- Ayşe kızım duymadın mı beni? Bak bu da Yusuf Azer oğlum. Avukattır, şu ilerideki taş handa bürosu var.
- Duydum İsfendiyar abi. Merhaba Yusuf bey, memnun oldum.
- Ben de memnun oldum Ayşe hanım. Öğretmen misiniz? İsfendiyar abi yeni atandığınızı söylemişti.
- Hayır değilim. Harita mühendisiyim ben, bakanlığa bağlı çalışıyorum.
- İlk görev yeriniz mi Halfeti?
- Evet, ilk görev yerim. Kendimi şanslı hissediyorum buraya atandığım için.
- Umarım yanılmazsınız Ayşe hanım. Umarım şansınız yaver gider.
- Neden öyle söylediniz ki? Korkmalı mıyım Halfeti'den?
- Halfeti'nin bir günahı yok, insanları bazen çekilmez olabiliyor.
- Siz de dahil misiniz buna?
- Bilmem, sonuçta ben de burada doğdum, burada büyüdüm.
- Bana bir şey olmaz merak etmeyin. Ben de Hopa'lıyım. Yani belli olmaz belki ben sıkıntı çıkarırım onlara.
- O zaman ben korkmalıyım.
- Orasını bilemem Yusuf bey. İsfendiyar abi sohbetine doyum olmuyor ama ben geç olmadan alacaklarımı alıp eve gideyim. Neredeydi şu senin dediğin beyaz eşya dükkanı?
- Tamam kızım, sen daha iyi bilirsin. Gel şöyle tarif edeyim o zaman. Bak şu bakırcılar girişi var ya, Onun yanındaki aralıktan gir, mefruşatçıların sonunda büyük bir cadde var. Orada bulursun dediğim yeri. Dükkanın adı da Yılmaz beyaz eşya. Benim gönderdiğimi söyle, adam aklıllı ilgilensin seninle, geçiştirmesin deyuz.
- Eyvallah abi merak etme sen. Hadi hayırlı işler. Yusuf bey, size de hayırlı günler.
- Ayşe hanım eğer beklerseniz ben götürürüm sizi oraya. O caddede benim de işlerim var.
- Yürüme mesafesi değil mi zaten? Bulurum ben, siz zahmet etmeyin.
- Zahmet değil, söyledim ya o tarafta işlerim var. Hem ben de yürüyeceğim, burada kimse pek araba kullanmaz zaten.
- Öyle gerçekten. Peki o zaman, sizi bekliyorum.
Şimdi eğer bunu olaydan saymazsak bu başıma gelen tam olarak neydi, ben onun teklifini kabul ederek başımı belaya mı sokuyordum bilinmez ama içimde bu belaya atlamak konusunda delice bir istek vardı. Resmen belaya bulanmak için ellerim kaşınıyordu, tövbeler olsun. Birlikte ne kadar yürüyecektik bilmiyordum ama yürürken hiç susmayacağımı da çok iyi biliyordum.
- Evet Ayşe hanım benim işim bitti, hazırsanız gidelim. Bu taraftan lütfen.
- Sizde mi kahve makinesi alacaksınız yoksa?
- Anlamadım?
- Ben kahve makinesi ile su ısıtıcı almaya gidiyorum da, sizde mi alacaksınız diye soruyorum.
- Hayır bir şey almayacağım ben. Ama gideceğiniz dükkanın yanında benim arkadaşımın dükkanı var. Ne zamandır yanına uğrayamıyordum. Bir gidip çayını içeyim dedim.
- İşiniz bu muydu?
- Neden, olamaz mı?
- Olur tabii neden olmasın.
- Hopa'lıyım demiştiniz, yanlış hatırlamıyorsam. Halfeti sizi hem iklim hem de örf adetleri konusunda zorlamıyor mu?
- Zorlanmıyorum gerçekten. Yani buradaki memurların çoğu da benim gibi zaten dışarıdan gelmişler. Birkaç arkadaş edindim şimdiden, her şey güzel gidiyor anlayacağınız.
- Arkadaşlarınız o gece sıra gecesine beraber geldiğiniz insanlar mı?
- Evet de siz hatırlıyor musunuz bizi, çok kalabalıktı o gece salon. Hafızanızın maşallahı var, ne diyeyim.
- Öyle her şeyi aklımda tutmaya çabalamam ama siz aklımda kaldınız, yalan söyleyemem.
- Ortamda çok yabancı durduğum için mi? Bir de yersiz bir şekilde güldüm, siz çok yanlış anladınız beni. O yüzden sanırım.
- Sahi o an tam olarak neye güldüğünüzü sorabilir miyim?
- Hiç öyle aklıma gelen bir şeydi sadece. Öyle abartılacak bir yanı yok yani.
Şimdi kalkıp da seni, o elinde tuttuğun mikrofonu Ali Ekber'e monte ederken hayal ettim, ona güldüm desem basar giderdi yanımdan. Elbette geçiştirecek ve konuyu kapatacaktım. Sahi biz dakikalardan beri yürüyoruz neden varamadık ki?
- Şey, daha çok var mı gideceğimiz yere?
- Ne o, sohbetimden sıkıldınız mı yoksa?
- Yok, öyle bir şey demedim. Sıkılmadım yani. Ama İsfendiyar abi çok yakın deyince, sanki yolu uzatmışız gibi geldi.
- Tabii bir harita mühendisini kandırmaya çalışmak büyük bir aptallık olur. Ben bunu hesap edemedim sadece. Yolu uzatırsam biraz daha sohbet ederiz diye düşünmüştüm.
- Tüh, benim de uyanıklığım tuttu olmadık zamanda desenize.
- Biraz öyle oldu sanırım. Ama geldik sayılır. Bu sokağın sonunda gideceğiniz dükkan.
- Sürekli türkü söylemiyorsunuz sanırım sıra gecelerinde. O gece bir tesadüf müydü?
- Hayır söylememyi tercih ediyorum. Yani müziği, sanatı severim ama kendimi dinlendirmek için daha çok. Başkalarını eğlendirmek pek bana göre değil.
- Bir şey sorabilir miyim?
- Elbette, sorun lütfen.
- Yani müzik kulağım da iyidir, hatta sesimin de iyi olduğunu söylerler, duyduğum sesi kolay kolay unutmam anlayacağınız. Demek istediğim; hafta içi öğlen saatlerinde radyo yayını yapan sizsiniz değil mi?
- Gerçekten kulağınız çok iyimiş, maşallah. Sesinizi de bir gün dinlemek isterdim.
- O konuda pek emin değilim. Ama merak ettiğim bir şey daha var; nereden çıktı bu radyoculuk merakı? Yani zor olmuyor mu hem avukatlık hem de radyo programcılığı?
- Zor olmuyor. Çünkü radyoyu ben kurdum, ofis olarak kullandığım dairenin bir odasını da sütüdyoya çevirdim. Çocukluktan beri merakım vardı aslına bakarsanız. Annem çok severdi radyo sanatçılarını dinlemeyi, oradan geçti sanırım. Ben de günde bir iki saat gönlümü eğlendiriyorum işte.
- Ben aslında sizi ilk dinlediğimde, saha görevindeydim. Sonra o gece arkadaşlarımın ısrarıyla sıra gecesine geldim ve tesadüfe bakın ki siz de oradaydınız. Yani orada da sesinizden tanıdım anlayacağınız.
- Sohbetiniz çok güzeldi ama ne yazık ki geldik.
- Öyle mi, burası mıymış?
- Evet, maalesef burasıymış. Neden bu kadar yakınmış ki?
Ihım ne oluyor yahu? Bu adam neden bana abanacakmış gibi duruyor? Yani abanabilir tabii de sokak ortasında olacak iş mi? Allah'tan bak, görüyor musunuz? İyi ki de göğüs dekolteli bir şey giymemişim, yoksa yukarıdan bakınca hiçbir şey göremeyecekti zavallı.
Neyse, gözümdeki gözlüğü çıkarıp tepeme taktım da o güzel yüzü ile aramdaki ekranı kaldırdım.
- Bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim.
- Rica ederim, asıl size eşlik etme fırsatı verdiğiniz için ben teşekkür ederim.
- İyi günler diliyorum o zaman.
- İyi günler. Yeniden görüşmek dileğiyle.
Dilek ne demek aslanım, biz o görüşmeyi yeniden, hatta defalarca kez yapacağız. Na buraya yazıyorum; üç vakte kalmaz biz seninle yeniden görüşeceğiz Azer ağam.
Onunla vedalaşıp dükkandan içeri girdiğimde buranın esnafına has olan samimi bir güleryüzle karşılandım. İsfendiyar abinin kiracısı olduğunu söylemesem bile eminim benimle yine aynı şekilde ilgilenirlerdi. Öyle güzel ilgilendiler ki; su ısıtıcısı ve kahve makinesi almaya girdiğim yerden ayrıyeten bir saç düzleştirici ve el ütüsü alarak çıktım. Tatlı dil yılanı olduğu kadar lirayı da deliğinden çıkarıyor arkadaşlar.
Aldığım aletler her ne kadar hafif olsa da kutuları biraz büyük olduğundan poşetleri taşırken güçlük çekeceğe benziyordum. Evimden bayağı uzaklaşmıştım. Yine yürüme mesafesindeydim ama elimdekilerle biraz zorlanacak gibiydim. Taksi tutsam taksiciye ayıp olur, yürüsem bana ayıp olacak. N e yapayım diye kara kara düşünürken adımı biri seslendi. Dedim ya kulağım iyidir, sesi seçer, iyi tanırım. Ha bu sesi inanın hiç duymak istemeyrum. Ama adımı çığıriyi pok kokina.
- Ayşeeee! Ayşeee bekle.
- Geri bas Osman. Bak vallahi bu kez sümsüğü değil mermiyi yersin.
- Oyy Ayşe, nasi göreslendum bi bilsen ha bu halleruni.
- Eyi gördun bitti. Hayde get nenen merak eder seni.
- Uyii nenem yolladi beni buraya. Cit oriya, kizi sahapsuz sanmasunlar dedi.
- HasbinAllah Ve- nimel vekil. Ula get, belani bulma bendan, hayde.
- Vallahi gitmeyrum, billahi gitmeyrum. Ha buraya senun rahatun yerinda mi değil mi görmeden heç biyera gitmeyrum.
- Ula kimsin sen? Sağa mi kaldi benum rahatum? Get belani bulma benden. Vallah avazumi çikarur bana asıliyi diye toplarum polisi ha buriya.
- Oyy senin avazuna gurban.
- Ula Osman, ya yağli yedun dilun kayayi, ya da mermidan hizli koşaysun. Sen benum hiç biyeruma kurban olamazsın pokyiyan.
Yahu maşallah dediğim üç gün yaşamıyor resmen. Kendi huzuruma nal gibi nazar değdirmiştim iyi mi? Vallahi etrafta devriye gezen bir polis görsem hemen satacağım bu oğlanı. Sapık bu diyeceğim, tutsunlar içeride biraz da aklı başına gelsin ama başa gelecek aklı da yok bunun. Onun nenesi, benim nenem almış eline hamur gibi şekil veriyor bu iradesiz herife. Ne yapsam da nasıl kurtulsam diye etrafa bakınırken iki dükkan ileride bizi seyreden adamla kesişti gözlerim. Ula ne duruyorsun orada, gel de alsana bu belayı başımdan. Sinema oynuyor sanki, durup seyrediyor gavat.
- Ayşe'm ver alayum yükuni, ha o pamuk ellerun incinmesun. Daha o ellerle aş bişirecesun bana.
- İstemez! Çek ön ayaklarını bak, vallahi çeker vururum seni. Nerden geldiysen oraya git, yallah.
Bir yandan Osman'a atarlanırken, bir yandan da ağa bozuntusunu kesiyordum. Ulan hiç mi anlamadın bakışımdan zor durumda olduğumu? Gelip kurtarsana beni bu kaybanadan. Aha geliyo! Vallah geliyo, billah geliyo.
- Ayşe hanım, bir sorun mu var?
- Hayirdur birader, sen kimsun? Adini nereden bileysun bu kizin?
- Sen sus, seninle konuşan yok. Benim muhatabım Ayşe hanım. Evet yeniden soruyorum, bir problem mi var?
- Beni rahatsız ediyor. Konuşmak istemediğim halde üzerime geliyor.
- Peki...
Peki dedi ve bir Osman'a bir de bana baktı. Sonra da aldı parmaklarını o güzel dudaklarının arasına kuvvetli bir ıslık çaldı. Ne oldu, nasıl oldu anlamadım ama bir anda onbeş, yirmi kadar genç tarafından sarıldı etrafımız. Ben daha oha bile diyemeden, Osman'ın etrafına etten duvar ördüler ve bana ulaşmasını engellediler. Azer ağamız da itiraz istemeden aldı poşetlerimi ve ilerlemem için yolu gösterdi. Ben bir daha bu yolları sensiz yürür müyüm ağam?