Rüya

1052 Kelimeler
Bedenime uyku çökünce görüntüler beni karanlık rüyaların içine çekmeye başladı. Sanki yattığım yerde, hemen başucumda Alperen duruyordu. Bana bir şeyler söylüyor, elini alnıma koyuyordu. Bunun gerçek mi hayal mı olduğunu anlamak imkânsız bir hal almıştı. Dakikalar içinde aynı odadaydık onunla. Oturuyorduk öylece. Yağmur devam ediyordu hala ve… Hayır, hayır devam etmiyordu. Sanırım kar başlamıştı. Ama kar sessiz yağmaz mıydı? "Alperen" dedim kısık bir sesle. Evin içi bomboşmuş gibi sağır edici bir sessizliğe kucak açmıştı. Eşyaların bile sesi olur ya, yoktu hiçbir ses. Alperen o karanlık odada hiç ses etmeden karşımda otururken biraz hareket etti. O hareket edince neden biliyorum, biraz rahatladım. Bir şeyler söyleyecek cesareti buldum.  Kelimeler ona ulaşmak ister gibi güçlü bir şekilde dudaklarımdan kayıp gitti. "Bana yaşamayı anlat. Nefes almayı, gülmeyi… Nasıl bir şey olduğunu anlat." Sesini çıkarmadan siyah gözlerini bana dikerek bakmaya devam etti. Beni duymuyormuş gibi davransa da her kelimemin ona çoktan ulaştığını biliyordum. Söylememe gerek olmadan öylece bakarak bile ne dediğimi anlayabilirdi. Etrafımızdaki karanlık öyle siyah bir mürekkebe boyandı ki boylu boyunca, kör oldu. Evin içindeki eşyalar karanlıkla boyanmadan önce duvarlar görünmez bir hal aldı. Gölgeler bile karıştı bu koyu rengin içine. Bir anda ay mı çekilmişti, kim kapatmıştı bütün ışıkları? Alperen ise ışığa ihtiyaç duymuyordu, orada olduğunu görebiliyordum. Kısa bir süre sonra ise sadece o vardı. O, kömür gözleri ve yüzünün bir kısmı hep belirgindi. Işık ondan hiç uzaklaşmıyordu sanki. Ne bir mum ne bir ay ışığı ne de güçlü bir lamba vardı etrafta ama buna rağmen gözbebeklerimi kör eden o karanlıkta yüzünün yarısını görebiliyordum. Sert yüz hatları kelimelerimi duymasına rağmen değişmemişti, belki de hiçbir anlamı yoktu onun için. Belki de bana yaşamayı anlatması için önce yaşamayı öğrenmesi gerekirdi, nefes almayı ve güzel yüzüne gerçek birer gülücükle karşı konulamaz yapmayı bilmesi gerekirdi. Bilmiyor muydu? Oturduğu yerden yavaşça doğruldu. İçimi garip bir telaş sardı ama neden böyle hissettiğimi anlayamadım. Onun adımları fazlasıyla ağırken, attığı her adımın sesi kulağımda yankı yankı dolaştı. Sanki çok uzaktan yaklaşıyordu bana, hemen önümde olmasına rağmen gittikçe uzaklaşıyordu oda. Ve o adımlardan geriye kalan koca bir gürültü kopuyordu… Ne kadar sürdü bu bilmiyorum. Her şey bir an yok oldu, kendimi sıcak bir odada uyurken bulduğumda gözlerimi kapattım, uyanmak istemiyordum. Hatırlamak istemediğim şeyler olduğunu hissediyordum. Dudaklarım kurumuş şekilde gözlerimi kapattığımda yine aynı karanlık odada buldum kendimi. Bu sefer Alperen gelip yanıma oturmuştu bile, yine de hala sessizdi. Sanki ışıkları açsam, içine gömdüğü kelimeleri görecektim, zihnindekileri görecektim hatta. Düşündüm bunu bir ara, ışığı açsam da bilsem ne söylemek istediğini dedim fakat karanlıktan korkuyordum. Oturmaya devam ettim. İçten içe biliyordum ki, o ışıkları açmak bile yeterli olmayacaktı. Elini yavaşça kaldırdı, önce sadece bir gölge sandım bunu. Hatta bir an korktum. Sonra sesi duyuldu ama dudaklarının kıpırdadığını görmedim. "Sen de anlat," dedi sağ elinin tersiyle yanağımı okşarken. Parmağı buz gibiydi, tüylerimin diken diken olmasına neden oluyordu. Her an kırılacakmışım gibi davranıyordu bana. Aklıma yıllardır artık yabancı olduğum babam geldi. Küçükken verdiği şefkati, sevgiyi ve tüm o güveni. Silik silik izledim babamı beynimin en uç kısımlarında. Sonra görüntülerin arasına Alperen girdi. Büyüdüğümde bana verdiği şefkati, sevgisi, güveni... Sonra babamın zamanla değişen halleri, yalanlara dönen şefkati gerçekleri açığa çıkarıyordu. Onun merhameti üstü boyanmış rutubetli bir duvar gibiydi. Zaman geçtikçe kokusu ortaya çıkıyordu. Alperen’in benim için ördüğü duvar ise hala dimdikti. Onca sarsılmaya rağmen. Belki de henüz yeni olduğu içindir, diye düşündüm onun yüzüne bakarak. Zaman alıp götürür belki. "Sen de ölümü anlat," dedi fısıldayarak. Göz bebekleri siyahın en derin koyusundan, ölümün en koyu haline geçerken, gözlerindeki tutulmayı izledim, dışarıdaki karanlığı gösteren bir ayna gibiydi. Gözlerinde, Güneşi öldüren Ay’ı izledim. Işığın yavaş yavaş tükenmesini… "Ölmenin nasıl bir şey olduğunu anlat Kâinat. Çürümenin ve yok olmanın nasıl olduğunu anlat, bilmek istiyorum." Ne diyeceğimi bilemedim, nefes almak için araladım dudaklarımı, ciğerlerime hiçbir soluk yetmiyordu. Bu hallerim onu daha da yatıştırdı, bir tutam saçımı geriye atarak omzuma kafasını koydu. "Söz veriyorum dinleyeceğim. Burada, yanında bekleyeceğim." Kelimeleri kırmamak için özenle seçilmiş gibiydi. Yine de bana ölümü anlat demesi sanki ruhuma taş atması gibi acı vericiydi. Daha çok gençtim, bu duyguyu bilmemem gerekirdi. Acı, tek bir şeyle geçer sandım. Anlatmak. Birine içimdeki zehri göstermek ve gitmesine izin vermek. Daha önce kimseyle doğru düzgün sorunlarımı anlatmamış ben için bu ne büyük bir nimetti. Kendimi ilk defa anlatmak için yanıp tutuşurken buldum. Ona her şeyi söylemek istedim. Göğsümü yırtarcasına acıtan her şeyi önün dökmek ve bak bunlar beni öldürüyor, demek istedim. Bunlar da beni öldürdü. Şimdi altında kaldığım hiçbir şeyin üstesinden gelemiyor ve nefes alamıyorum. Siyah saçları yanağıma ve boynuma hafif hafif değerken konuşmaya başladım,  "Ölüm" dedim kendimden emin bir şekilde başlayarak. Sanki uzmanlık alanımı anlatıyordum.  "Ölüm, ölmeyi istemekle başlar. Ölmeyi istediğin andan itibaren geri dönülmez bir şekilde ölmeye başlarsın. Bedenin güler, bedenin konuşur, bedenin dans eder ama ölürsün. Ruhun çürür, ruhun yok olur, ruhunun nefesi tıkanmaya başlar. Ve o tıkanan ruhtan kurtuluşun olmaz. Bir kere ölmek istersen, bunu hep istersin. Belki itiraf edemezsin kendine. Hep oradadır o arzu." Nefesi boynuma değmiyordu, ne kadar da hafif diye düşündüm. Yoksa nefesini mi tuttu? Karanlıkta omzumdaki başı hafifçe okşamak için elimi ona yönelttim. Fakat elim boşluğa girmeye başlayınca omzumdaki baş da kayboldu. Alperen gitmişti. Nefesi yoktu çünkü o burada değildi. Koskoca bir karanlığın içinde tek başıma olduğumu fark edince korkmaya başladım. Dehşet tüm bedenimi üşüterek sardı. Artık o odada değildim. Küçük bir kız çocuğu karanlık bir parkta sallanan salıncakta tek başına bırakıldı. Sonra yavaş yavaş sallanmaya başladı tekrar. Korkuyu geçirmek için hiçbir şey olmamış gibi davrandı. Sanki hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi. Kimse fark etmedi ama korku, bastırılmak için fazla ağırdı. "Gitmeyecektin!" dedi bir ses. Bağıran ses benimdi. Fakat ben ağzımı bile açmamıştım. "Söz verdin! Gitmeyecektin! Alperen!" Karanlıkta kendi bağırışlarımı dinlerken suskunca bekliyordum. Uyuşmuş gibiydim, kızamıyordum ya da gidip susturmak gelmiyordu içimden. Aksine devam etmesini ve benim yerime birinin bağırmasını istiyordum. Her yerde benim sesim vardı. Sadece ben... "Lütfen geri gel!" "Sana ihtiyacım var! Alperen sana İhtiyacım var..." Sonra sesler birbirine karışmaya başladı. Küçük kız sallandığı yerde dayanamadan ağlamaya başladı. "Baba" Küçük bir çocuk sesine karıştı sesim. Gelip giden salıncağın sallanma sesi kanattı kulağımı. Tiz bir yırtılma sesi gibi duyuldu. "Sana ihtiyacım var." "Baba!!" Sana hep ihtiyacım vardı. Ama sen hep sağırdın bana. Duyulmak için bağıra bağıra ağladığımda hiç gelmedin, adını çağırdım yoktun. Adın, o da sen gibi yoktu. Çığlık çığlığa adını söyledim ama etrafındaki insanların arasında öyle güzel kahkaha atıyordun ki beni duymadın bile. Kimse duymadı... Yavaş yavaş ve hiç fark etmeden çürüyerek yok oldum. Hala gülüyor musun?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE