"Çünkü bu, annesiz kalmış küçük bir çocuğun nasıl güçlü bir adama dönüştüğü hikâyesi değildi"
Her şey bittiğinde, yaşanmışlıkların bıraktığı o silik görüntüler kalır geride. Yanınıza maddi bir anı alamazsınız bazen ve kalbiniz, o hisleri geri getiremez kimi zaman. Ellerinizde dokundukça olanları hatırlatacak hiçbir şey kalmaz kimi zaman ve soyut bir gerçeklikten başka hiçbir şeyiniz kalmaz. O soyut gerçeklik bazen bütün diğer somut varlıklardan daha çok rahatsız eder.
Ama zihninizde dinen o geçmiş ve her şeyin bıraktığı o acı... İçten içe hep oradadır. Acı ne soyut bir yokluktan ne de somut bir varlıktan yanadır, onun varlığı ve yokluğu her zihinde başka şekilde işler. Kimisini hayata döndürebilecek ruhsal bir acı, bir başkasını öldürebilecek kadar güçlü olabilir. Alpereni hayata bağlayan o acının da beni öldürebileceğini henüz bilmiyordum. Bunun bana neler yapabileceği konusunda çok az fikri vardı.
Yine de yaşanmışlıkların bıraktığı o pişmanlığı, özlemin sancısını, her şeyiyle kalbimdeki o sızıyı seviyorum. Bana yaşadıklarımın gerçek olduğunu hatırlattığı için hepsine minnettarım. O an ayakta durup yaşadığım o korkuyu özlüyorum bile diyebilirim, bir yol vardı, her şekilde bir yol vardı. Farkında olmasam da her zaman çıkış kapısına oldukça yakındım.
Bunu o an siren seslerinin bana düşündürmesi, belki de kulağa saçma gelecekler listesindeydi ama olmuştu işte. Hayatım boyunca şikâyet ettiğim o duyguları sevmeye başlamıştım. Siren sesleri bana acılarımın dost olduğunu öğretmiş gibiydi.
Olduğum yerde bunları düşünürken siren sesleri gitgide yaklaştı. Bileğimi bir el kavradığında önce ele sonra elin sahibine baktım. Sert, büyük parmaklar ve buğday bir tenin üzerinde zar zor belli olan tüyler, onların altında da kıvrıla kıvrıla ilerleyen damarlar… O karanlıkta gölgeler kolu daha güçlü gösteriyor olabilirdi ama bir demir kadar sağlam olduğuna emindim. Alperen, kaşlarını çatmış bana bakıyordu. Yüzünde de tıpkı bedeninde olduğu gibi sert bir görüntü vardı. Sanki kollarından gövdesine doğru devam eden o demir gibi sağlamlık, gözlerinde can buluyordu.
"Hadi çıkalım buradan." dedi soğuk bir sesle. Nasıl bu kadar sakin ve kendinden emin olduğunu bilmiyordum. Son zamanlarda neyi neden yaptığını da bilmiyordum. İçerideki adama neler yaptığını ve sonrasında neler olacağını da bilmiyordum. Açıkçası çok boş ve bilgisiz hissediyordum, olayın tam ortasında bulunmama rağmen hiçbir fikrim yoktu.
İçimde, Alperenin 10 yaşındaki haliyle oynayan küçük kız kafasını kaldırdı ve meydan okur gibi baktı.
Aslında onun hakkında hiçbir şeyi bilmiyorsun, dedi bana.
Evet, acılarının onu büyüttüğünü biliyordum sadece. Yaşadığı yalnızlığın ve daha çocukken hissettiği. Derin kaybın acısı onu kocaman, korkusuz bir adama çevirmişti. Onun yerinde ben olsam benim acılarım da beni onun kadar büyütürdü. Çünkü karanlıkta kalan her beden zamanla karanlıkta savaşmayı da öğrenirdi.
Gerisi tamamıyla boşluk, gerisi tamamıyla karanlıktı. Onu tanımıyordum, Alperen’in onca zaman annesinin ölümü ile nasıl baş ettiğini bilmiyordum. Bir zamanlar yakın arkadaşım olan bu adamın tek başına nasıl mücadele ettiğini görmemiştim. Ondan uzakta kaldığım zaman boyunca birçok şey değişmiş olabilirdi. Az önce birinin vurup vurmadığını bilmiyordum. Vurabilir miydi yoksa vicdanı hala nefes alıyor muydu hiçbir fikrim yoktu. Hiçbir şey bilmiyordum onun hakkında.
"Neyin var senin? Hadi!" dedi. Olduğum yerde öylece durduğumu fark edince kelimeleri beni kendime getirmek ister gibi çıkmıştı. Çekiştirmeye başladığında onunla gitmeye başladım, bedenim yol alıyordu ama zihnim o anın içinde ardımda kalmaya devam etti. Önce bulunduğumuz yerden başka bir yere, büyük bir bölüme geçtik. Kutuların arasından geçip karanlık bir koridora girdik. Hiçbir şey söylemiyordu. Hızlı adımları, beni çekiştiren eliyle resmen koşmamı sağlıyordu.
"Polis burada olduğumuzu nereden öğrendi?" diye sordum endişeli bir sesle.
"Ben çağırdım." dedi yürümeye devam ederken. Böyle bir saçmalığı neden yaptığını öğrenmek bile istemiyordum ama "Neden?" diye sordum kaşlarımı çatarak. Sesim olayın ortasına haklı bir hayret ile katıldı.
Olduğumuz yerde durduğumuzda merakla Alperene baktım. Eğildi ve yerin altına inen, tozlar içinde küçük bir bölme açtı. Az önce görüntüde olmayan o bölme şimdi küçük bir kapı gibi bana bakıyordu. Ağır ağır kapağı açıldığında bölmenin içinin fazlasıyla karanlık olduğunu fark ettim. Şimdi de yerin altına inen bir pencereye benziyordu.
"Sonra söylerim, şimdi aşağı in." dediğinde kafasını kaldırmış bana bakan siyah gözlerin sahibini umursamadan aşağı baktım. Merdivenleri hızla inerken karanlık tarafından yutuluyor gibi hissediyordum. Fazlasıyla karanlıktı. Alperen de indiğinde
"Neden buraya geldik?" diye sordum.
"Deponun etrafı sarılı." dedi beni deli eden sakinliğiyle. "Bu gizli bölümden çıkacağız""
Karanlıkta göz gözü görmüyordu ve içerisi havasızlıktan rutubet kokuyordu. Alperen benim ardımdan içeriye girip üstümüzdeki bölmenin kapağını kapadığında içeriye hava girecek tek bir açıklık, tek bir ışık kaynağı bile kalmamıştı. Bu yüzden elimi tutup beni kendisiyle çekiştirmeye başladığında ben de onun elini sıktım. Elinin ne kadar soğuk olduğunu fark ettim. Buz gibiydi. Üşüyor muydu acaba?
Karanlıkta yolu nasıl buluyordu bilmiyordum, bana kalırsa bu karanlıkta daire çizip dururdum, o ise daha önce buraya gelmiş olacak ki, daha rahat bir şekilde yolu bulabiliyordu. Ama yol pek umurumda da değildi. Polat’ı vurup vurmadığını merak ediyordum sadece. Birini öldürmüşse ne yapabileceğimi bilmiyordum, gider miydim? Muhtemelen hayır. Artık bu işten dönüş olup olmadığını bile bilmiyordum.
"Onu vurdun mu?" diye sordum. Adımlarımızın sesi yankı yaparken sessizlik hüküm sürdü, bir süre bu sessizliği bozmadan öylece cevap gelmedi. Tam sorumu tekrar edecekken içine bir nefes çekti. Konuşmaya hazırlandığını biliyordum.
"Evet." dedi. Hiçbir şey söylemeden sustum.
Kalbimin acıyla attığını hissettim. Acıyordu çünkü kim olursa olsun birinin ölümüne bende sebep olmuştum, acıyordu çünkü yanında güvende hissettiğim adam katilin tekiydi. Acıyordu çünkü bazı şeylerin yükü fazla geliyordu. Ve ben bunların olacağını zaten tahmin edebiliyordum. Bu anlaşmayı kabul ederken sonuçları az çok biliyordum.
"Neden?" diye sordum, titreyen sesime engel olamadan. Bu titreyişte güvenin ölüm sesi vardı. Alperen, hayatım boyunca yanında iyi olduğum tek insan profiliydi, ruhunu yanımda hissetmiştim. Fakat benim hissettiğim ruh, birilerini öldürmek için fazla masumdu. Zaman geçtikçe tanıdığım ve sevdiğim adamdan uzaklaşmaya, başka birine dönüşmeye başlıyordu.
"Onu öldürmen için ne yapmış olabilir?"
Elimdeki soğuk eli, elimi daha sıkı sardığında eli kadar soğuk sesiyle karşılık verdi.
"Hiçbir şey." dedi.
Hiçbir şey...
Basit bir kelime, böyle ciddi bir konu için nasıl kullanılabilirdi ki? Hiçbir şey, affedilmez bir kelimeydi. Geride bırakılan boşlukların ne kadar önemsiz olduğunu anlatmaya çalışırdı. Ama günü gelirdi, o boşluklar canını yakacak cehennem alevleri doldururdu içeri. Seni boğacak sularla doldururdu her yeri. Bu yüzden hiçbir şey değildi hiçbir şey.
Kimi öldürdün? Hiçbir şey
Neden öldürdün? Hiçbir şey
Ne yapmıştı? Hiçbir şey
Yürüdüğümüz yolu bile göremiyorken elimi bıraktı ve olduğum yerde durdum. Hemen ardından "Orada kal." dedi. Sesi düşman gibi geliyordu. Hiçbir şey gibi geliyordu...
Kırılmıştım, nedenini bilmiyordum ama kırılmıştım. Onu yanlış tanıdığım için kırılmıştım. Yaptıkları yüzünden ve yapacağını bildiğim şeyler yüzünden kırılmıştım. Alperen, benim için güvenilir insanlar listesinden ilk sırada yer alıyordu. Gerçi o listede tek bir isim vardı zaten ama sonuçta Alperen Erez’di o isim. Güvenliydi, bir ev gibiydi. Kim olursa olsun yardım ederdi, ne olursa olsun en küçük şeyler bile önemliydi onun için. O hep böyleydi. Benimleyken en azından hep o sığınak olandı, ben de yıkıntı. Şimdiyse çok farklı kartlar çıkıyordu oyunun ortasında. Yetişmek bir yana, oyuna dâhil olmak bile istemiyordum.
Bir kapı, Alperen’in sert vuruşunun ardından gürültüyle açıldığında içeriye sokak lambalarının ışığı doldu. Alperen’in görüntüsü, içeriye süzülen ışık ile birlikte gözlerime ilişti. Sakindi ama kaşları hala çatıktı. Yüzümü merakla inceleyip tekrar elini elime sertçe kenetledi, beni çıkışa doğru götürmeye başladı. Issız, soğuk bir sokağa girmiştik bir anda.
"Kendini toparla." dedi yüzüme bile bakmadan "Yoksa tamamıyla dağılırsın."
Önemli miydi şimdi bu? Çok mu gerekliydi benim kendimi toparlanmam, birini öldürdükten sonra?
"Bunu neden yaptın?" diye sordum.
"Bazı şeyleri anlayamazsın Kâinat." dedi kendinden emin bir şekilde.
‘’Dalga mı geçiyorsun? Beni olayın içine alıp anlayamazsın diyemezsin.’’ Karşı gelişim, sesimin tonuna yansımış, duygularımı ortaya çıkarıyordu.
"Sadece emin ol, tüm bu olanlardan ben de memnun değilim." dedi. Dediği tek şey buydu, bu şekilde tatmin olmamı ve susmamı istiyordu, öyle mi?
Memnun değilsen neden yapıyordu?
"Sen de istemiyorsan neden yaptın?" dedim hesap soran bir sesle. Kaba olmak umurumda değildi, söyleyeceklerime hiçbir kısıtlama yapmadan dudaklarımdan dökülmesine izin verecektim.
Durdu, sokakta ölü gibi duran evlere baktı. Bakışları bir suçlu değil de, kendinden emin ve gurur duyar gibi çevrede bir süre dolaştı. Bakışları dolaşırken de konuşmaya devam etti.
"Hayatım boyunca istemediğim o kadar çok şeye maruz kaldım ki. Birinin ruhunu tanrıya teslim etmek artık bende bir etki bırakmıyor ."
Sesindeki alışılmışlığın tonu, hayatım boyunca kendini esir sanan o kıza bir ağırlık gibi çöktü. Ben en azından istemediğim şeyleri yapmaya zorlanmamıştım.
Siyah gözleri beni bulduğunda devam etti, ‘’Şiddet, ölümler, görmezden gelinme. En kötüsü de bana annemin asla geri dönmeyeceğini hatırlatan bütün her şey… Bu adamlar benden vicdani duygularımı alalı çok oldu.’’
‘’Onlardan yardım almak zorunda değildin, sana böyle şeyler yapmalarına izin vermemeliydin.’’ Konu ile ilgili çok az bilgim olsa bile onu yargılamış gibi hissettim kendimi. Söylediğim şeye bir an için pişmanlık hissettim.
‘’Bir defa bulaştığında bir daha kurtulma şansın olmuyor, işin kötü yanı, kendini onca şeye rağmen hala onlara borçlu hissetmeye devam ediyorsun.’’
‘’Çok üzgünüm,’’ diyebildim sadece. Onun geçmişini değiştiremezdim, ona yeni duygular veremezdim, nefreti söküp alamazdım. Bu adamları affetmesini ve böyle işlerden uzaklaşmasını da isteyemezdim, her şey için çok geçti. Elleri zaten kana bulanmışken onu nasıl temizleyebilirdim ki?
"Eve gidelim." dedi. Sokak lambaları yüzüne tehlikeli bir ton veriyordu. Kelimelerinden bile ne kadar duygudan yoksun bir halde olduğu anlaşılıyordu. Sanki kalbinde atan tek bir odacık bile yoktu, hepsi buz kesmişti. Şimdi o buzların ufak çatlaklarından çocukluğunun hüznü akıyordu.
"Burada işimiz bitti!"
Bütün bir yolu çıplak ayakla bu soğuk ve siyah zeminin üzerinde yürümüştüm ama sorun değildi. İçimi kemirip duran tüm bu şeyler beni rahatsız ederken dondurucu soğuğu bile umursamıyordum. Bedenime ilişen soğuk, suçun bıraktığı o duygunun yanında iyileştirici bir güce bile sahip oluyordu.
Soğuk bile iyi geliyordu.