Yollar uzun bitmeyi
Burda zaman geçmeyi
Nasil da hatirladun
Kapidaki çeşmeyi
Ben denizde bi' gemi
Dalgalar vurur beni
Ben ağaçta bir yaprak
Rüzgar savurur beni
Oy gidinun Anşesi ozledun de mi denizi? Hemi da nassi ozledun...
Uyyy resmen içim sıkılıyor bugün. Kesin ha bu talihsiz başıma bir iş gelecek. Bir bardak legal çay içeyim de aklım başıma gelsin bari. Bu arada ben daha aldığım kahve makinesini de su ısıtıcıyı da henüz kutusundan bile çıkarmadım. Çayı kahveyi hala geleneksel usulde demliyorum. Acil ihtiyaç diye çıkıp aldığım şeyler birden bire kıymeti harbiyesini yitirdi. Genelllikle böyle olur zaten. Bazen bir şeyin hayalini kurar, çabalar edinirim ama ona sahip olduğum an bütün büyüsü uçup gider. Nasıl olsa artık bendedir, ne zaman ihtiyaç duyarsam o zaman kullanırım. Bazılarına göre şımarıklık olabilir bu durum ama bir çeşit OKB'dir aynı zamanda.Takıntılı olmanın başka bir boyutu anlayacağınız.
Cumartesi gününün büyük bir kısmını Yusuf Azer'in ofisinde geçirdikten sonra evime gelmiş ve bütün haftasonunu o anları düşünerek harcamıştım. Onu farkettiğim andan itibaren nasıl yapar, nasıl eder de onunla tanışırım diye kafa yorarken her şey doğal bir şekilde gelişmiş ve kader bir şekilde bizi her fırsatta bir araya getirip durmuştu. Üstelik onun bana olan davranışları da hayal ettiğimden daha yakındı. Sanki o da bana karşı aynı şeyleri hissediyor, beni görünce heyecanlanıyor gibi bocalıyor ve sözleri tekliyordu. Biraz daha oyalanıp da düşünmeye devam edersem işe geç kalacaktım. Demlediğim çaya kıyamayıp sıcak sıcak yuvarladığım için ağzım burnum haşlanmıştı ama yine de kaçak çaya on basardı, memleketimin çayıydı neticede.
Yeni haftada tüm mesaimi sahada geçireceğim için üzerime rahat şeyler giymeye karar verdim. Bir saha görevinin olmazsa olmazı, hele ki Halfeti şartlarında kesinlikle olması gereken bir şey varsa o da; elbette şapkaydı ve bende envai çeşit şapka vardı. Yani hangi renk giyersem giyeyim mutlaka ona uygun bir şapka takardım. Bu gün de buz mavisi bir kot pantolonun üzerine uçuk pembe oversize bir tişört giymiş ve üzerine de beyaz üzerine pembe amblemli şapkamı takmıştım. Şimdi diyeceksiniz ki araziye bu kadar açık renk giyilir mi? Giyilir efendim, neden giyilmesin? Zaten bugün ölçüm değil hesap kitap işleri yapacağım. Eğer şanslıysam alıp taburemi geçeceğim gölge bir yere ve bilgisayara ölçümleri gireceğim. Hem zaten yolun mıcırı atılmış, asfaltı dökülecek. Benim işim sadece kaldırım ve refüj genişliğini belirlemek. Hem elim yüzüm az düzgün olsun ki belki ağamız yoldan geçer, beni görür selam vermek falan ister neme lazım.
Ayakkabılarımı giyip bilgisayar çantamı da aldıktan sonra evden çıktım. Merdivenlerde Oğuz abi ve Beliz ile karşılaşınca kısa bir selamlaşma faslı yaşadık ve sonra da hep beraber çıktık binadan. Çarşıya kadar da birlikte yürüdük. Onlar muayenehanelerine doğru devam ederken ben de dairenin yolunu tuttum. O kadar oyalanmama rağmen yine mesai saatinden yirmi dakika önce gitmiştim. Her devlet dairesinin vazgeçilmez rutini olan poğça, simit, çay sofralı sabah kayıntısının burada da geçerliliğini sürdürdüğünü görünce açıkçası pek şaşırmadım. Davet ettiler nezaketen, ben de tamamen nezaketen bir buçuk poğça ile üç bardak çay içtim. Bir dahakine ben de bir şeyler alıp getirsem fena olmayacaktı.
Kurumun şoförü gelince ekip olarak ayaklanıp çıktık daireden. Gideceğimiz yer Şanlıurfa Gaziantep karayolunun 27. km'siydi ve yaklaşık 40 dakikalık bir mesafede yer alıyordu. Beş kişi bindiğimiz araçta eğer klima çalışmasaydı kırk dakika sonra hepimiz turşu olarak inecektik.
Öyle ya da böyle, kah sessizlikle, kah birbirimizi tanıma çabalarıyla geçen dakikaların ardından görev yerine vardık ve ekipmanları kurmaya başladık. Yol çalışması nedeniyle trafik tek şeride indirildiğinden zaman zaman trafik yavaşlıyor ve araç yoğunluğu oluşuyordu. Böyle zamanlarda yolcuların tek eğlencesi siz olurdunuz. Ne iş yaptığı bir türlü tam olarak anlaşılmayan harita mühendislerinin kullandığı takım taklavat haliyle ilgilerini çekiyordu. Biz her birimiz iş bölümünün hakkını verirken birden yol üzerinde acı bir fren sesi duyuldu. Ardından bir araç daha aynı şekilde durunca ne olduğunu anlayabilmek için işi gücü bırakıp diğer şeritte ne olup bittiğine bakmaya başladık. Ama birden hiç tahmin edemeyeceğimiz bir şey oldu ve siyah arabaların içinden çıkan adamlar birbirine silah doğrulttu. Biz daha ne olduğunu anlamadan ortalık birden savaş meydanına dönmüştü. Ekiptekiler sağa sola kaçışıp kendilerini koruyacak kuytu bir yer ararken ben olduğum yerde öylece kalmıştım. Kurumun şoförü adımı haykırıyor ve bir an önce eğilmemi söylüyordu. Hayır yani hayatında birçok kez tabancayla vurulan adam görmüş olan ben, böyle bir durumda nasıl olurda dumura uğrardım anlamış değilim.
Elbette ortada açık bir hedef gibi dikilmenin kaçınılmaz sonuçları da olacaktı. Silahlardan etrafa saçılan mermilerden biri gelip sağ baldırıma isabet etti. Uyiii nasi canum yanayi. Sanırım şimdi yere çökmenun vaktidur Anşe. Zira artuk yakata duramayisun. Kendimi acı içinde yere attığımda aklıma ne geldi biliyor musunuz? Hani sabah üzerimi giyinirken özenmiştim, nasıl olsa toza toprağa bulanmayacağım demiştim. İşte şimdi boylu boyunca toprağın üzerinde yatarken hem toza hem de kana bulanmıştım.
Bir süre daha çatışma devam etmiş sonra da asıl sorumlular yaralı adamlarını karga tulumba arabalarına atıp geldikleri gibi uzaklaşmışlardı. Nihayet ekiptekiler burunlarını saklandıkları yerden çıkarıp bana yardım etmeyi akıl edebildiğinde bu kez karga tulumba taşınan ben oldum. Ula keşke Yusuf Azer yanumda olaydi da eccuk nazlanaydum. Şimdi bunlara nazlanmak da ar geleyi. Ama bir şey itiraf edeyim mi size; bir daha birini vurmayı düşlediğimde merminin ne kadar can yaktığını da hesap edeceğim. Yani en azından çok canımı sıkarlarsa vurmak geçecekti aklımdan.
Geldiğimiz yolu gerisin geri ama bu kez daha çabuk dönmüş ve devlet hastanesinin aciline bodoslama bir giriş yapmıştık. Artık yavaş yavaş gözlerim kararmaya başlamıştı. Yol boyunca bacağıma yayılan ıslaklık aslında bu baş dönmesinin nedenini açıklıyordu. Ayağımı her ne kadar yukarıda tutmaya çalışsam da acıdan kendimi kastığım için kanamam bir türlü yavaşlamamış ve narin bedenimde bana can katan ne kadar kan damlası varsa süzülüp benden gitmişti. Şimdi sen onları yerine koymak için uğraş dur. Allah'tan anamın pekmezleri vardı da içim biraz olsun rahattı.
Gözümü ne zaman yumdum bilmiyorum ama yeniden açtığımda hastane odasında yapayanlızdım. Ah gurbet, zalım gurbet. Memlekette olsaydım bütün Hopa hastaneye dolmuştu şimdi. Ha buriya kim var ki beni merak edecek? İşe başlar başlamaz iskartaya çıktığıma mı yanayım, yoksa burada kimsesiz olduğuma mı bilemedim. Durduk yere yüklü bir duygusallık gelince açtım muslukları, dayanamadım. Sanki sesimi duymuşlar gibi kapı açıldı ve içeriye İsfendiyar abi, Nazmiye abla, Oya, Oğuz abi ve Beliz peş peşe girdi. Hepsinin yüzünde bariz bir endişe vardı. Bir de beni hüngür hüngür ağlarken görünce iyice korktu zavallılar.
- Ah kızım, ah yavrum neler gelmiş başına. Allah korumuş, evine yuvana bağışlamış seni.
- Sağol Nazmiye abla. Birden ne oldu anlamadım. Adamlar arabaları durdurup çatışmaya başladılar.
- Allah kahretmesin onları. Çoluk çocuk olur, bir masum zarar görür hiç düşünmez kendi davalarını ulu orta yerde görürler.
- Kimmiş onlar İsfendiyar abi?
- Kızım bizim buraları bilirsin. Hala aşiretler arasında anlaşmazlıklar silah yoluyla çözülüyor. Yani hak hukuk yolunu deneyen elbette var ama, işte bir yandan da böyleleri can yakmaya devam ediyor.
Diğerleri de geçmiş olsun dileklerini iletip çıktıklarında odaya doktor ve iki polis memuru girdi. Doktor ifade vermek için hazır olduğumu teyyit edince, başımdan geçenleri atlamadan anlattım polislere. Belki başkası olsa çekinir bildiğini bile yutar otururdu ama benim kimseden korkum yoktu Allah'a şükür. Şikayetçi olduğumun da özellikle altını çizdiğimde ifademi imzalayıp yalnızlığımla tekrar baş başa kaldım. Allah'tan evdekilere haber vermesinler diye tembihlemeyi akıl etmiştim de kafam rahattı. Yoksa sülale silahlarını kuşanıp Helfeti'de iç savaş çıkarmaya gelirdi.
Doktorun söylediğine göre kurşun kemiğimi sıyırdığı için üzerine basmam biraz zaman alacaktı. Aynı zamanda epey de kan kaybetmiştim ve kendimi toparlamam gerekiyordu. Bu sebeple iki gün daha hastanede misafir edileceğimi söyledi. Tatlı dilli bir kadındı da hır çıkarmadım. Gerçi eve çıksam kim bakacaktı ki bana. Bak gördünüz mü; yine gurbetliğim geldi çöktü gözlerime. Elimin tersi ile göz yaşlarımı silip kendimi toparlamaya çalışırken kapı tekrar çalındı ve hafifçe aralandı. Ben hemşire kontrole geldi sanarken, şu an belki de yanımda olmasını istediğim tek kişi girdi içeri.
- Yusuf?
- Ayşe, iyi misin?
- İyim teşekkür ederim. Senin nasıl haberin oldu, İsfendiyar abi mi söyledi?
- Hayır, adliyede duydum. Harita mühendisi vurulmuş dediklerinde kurum amirini arayıp öğrendim sen olduğunu. Davam biter bitmez de yanına geldim. Nasıl oldu?
- Anlamadım ki? Birden ani frenle iki araç durdu ve içlerinden çıkan adamlar birbirine ateş etmeye başladı. Ben de kendimi güvene alana kadar olan oldu işte.
- Allah korumuş gerçekten. Buraya gelmeden doktorunla da konuştum, birkaç gün kalman gerekiyormuş burada. Daha iyi olur senin için.
- Sanırım öyle. Zaten eve çıksam da kendi başıma bir şey yapamam. En azından biraz olsun kendi başıma hareket etmeye başlamalıyım..
- Yalnız kalmayacakasın ki? İyileşene kadar bir hemşire ayarlayacağım sana.
- İnan hiç gerek yok. Hem ben evimde bir yabancıyla rahat edemem. Alışırım yavaş yavaş merak etme.
- Bunun pek doğru olduğunu sanmıyorum. En azından bir süre sabretsen fena olmaz.
- Gerçekten gerek yok.
- O zaman başka çare kalmıyor, buradan çıkınca direk bize geliyorsun.
- Size derken?
- Evet bize. Hatta bir dakika, izninle bir telefon görüşmesi yapmam gerekiyor.
" Alo anacım, nasılsın gözümün nuru? Hamdolsun ben de iyim. Bak anacım sana ne diyeceğim; benim bir arkadaşım var yaralanmış bugün.... He he o sebepten. Ben derim ki bize gelsin, sen onu iyi eder, yarasını sağaltırsın.... Allah seni başımdan eksik etmesin anam, Allah sana uzun ömürler versin."
- Sen ciddi misin? Az önce zorla annene beni davet ettirdin. Ne kadar ayıp olmuştur şimdi kadına.
- Hiç ayıp olmaz, hatta seve seve bakar sana.
- İyi de bunu yapmak zorunda değilsiniz ki. Hem beni doğru dürüst tanımıyorsunuz bile.
- Bunu yapmak zorundayım, çünkü bu nasıl söylenir bilmiyorum ama başına gelenlerin sorumlusu biraz da benim.
- Nassi?
...