Baran SOYHAN
Beni yemeğe davet eden adamla ne yapacağımı şaşırdım.
‘Teşekkür ederim ama rahatsız etmeyeyim ben efendim.’ Dediğimde karşımdaki adam kaşlarını çattı.
‘Ne rahatsızlığı hadi itiraz kabul etmiyorum doğru eve gidiyoruz.’ Diyen adam arkasını dönüp Akasya’yı kolunun altına aldı ve yürümeye başladı. Bende kuzu kuzu onları takip ettim. Kapıya vardığımızda Taner bey kapıyı çaldı ve kapı açıldı. Kapıda beliren kadın yaşına rağmen hala güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş bir kadındı.
Akasya’nın güzelliğini kimden aldığı belli. Akasya’nın güzelliği? Sen hangi ara bu kadını güzel bulmaya başladın Baran? Yok yok ben cidden iyi değilim. Ben kendi düşüncelerime dalmışken Akasya’nın annesinin bana seslenmesiyle kendime geldim.
‘Hoş geldiniz ben Yağmur Akasya’nın annesiyim.’ Diyen kadına yaklaşıp elini sıktım.
‘Hoş bulduk efendim bende Baran Akasya’nın iş arkadaşıyım.’ Dediğimde Yağmur hanım beni içeri davet etti. Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdiğimde sımsıcak bir ev karşıladı beni. Hani şu yuva diye tabir edilenlerden.
Evin içinden sıcaklığın, yemek kokularının yükseldiği hani benim hiç sahip olamadığım şu yuvalardan. Sanırım buraya gelmekle hata ettim en iyisi bir bahane bulup gitmek.
‘Sofra hazır hadi buyurun yemeğimizi yiyelim.’ Diyen kadının zarifliği ve güzelliği cidden dikkat çekiciydi. Akasya’nın olduğu gibi annesine benzediği belli oluyor.
‘Ben size rahatsızlık vermesem. Teşekkür ederim nazik davetiniz için ama gideyim ben.’ Dediğimde kaşları çatık bir şekilde bana bakan Taner bey ile gözlerimi kaçırdım. Ben Baran hayatımda ilk kez birinden çekiniyorum.
‘Ben dışarda ne dedim itiraz kabul etmiyorum hadi sofraya.’ Diyen adamla daha fazla inatlaşmak istemedim.
‘Lavabo ne tarafta oturmadan ellerimi yıkıyayım.’
‘Akasya annecim Baran beye lavaboyu göster.’ Diye Akasya’ya seslendiğinde salona geldi. Üzerini değiştirip ev için eşofmanlarını giyinip saçını dağınık topuz yapmıştı ve bu hali beni oldukça etkiledi. Tıpkı bu sabah gördüğümde kalbimin teklemesi gibi gene tekletti kalbimi bu küçük kadın.
‘Bu taraftan.’ Diyen Akasya’nın peşinden gitmeye başladım. Bir yandan da düşünüyorum. En fazla 1.60 civarlarında ve 45-50 kiloluk bir kadın beni nasıl bu kadar etkiler. Ah kimi kandırıyorum ki? Beni ona çeken ne fiziği ne yüzü ne de başka bir şey. Beni ona çeken bana beni görüyormuş gibi bakan boncukları.
Bugün balkonda öyle bir baktı ki bana sanki direk ruhum ile bakışıyormuş gibi. Bu küçük kadının yanında kendimi fazla savunmasız hissediyorum. Bu da beni oldukça geriyor. Ben bunları düşünürken lavaboya gelmişiz ve ben salak gibi dikiliyorum hala. Akasya ise beni anlamaya çalışır gibi ip uçları arıyor bende. Ama ben her zamanki gibi buna müsaade etmeden kendimi içeri attım. Soğuk suyu açıp önce ellerimi sonra yüzümü yıkadım birkaç kez. Biraz olsun kendime geldiğimde içerden çıkıp sofrada yemeğe başlamak için beni bekleyen insanların yanına gittim.
Karşımdaki mükellef sofra beni benden aldı. Uzun zamandır böylesine güzel bir sofra görmedim. Önüme konulan domates çorbasını afiyetle yemeye başladım. Gerçekten ne zaman böyle bir yemek yemiştim ben? Hani şu anne yemeği derler ya böyle bir şey sanırım. Yemeğime devam ederken bana sorulan soru ile ara verdim.
‘Baran bey nasıl açtınız büroyu?’
‘Lütfen bana Baran deyin efendim.’
‘Tamam o zaman sende bana Taner abi ya da amca de nasıl rahat edersen.’ Diyen adama gülümsedim.
‘Mezun olduktan sonra birkaç sene bürolarda çalıştım. Sonra elimdeki kısıtlı paramla büroyu tuttum ve iki arkadaşımla işe başladım. Şansımız yaver gitti zamanla büyüyüp bu hale geldik.’
‘Bence alçak gönüllük yapıyorsun Baran. Sizin büro buranın ve çevre civarların en çok tercih edilen bürosu. Kopardığınız işlerle oldukça anılıyorsunuz.’
‘Ciddi anlamda emek sarf ediyor herkes. Bu sayede bu kadar çok dava kazanabiliyoruz. İş arkadaşlarım böylesine azimli olmasa tek başıma bu kadarını başaramazdım.’
‘Ne kadar güzel böyle bir ortam kurmanız. Ailen nerede peki onlarda burada mı?’ İşte tüm her şeyi silip süpüren o soru.
‘Hayır. Onlar il dışında yaşıyorlar ben okumak için buraya gelip burada kaldım.’ Dediğim an kendimden tiksindim. Sofralarında yemeğini yediğim insanlara yalan söylediğim için kendime olan nefretin çoğaldı. Kendimi ikiyüzlü hissediyorum ama elimde değil. Acılarını saklamayı öğrettiler bize yurtta. Hem de en ağır şekillerde. Düşüncelerimden telefonumun sesi ile sıyrıldım.
‘Efendim Esat.’
‘Kardeşim eve gelmeyecek misin? Yemek için seni bekliyorum.’
‘Benim biraz işim var gecikirim. Sen ye yemeğini ben tokum.’ Dedim ve telefonu kapattım. Şu an Esat’ın ahiret sorularıyla uğraşamazdım. Bana bakan gözlere dönüp;
‘Ev arkadaşım yemeğe gidip ditmeyeceğimi soruyor.’ Dediğimde Yağmur hanım;
‘İstersen ona da yemek koyabilirim götürürsün.’ Dedi. Bu dediği beni gülümsetti. Acaba ne zaman biri yiyeceğimiz yemeği düşündü? Tabi ki hiçbir zaman.
‘Teşekkür ederim Yağmur hanım ama gerek yok arkadaşım yemeğini hazırlamış.’
‘Tamam o zaman. Lütfen bana da Yağmur teyze de. Oldum olası şu hanım lafından hoşlanmam. Resmiyet beni geriyor.’ Deyip gülümseyen kadınla bende gülümsedim. Sonra gözlerim Akasya’ya kaydı. Yemeğe oturduğumuzdan beri ağzını bıçak açmıyor. Önündeki yemekle oynayıp duruyor. Tam bu anda Taner amcanın endişeli sesi duyuldu.
‘Akasya kızım eline ne oldu?’ Kaşlarını çatmış kızarık eline bakıyordu.
‘Yanlışlıkla çay döktüm babacım önemli bir şey yok.’
‘Emin misin güzelim? Hastaneye gidelim mi?’
‘Gerek yok babacım yanık kremi varmış sürdüm. Sadece hafif kızarıklık kaldı.’ Diyen Akasya ile Taner amca gözle görülür şekilde rahatladı. Ufacık bir yanık için endişelenmek? Acaba böyle bir ilgiye sahip olmak nasıl olurdu? Düşüncelerimde boğulmamak için kafamı salladım ve yemeğime devam ettim. Edilen sohbet eşliğinde yemeklerimiz yendi. Çorbadan sonra mis gibi zeytinyağlı taze fasulye ve pilav yanına da cacık geldi. Laf arasında fark etmeden o kadar çok yedim ki uzun zamandır böyle yemiyordum.
Yemekler yenmiş biz salonda Taner amcayla oturmuş sohbet ederken Yağmur teyze ve Akasya sofrayı toparladı.
‘Babacım hadi birer kahve yap da içelim birlikte.’
‘Tamam babam.’ Diyen Akasya bana çevirdi boncuklarını.
‘Kahveni nasıl içersin Baran?’
‘Sade olsun.’ Dediğimde mutfağa yöneldi. Biz sohbetimize devam ederken Akasya elinde tepsi ile içeri girdi. Önce babasına sonra da bana verdi kahveyi. Ne kadar o boncuklarını görmek istesem de bakmadı bana. Bende bir tuhafım. Hem rahatsız oluyorum o boncuklardan hem de her an gözlerim arıyor o boncukları. Kahvemi yudumladığımda istemsiz gözlerim kapandı. Uzun zamandır bu kadar güzel kahve içmemiştim. Belki de yapandan dolayı bu kadar hoşuma gitti. Hemen kendimi toparladım. Umarım fark etmemişlerdir. Kahvelerimizi de içince benim için gitme zamanı geldi.
‘Taner amca ben müsaadenizi isteyeyim. Malum yarın iş var eve gidip dinleneyim biraz.’
‘Müsaade senin evlat. Her zaman bekleriz.’ Derince yutkundum ama boğazıma takılan şey gitmedi.
‘Tekrar rahatsız ederim bir ara inşallah.’ Dedim zar zor. Bir an önce çıkmalıyım buradan. Bu düşüncemle ayaklandım ve kapıya doğru yürüdüm. Kapıya geldiğimde arkamı dönüp iki güzel kadına baktım.
‘Her şey için özellikle mükemmel yemekleriniz için teşekkür ederim.’ Dedim.
‘Afiyet olsun Baran’cım her zaman bekleriz özellikle yemeğe hatta bir gün ev arkadaşınla birlikte gel bekleriz.’ Diyen kadına gülümsedim ve bütün gece benden kaçırdığı boncuklara döndüm.
‘Akasya sabah istersen ben alırım seni taksiyle uğraşma boşuna.’
‘Teşekkür ederim ama zahmet olmasın taksiyle giderim ben.’ Diyen inatçı boncuğa baktım. Ne olur dediğimi kabul etsen boncuk?
‘Yolumun üstü zaten zahmet olmaz alırım seni. Nasılsa aynı yere gidiyoruz.’ Dedim bende inatla.
‘O zaman şöyle yapalım. Sabah Baran gelsin bende sizinle gelirim. Arabayı alır yaptırmaya götürürüm iş çıkışı da ben alırım seni kızım.’ Son noktayı koyan Taner amca ile ikimizde razı geldik. Tabi bu karar en çok beni memnun etti orası ayrı.
‘O zaman sabah görüşmek üzere. İyi akşamlar ve her şey için tekrar teşekkürler.’ Dedim.
‘Görüşürüz evlat ve yine bekleriz. İyi akşamlar.’ Diyen adamla ayakkabılarımı giyinip hızlıca arabama bindim ve gaza yüklendim. Nedense o evden ayrılmak istemedim, bıraksalar ömrümün sonuna kadar o insanlarla salonda oturabilirdim. Ama o evlat kelimesi yumru gibi oturdu boğazıma. Neden daha önce hiç işitmediğim bu kelime beni bu denli etkiliyor ki? Düşündükçe boğazımda büyüyen yumru yüzünden müziği son ses açtım ve beynimi susturdum. Normalden hızlı kullanıp kendimi eve attım. Allah’tan Esat evde değil. Gene çıkmış kız avına. Bu da beni gereksiz muhabbetten uzak tutuyor. Doğruca duşa gidip buz gibi suyla duş aldım. Soğuk su beni rahatlatıncaya kadar duşta kaldım. Biraz rahatladığımda duştan çıkıp odama geçtim, sadece bir şort giydim ve yatağıma uzandım.
Canım kahve istese de boncuğumun kahvesine ihanet olur diye yapmadım kahve. Boncuğum mu? Ne diyorsun sen Baran! Onun adı Akasya! Akasya! Sok bunu aklına. Boncuk demekten de vazgeç.
Aslında bu gece Akasya’yı kıskandım. Öyle güzel bir aileye sahip ki elimde değil. Sıcacık bir yuva, seni seven anne ve baban, gözünün içine bakan bir abin, her akşam sıcacık ve nefis yemekler pişen bir yuva. Nasıl kıskanmam? Ben bunları rüyalarımda bile sahip olamıyorum çünkü daha önce görmedim hiç bunları. Daha fazla düşünmemek için yüzüstü döndüm ve kendimi huzursuz bir uykunun kollarını bıraktım.
Yeni güne gördüğüm kabus yüzünden sıçrayarak uyandım. Kan ter içinde kalmış halime bakıp hemen duşa girdim. Su vücudumdan akarken gördüğüm rüyayı düşündüm. Issız bir yolda kaza yapan bir araba. Ne bir yüz ne bir ses. Sadece korkunç bir kaza. Metalin vurma sesleri, camların parçalanma sesleri. Başka hiçbir şey yok. Ne bir ağlama, ne bir çığlık, ne bir laf. Çünkü lanet olasıca ne yüzlerini ne de seslerini bilmiyorum! Yıllardır tek gördüğüm kaza yapan bir araba. Daha fazla düşünmeyi reddedip duştan çıktım ve lacivert takım elbisemi giyindim aynı renk olan kravatımı da takıp salona geçtim.
Salonda yerde ağzının sularını akıtarak uyuyan Esat’ı dürtükledim ama uyanmadı. Bende mutfağa geçip iki kahve yaptım. Kahvelerle birlikte bir bardak su alıp Esat’ın yanına gittim ve suya suratına boşalttım.
‘Siktir!’ diyerek kalkan Esat nerde olduğunu kavramaya çalıştı önce. Kavradığı an bana dönüp;
‘Abicim insan böyle mi uyandırılır be?’ diye söylendi.
‘İnsan olan böyle uyandırılmaz Esat’cım. Neyse ki sen o kategoriye girmiyorsun.’ Cümlemden sonra Esat ellerine kalbine koyup;
‘Bak burada bir kalp vardı ya artık yok. Sen az önce onu kırdın, parçaladın, parçalarını da denize savurdun.’ Deyip yalancı gözyaşlarını sildi.
‘Bırak sululuğu Esat kalk kahveni içip hazırlan işe geç kalacaksın. Ve bir duş al leş gibi kokuyorsun.’ Dediğimde Esat kendini kokladı ve sırıtarak bana döndü.
‘Dostum senin bu leş dediğin koku içki ve seks karışımı bir koku ve bence gayet iyi. Tabi sen Rahibe Teresa bilmezsin bunu.’ Diyen adama yüzümü buruşturup arkamı döndüm ve kapıya yöneldim. Daha fazla Esat’ın saçmalıklarını dinlememek için evden çıkıp arabama bindim ve Akasya’ların evine doğru yola çıktım. Vardığımda arabadan indim ve kapının zilini çaldım. Kapıyı Yağmur teyze açtı.
‘Günaydın Baran’cım hoş geldin. Gel içeri kahvaltı edelim.’
‘Günaydın Yağmur teyze. Teşekkür ederim ama ben yaptım kahvaltımı. Hazırsalar çıkalım geç kalmayalım.’
‘Tamam o zaman ben haber vereyim.’ Deyip içeri girdi. Biraz sonra Taner amca ve Akasya kapıda belirdi. Aynı anda;
‘Günaydın.’ Diyen baba kıza bende;
‘Günaydın.’ Dedim. Onlar ayakkabılarını giyerken Yağmur teyze geldi ve elindeki peçeteye sarılı ekmeği bana uzattı.
‘Baran’cım acıkınca yersin.’ Deyip bana gülümseyen kadına yanlış anlaşılmayacağımı bilsem sarılırdım. Bunun yerine gülümseyip kafamı eğmekle yetindim. Çünkü konuşmaya cesaret edemedim. Onlar vedalaştıktan sonra arabaya bindik. Taner amca yanıma Akasya babasının arkasına oturdu. Yolda Taner amcanın sohbetine eşlik ederken gözlerim sürekli dikiz aynasından Akasya’ya kaydı. Ama o bir kere bile camdan kafasını çevirip bana bakmadı. Kısa süre sonra ofise vardık, arabayı park ettim ve arabadan indik. Akasya babasını öptü bende el sıkıştım ve biz ofise Taner amca arabası doğru gitti. Merdivenlerden çıkarken ikimizin de sesi çıkmadı. Sessizlik içinde yapılan kısa yürüyüş sonunda Akasya masasına gitti bende odama girdim.
Birkaç gün sonra olacak davam için son rötuşları yaparken kapımın çalınmadan açılması ile kafamı kaldırdım. Bu saygısız davranışı kim yapar? Tabi ki Esat!
‘Hoş geldin Esat. Kapı çalmalısın Esat. Hayırdır niye buradasın Esat?’
‘Hoş bulduk kardeşim. Kardeşimin odasına girerken gerek duymuyorum. Seni özledim.’ La havle bu adam sabır sınıyor ya!
‘Esat sen niye işte değilsin?’
‘Bugün işim erken bitti bende çıktım ve gelip seni ziyaret edeyim dedim.’
‘İyi halt ettin Esat. Bak yoğunum ve çalışmam gerekiyor.’
‘Tamam be kardeşim bir kahveni içip gideceğim.’ Deyin telefonu elime alıp iki kahve söyledim. Kahvelerimiz geldikten sonra küçük bir mola verip kahvemi içmeye başladım.
‘Söyle bakayım dün neredeydin sen?’ Beni bu sorudan kurtaran çalan kapım oldu.
‘Gel.’ Dediğimde kapım açıldı ve Lizge içeri girdi.
Esat’ın kısık sesle;
‘Vay canına!’ dediğini duydum ve kaşlarım çatıldı.
‘Misafiriniz olduğunu bilmiyordum Baran bey sonra gelebilirim.’
‘Esat yabancı değil Lizge gel.’ Dediğimde Lizge yanıma gelip gideceği duruşma ile ilgili bir madde de danıştı bana. Biz madde üzerinde konuşurken Esat avını gözüne kestirmiş avcı gibi Lizge’yi göz hapsine aldı. Biz bir karara varınca Lizge dışarı çıktı. Kapı kapanınca Esat heyecanla bana döndü.
‘Kim bu fıstık?’ dediği kızdırdı beni.
‘Bana bak Esat iş arkadaşlarımdan uzak dur! Hem Lizge senin bardan kaldırdığın kadınlara benzemez gayet düzgün bir kız.’
‘Tamam abicim kızma ya. Bir şey demedik. Neyse ben kalkayım evde görüşürüz.’ Diyen Esat çıkıp gitti. Umarım saçma salak bir şey yapmaz. Esat’ı boş verip dava üzerinde çalışmaya geri döndüm.
Lizge DURMUŞ
Baran ile konuştuktan sonra son düzenlemeleri yaptım ve adliyeye gitmek için hazırlanmaya başladım. Aklıma Baran’ın odasındaki yılışık adam geldi. Resmen gözleriyle ayak üstü soydu beni geri zekalı! Hayır tamam yakışıklı olabilirsin de bu ne cüret? Ne? Yakışıklı mı? Ne diyorum ben. Yok yok bu dava stresi bana yaramıyor. Kafamdaki düşüncelerimi bir kenara bırakıp çantamı ve dosyamı alıp kapıya yöneldim. Merdivenlerden inmiş beni bekleyen taksiye yönelecekken aniden kolumdan tutulup döndürüldüm. Karşımda bana sırıtarak bakan adamla sinirlerim iyice zıpladı.
‘Lizge’ydi dimi?’
‘Ne vardı?’ diye tersledim adamı.
‘Sakin ol güzelim sadece merhaba demek istedim.’ Deyip göz kırpan adamla iyice sinirlendim.
‘Nereden sizin güzeliniz oluyorum? Ayrıca bırakın kolumu davaya yetişmem lazım.’
‘Tamam sakin ol güzellik. İstersen ben götürürüm seni.’ Hadsize bak sen!
‘Ne münasebet ben kendim giderim eğer kolumu bırakırsanız.’ Dediğim ile beni kendi çekiştirip iyice dibime girdi.
‘Bırakırım ama bir şartla numaranı verirsen.’ Demek numara. Hafif kafamı kaldırıp gülümsedim.
‘Tabi ki veririm.’ Dediğimde sırıtarak kolumu bırakan adamın yanağına sağlam bir tokat attım. O kadar hızlı atmıştım ki avucum sızladı.
‘Al sana numara! Yılışık!’ deyip taksiye bindim ve adliyeye deyip arkama yaslandım.
Hatalarım varsa affola.
*Bayan ATABAŞ*