Gözlerimi açtığımda, odada öğle saatlerinin altın sarısı ışığı dans ediyordu. Vücudumun her kası, dün gecenin yoğunluğuyla tatlı bir sızı içinde gevşemişti. Etrafıma baktım: Burası Giray’ın eviydi, ama artık benim de yuvamdı. Yanımda, başı kolumun üzerinde, derin bir uykudaydı. Saçları alnına dağılmış, yüzündeki yorgunluk çizgileri huzura dönüşmüştü. O yara izi, omuzunun hemen yanında, bir mücadeleden zaferle çıkışımızın sessiz kanıtı gibiydi. Yavaşça elimi uzattım, yüzünü okşadım. Parmağım, kirpiklerinin ucuna değdi. Gözlerini araladı. O anda, gün ışığının aydınlattığı gözlerinde, ne geçmişin gölgesi ne de oyunların izi vardı. Sadece ben vardım. “Günaydın, uykucu,” diye fısıldadı. Sesi, uykunun yumuşaklığıyla kaplıydı. “Sadece saatlerce süren bir tedavinin ardından dinleniyorum,”

