Vizyon...

1185 Kelimeler
- Yusuf bey, evim bu tarafta değil. Hem ayrıca eve kadar benimle gelmenize gerek yok. - Evinin nerede olduğunu biliyorum. Bakma şöyle, İsfendiyar abinin evini biliyorum, orada oturmuyor musun? - Evet. Evet ama yine de neden evin aksi yönde gidiyoruz onu anlamadım. - O adam Halfeti sınırlarından çıkana kadar eve gidemezsin. - Yooo, bu kadarı fazla. O adamın bana zararı dokunmaz ki. Süzme salaktır kendisi. - Az önce beni kurtar diye bakarken hiç öyle demiyordun ama. - Yahu ben ısrarından bunalmıştım. O yüzden öyle baktım. - Olsun yine de rahatsız ediyordu seni. - Tamam ama beni evimde de rahatsız edemez heralde. Cesaret edemez yani, korkar abimden. - Abin nerede peki? Burada mı, Hopa'da mı? - Böyle mantıklı sorular sormayın lütfen, tıkanıp kalıyorum. - O zaman benimle geliyorsun. - İyi ama sizi de tanımıyorum ki? - Ama onunla kalmak yerine benimle geliyorsun. Hadi oyalanma az kaldı. Korkma ücra bir yere götürmüyorum seni, ofise gidiyoruz. Soğuk bir şeyler içer, biraz dinlenirsin. Adamın gittiğini öğrendiğimizde de evine gidersin. Ula Osman, gelmen iyi mi oldu, kötü mü oldu anlamadım gitti. Şimdi ben bu adamın ofisine suç işler yine giderdim ama epey zamanımı alırdı. Önce yüz kızartmayan, hemen para cezasına çevrilebilen bir suç bulacam da, cesaretimi toplayıp onu işleyecem de, sonra da sorguda komser "avukatını çağırabilirsin." diyecek de ben de ağamın ismini verecem. Ohooo ölme eşşeğim ölme. Buradan bakınca eyi oldi da geldun Osman. Bırakın araçla girmek, iki kişinin yan yana güçlükle yürüyeceği dar bir sokağa girip biraz yürüdükten sonra, ilk açıklıktaki tarihi bir binaya girdik. Bina iki katlıydı ve birinci katında kadın doğum uzmanı Mustafa Ertürk'ün tabelası varken; ikinci katta ise Yusuf Azer Demirhan Hukuk Bürosu yer alıyordu. Bu vesileyle ağamızın ve gelecekteki Ayşe'nin soyadını da öğrenmiş olduk. - Aslında buraya meydandan daha kolay çıkılır ama seni yanımda görenler bir sürü laf uydurur şimdi, rahatsız ederler. O yüzden arka taraftan, daha sakin sokaktan dolaşmayı tercih ettim. - Anlıyorum, çok düşüncelisiniz. - Bir de ben deminden beri sen diye hitap ediyorum ama sen hala sizli bizli konuşmakta ısrarcısın. Eğer tercihin buysa söylemen yeterli. - İnan fark etmedim. İş yerinden kalma bir alışkanlık sanırım. Yeniyim ya; herkese bey, hanım diye hitap ediyorum. Oradan dilime takıldı heralde. El işçiliği olduğu her halinden belli olan çift kanatlı ahşap kapıyı tıklatınca içeride yalnız olmayacağımızı da anladım. Ağamız edepli çıktı Ayşe şansına küs. Yani elbette yalnız kalmayı, sohbeti ilerletmek adına isterdim. Aklınızdan fesatlık geçmesin lütfen. Gerçi abim ve Emel ile birlikte yaşayan birisi baştan ayağı fesat olur, siz de haklısınız. Binanın dışı gibi içi de oldukça görkemliydi. Yüksek tavanlar, taş duvarlar ve ahşabın en kalitelisinden olduğu belli olan ofis mobilyaları ile "ben pahalı bir avukatım" imajı oluşturduğu söylenebilirdi. Kapıyı açan genç çocuk bizi içeri davet ettikten sonra ortadan kaybolmuş ve biz daha yerimize yerleşmeden elinde iki bardak çayla çıkagelmişti. - Ali'nin her zaman taze çayı vardır. - Eminim kaçak çaydır. - Bir hukukçuya sorulacak soru mu bu, ayıp oluyor ama. - Yapma lütfen, yabancı yok aramızda. - Evet, itiraf ediyorum, kaçak çay. Başkasını içemeyiz buralarda. - Bir çay tüccarının kızına da kaçak çay ikram edemezsiniz ama. Neyse ikramınızı geri çevirecek değilim. Bile isteye memleketimin çayına ihanet ediyorum. Kayıtlara geçmeyin yine de olur mu? - Eyvallah. Biz bir şey görmedik değil mi koçum? - Görmedik abi. İki bardak çayı da sen içtin. - Allah razı olsun ya. Bu zamanda kimse kimseye yapmaz yalancı şahitlik. Üçümüzün de yüzünde geniş bir gülümseme oluşmuş ve buraya geliş sebebimiz dahil günlük telaşımız unutulup gitmişti. Ali çayları bıtaktıktan sonra masasına geçmek için izin istemişti. Belli ki bizi yalnız bırakması gerektiğini düşünüyordu akıllı çocuk. Ben odayı en ince ayrıntısına kadar incelerken "Stüdyoyu görmek ister misin?" diye sordu. - Elbette. Eğer senin için bir sakıncası yoksa çok memnun olurum. - Hiçbir sakıncası yok. Hadi gel. Odadan çıktığımızda Ali masasında dosyalara gömülmüş bir vaziyetteydi. Bizim odadan çıktığımızı fark etmedi bile. Dar bir koridorun sonundaki kapıyı açınca içeride gördüğüm manzaraya karşı ağzım açık kaldı. Sanki gerçek bir radyo stüdyosuymuş gibi en ince ayrıntısına kadar her şey düşünülmüştü. Ses yalıtımı, profesyonel mikrofonlar, frekans ayarlayıcı dijital istasyonlar ve daha nice başka ayrıntı. - Ne o, bu kadarını beklemiyor muydun? - Gerçekten beklemiyordum. Bir bilgisayar, bir de yayın cihazı var sanmıştım. Ama sen, yan odayı stüdyoya çevirdim derken bayağı ciddiymişsin. Eğer istersen uluslararası yayın bile yapabilirsin. - O kadar uzun boylu değil. Burası yetiyor bana hem. - Tabii sen daha iyi bilirsin de. İşi bu kadar ilerletmişken burada kalmak ne bileyim. - Vizyonsuzluk mu sence? - Vizyon bana göre göreceli bir kavram. O nedenle senin vizyonunu eleştirecek kadar seni tanımıyorum. Fikrimi söylerima ama asla karşımdakini zorlamam. - Değişik bir bakış açısı. - Yoo aslında olması gereken bu bence. Yani bence kimsenin vizyon anlayışı kimseyi ilgilendirmez. - Peki Hopa'lı Ayşe'nin vizyonu nerede bitiyor? Var mı bir gelecek planın? - İki planım vardı aslında. Birini gerçekleştridim sayılır. Diğeri için de hala taslak aşamasındayım diyebilirim. - Peki özel değilse paylaşmak ister misin? - İlki olabilir ama ikincisi için henüz erken. İlki Hopa'dan çıkıp kendi ayaklarımın üzerinde durabilmekti. Bir de babaannem ve onu ahiretliği Cemile nenenin biricik torunu Osman'dan kurtulmak. Hopa'dan çıktım ama Osman'dan tam olarak kurtulamadım sanırım. - Kim bu Osman? Neden bu kadar takık sana? - Aslında çok uzun hikaye ama özet geçebilirim. Babaannem vakti zamanında Osman dünyaya gelince Cemile neneye bir söz vermiş. Hasan Ali'nin ufağı kız olursa onu Osman'a vereceğim demiş. Çocukluğumdan beri Osman ile beni yan yana anar. Ben ne kadar diretsem, istemiyorum desem de inadından vazgeçmedi bir türlü. Kalktım buraya geldim, daha bir ayım dolmadan yolladılar peşime. - Demek sadece burada değil, sizin oralarda da zorla güzellik olmayacağını bir türlü kabul edemiyorlar. - Ne o? Yoksa senin de mi nenen söz vermiş birilerine. - Yok öyle değil. Ama benden istedikleri bir şey var, eğer onu yaparsam kafalarına göre biriyle baş göz etmeye çalışacakları kesin. - Yahu sen koskoca avukatsın. Haktan hukuktan korkmuyorlar mı? - Senin nenen? O korkmuyor mu? - Benimkinin cezai ehliyeti yok. Haşa Allah'tan bile korkmuyor yeri gelince. - Anlaşılan bu zamana kadar ona karşı gelmeyi başarmışsın. Belki de senden korkuyordur. - Bak onu doğru dedin. Benden korkar, çünkü biraz benzerim ona. - O zaman ben de senden korkmalıyım. - Korkmak iyidir. Korkak tavşan çok yaşar. - Peki, öyle olsun bakalım. Bir süre daha odada oyalandıktan sonra çıkmış ve ofis olarak kullandığı odaya geçmiştik. Ortam oldukça sıcaktı. Ben ceketimi giymemiştim ama onun üzerinde takımının ceketi vardı ve bu durumdan bunaldığı oldukça belliydi. Bir süre daha bu şekilde kaldıktan sonra daha fazla dayanamadı ve ceketini çıkararak odasındaki dilsiz uşağa asıverdi. Bir insana beyaz gömlek bu kadar yakışmamalı. Acaba ceketi çıkarmasa mıydı? - Şey camı biraz açabilir miyiz? - Sana da sıcak geldi değil mi? Buranın havası böyle işte, gün batana kadar yakar adamı. Hem de ne sıcak geldi aslanım bir bilsen. Yandı tutuştu bir yerlerim... Sürgülü pencereyi açmak için hareketlendiği sırada az önce çıkardığı ceketin cebinden telefon sesi gelmeye başladı. Camı açma işini sonraya bırakarak telefonunu çıkardı ve ekrandaki numaraya kaşlarını çatarak baktı. Nihayet açtığında ise bir kaç kısa cümle çıktı ağzından. En son söylediğine göre mesele Osman'la ilgiliydi. Çünkü; "Artvin otobüsüne bindiğine emin olun. Artvin'e kadar da otobüsü takip edin." demişti. Uiyyy Osman, ha burda Yusuf Azer, oriya Hasan Ali. Pokun beyüğini yedun sen...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE