doğrusu kimden bahsettiğini tam olarak kavrayamamıştım. Bunu anlamış olacak ki gözlerini gözlerime dikerek devam etti
"Annemin günlüğünü okudum... O vefat ettikten sonra."
"Bu kötü olmalı." dedim. Fakat sesimin ona acıyor gibi çıkmasını önleyememiştim. Bu ona acı vermişti, bundan emindim. Hayatında delicesine bağlı olduğu annesinin yazdıklarını okumak onu bu derin sükûta hapsetmiş olabilirdi.
Güldü. Garip bir şekilde o da kendine acıyor gibi güldü ve onaylar gibi hafifçe başımı salladı. "Evet, kötüydü." dedi. Bir iç çektiğinde hissettiği acıyı kalbime kadar hissettim. "Ama en kötüsü ne biliyor musun?"
Durdu ve elindeki fotoğrafa odaklandı, bu küçük fotoğraf onun için sanki bir zaman yolculuğu sağlıyormuş gibi dalıp gitti, "Onun yanında olduğumu sansam da tüm o zaman boyunca hep yalnız hissetmiş kendini."
"Bence yanlış düşünüyorsun Alperen. Sen onun için çok önemliydin." dedim. Amacım avutma değildi sadece, böyle olduğuna inanıyordum. Annesinin onunla gurur duyduğunu bilmesine ihtiyaç hissediyordum.
"Her neyse." dedi konuyu kapatmak isteyerek. Hiçbir zaman ona karşı şefkat barındıran kelimelerimi kabul etmeyecekti zaten, bunun farkındaydım. O yüzden tepki vermeden dinlemeye devam ettim.
"Yazdıklarında birinden bahsetmiş hep. Adını vermemiş, sadece Seyis takma adını kullanmış. Büyük ihtimalle adam hep bu ismi kullanıyor çünkü birlikte de ona Seyis deniliyor."
Sözünü bölerek araya girme ihtiyacı hissettim, "Birlik biliyor mu?" diye sordum şaşkınlıkla
Yavuz sessizliğini bozarak "Hayır.’’ diye yanıtladı. Söylenen her kelime benim için bilmecenin bir başka parçası gibiydi, kayıp kısımları bulmaya çalışırken her düğüm birbirine dolanıyordu. "Birliğin ne günlükten ne de Alperen’in annesinden haberi var. Sadece Seyisi tanıyorlar."
Mavi gözlerinden gözlerimi çekerek Alperene döndüm. Eline başka bir fotoğraf alıp baktı ve saniyeler sonra bana uzattı. Onun yüzündeki bu soğuk ifadeyi ve geçmişi ile yüzleşen halini gördükçe dayanılmaz bir acı hissediyordum. Ama bunlar bilmem gerekiyordu, en azından bana bir şeyler anlatmaya başladığı için biraz da olsa yol kat ettiğimizi düşünüyordum. Eskiden bana duvarlarıyla gelen adam şimdi bir adım atıp annesi ile ilgili gerçekleri anlatıyorsa şimdilik onun acısını görmezden gelmeli ve öğrenebildiğim kadar şey öğrenmeliydim.
Bakışlarım fotoğrafın üzerinde gezinirken onu parmaklarımın arasına aldım. Kâğıdın kaygan yüzeyi tavanda parlayan ışıkla parıldadı. Yine de üzerindeki yüzleri detaylı bir şekilde görebiliyordum.
Bir grup genç, yaklaşık 10 kişi, eski bir evin önünde gülümseyerek oturuyordu. Dikkatle baktığımda önce aralarında Yavuz'u gördüm. Dalgalı saçları kendini hemen belli ediyordu. Daha sonra hem yanında Alperen vardı. Çok farklıydı fotoğrafta. Daha genç ve... Daha masum görünüyordu. Ayrıca yüzündeki gülümseme içtendi. Sanki yanımda duran adama ait değildi o gülümseme, bambaşka biri duruyordu karşımda. Yeryüzünde onunla aynı olan ondan başka kimse yoktu ama kendisi kendisinden öyle farklılaşmıştı ki, artık eski benliği dışında birine dönüşmüştü.
Fotoğraftaki her bireyin yüzünü incelerken Emre’nin de aralarında olduğunu sonradan fark ettim. Emre de farklıydı. Daha cılız ve daha umursamaz görünüyordu. Şimdiki ciddiliğinden pek bir şey yoktu. Her ne kadar kendi benliğinden uzaklaşacak kadar değişmemiş olsa da -çünkü hüzündeki o haylaz aptal gülümseme hala varlığını koruyordu- yine de biraz değiştiği söylenebilirdi.
Alperen, benim yaptığım gibi bakışlarını fotoğrafa dikmişti, "Bu fotoğraf 5 yıl öncesine dayanıyor." dedi. Zihnim geçmişin yırtık yaprakları arasında gezinir gibi 5 yıl öncesinin resmini çizgi kafamda. Beş yıl önce lisenin ilk yılında bomboş yollarda ya da dopdolu ve yalnız olmayan onlarca insan arasında tek başıma eve yürüyor, evin yolunu olabildiğince uzatıyordum. Eve gitmek bile istemiyordum. Oysa fotoğrafta Alperen çevresinde onca arkadaşı ile gülümsüyordu, mutlu görünüyordu.
"Annemi kaybettikten sonra bulduğum günlükte, şu Seyis in anneme fazlasıyla yardımı dokunduğunu ve bir şekilde aralarında anlamadığım bir dostluğun geçtiğini anladım." diye devam etti.
Gözlerimi fotoğraftan kaldırarak ona çevirdim. Siyah gözlerinde öfkenin kırıntılarını aradım ama yoktu. Sükûnet ve sessizlik doluydu. Öfkesini bile zaman içinde sessizleştirmeyi başarmıştı. Onu dışarıdan gören biri zamanla öfkesinin kaybolmuş olduğunu, kini kendi içinde yendiğini ve sakinleştiğini söyleyebilirdi. Ama yakından gören, onu tanıyan herkes gözlerindeki intikam ateşini görebilirdi. Onu deliye döndüren o acıyı asla unutmayacağını ve sonsuza kadar nefretin cehenneminde ona bunu yaşatanları yakacağını anlardı.