Bölüm3
Hiç, bir çıkmaz sokağa girdiğiniz mi? Yürüye yürüye, bile bile o sokağa girip arkanızdan da kapıyı kapattınız mı? O sokakta tek başınıza kaldığınızda kimden yardım isteyebilirsiniz ki?
Pekala, bu hayatta kimseye ihtiyacımız yok, biliyorum. Bugüne kadar kendi işimi kendim gördüm zaten. Şimdi ise küçük bir çıkmaz sokağın içindeyim ve sanki klostrofobim varmış gibi hissediyorum. Ya kendime zarar vereceğim ya da acilen bu yerden çıkmalıyım.
Sevdiğim adamı, gece vaktinde dışarıda dolaşırken gördüm. Neden bana haber vermemişti? Bir derdi mi vardı? Yoksa beni aldatıyor muydu? Aklımda yüzlerce soru var ve cevabını alacağım tek kişi Carlo iken ona sormamın herhangi bir ihtimali yoktu.
Peki Lavinia? Neden onu manipüle edememişti. Neden güçlerini kullanamamıştı? İçtiği kan mı ona zarar vermişti yoksa Carlo'da mı bir şeyler vardı. Ben en azından sorumun cevabını bir şekilde Carlo'ya sorup, alabilecekken Lavinia kime sorabilirdi.
DELİRECEĞİM!
Gözlerimi sımsıkı kapatıp tekrardan açtım. Bunun bir rüya ya da kabus olmasını diledim bir anda. Ama yok. Hala uyanığım. Derin nefes alıp hiç uyumadığım sıcak yatağımdan doğruldum. Yaz aylarındaydık ve yatağın azıcık olan sıcaklığı beni boğmaya, yakmaya yetmişti.
Lavaboya gidip aynanın karşısında dikildim. Uykusuzluk ve yorgunluğun hediyesi olan kızarmış gözlerim ve onu giydiren mor derime baktım. Lavinia elli yıl kan içmese belki bu hali alabilirdi ama ben sadece bir gece uyumayınca bu canavara dönüşüyordum.
İnsanoğlu çok güçsüz.
Elimi yüzümü yıkayıp üzerimi değiştirmek için gardıropumun karşısına dikildim ve sadece bekledim. Hala kendime gelebilmiş değildim ve ne yaptığım konusunda hiçbir fikrim yoktu.
Ne için giyinecektim?
"Sen hala giyinmedin mi ya? Hep senin yüzünden güneşe kalıyoruz." Dina'nın odaya baskın yapar gibi girmesi ile kafamda bir şeyler oluşmaya başladı.
"Ha?" Ama verebildiğim en mantıklı tepki buydu.
"Sarhoş musun kızım? Benim mi ayarlamam gerekiyor anlamadım ki." Diyerek beni yatağa doğru ittirdi ve dolabımın önüne geçti. Siyah tayt şortumu, mavi sporcu atletimi ve siyah, bol, sıfır kollu, sporcu tişörtümü çıkarıp üzerime fırlattı.
"Şunları giy. Heh, sweetshirtünde üstündeymiş. Onu da üstüne geçir aşağıya gel. Sadece iki dakikan var." Sonunda aklıma gelmişti. Bugün günlerden pazartesi ve orman koşumuz vardı.
Lanet olsun!
Kendime gelmek için tekrardan yüzümü yıkadım ve üstümü giyinip aşağıya indim. Dina'nın enerji vermesi için hazırladığı ballı ekmeği iki lokmadan yeyip su içtim. Dün kullanmadığım için spor çantamdaki yedek kıyafetler temizdi ve buna şükrederek sadece suluğumun içindeki suyu yenileyerek evden çıktım.
"Yemin ediyorum, ben mi ablayım; yoksa sen mi bir türlü karar veremiyorum." Tamamen haklı. Bende karar veremiyorum. Bu kadar aptal olmasam belki ben abla olabilirdim.
Ayakkabımı giyip bahçeden çıktım ve bizi her zaman kapının önünde bekleyen, beklerken sinir krizi geçiren sevgilime döndüm. Onu görmemle tekrardan düşen moralimi belli etmemeye çalıştım.
"Ben her gün sizi saatlerce beklemek zorunda mıyım?"
"Kimin yüzünden geç kaldığımızı biliyorsun." Dina'nın cevabı ile bana dönen yüzlere, zorda olsa gülümsemeye çalıştım. 'Ben masumum' gülümsemesiydi buydu. Yine de sakinleşmemişlerdi.
Oysa ki tatlı göründüğümü düşünüyordum.
Carlo'ya bakınca benden farksız olarak, gözlerinin kan çanağı olduğunu gördüm. Sebebini biliyordum ama belki cevap verir diye sordum.
"Yorgun görünüyorsun. Uyumadın mı dün gece?" Bana bakıp bir an afallasa da şaşırdığını belli etmemeye çalıştı.
"Evet ya. Dün akşam oyuna dalmışım. Hiç uyumamışım. Senin de benden farkın yok. Yoksa sende mi içicilerdensin?" Sorusunun komik olduğunu düşünüp küçük bir kahkaha patlattı. Bana yalan söylemişti. İlk defa bana yalan söylemişti. Ama bu yalanı bana küçük bir yapboz parçası gibi geldi.
Teker teker düzenlemem gereken birkaç yapboz parçası.
Ve elimde iki tane vardı sadece.
Bir: Gece saat üç sularında dışarıdaydı.
İki: Gergin bir şekilde bana uyuşturucu kullanmak ile ilgili şaka yapmıştı.
"Aynen. Her gece vuruyorum." Dediğimde bana gülümseyip önüne döndü.
Kesinlikle gergindi.
Voleybol sahamız yukarıda, dağın başı diyebileceğimiz bir yerdeydi ve antrenörümüzün bize haftada iki kere, kuvvet için yaptırdığı orman koşusu vardı ve tüm gün boyunca koşmayı yeğlerdim.
Sahaya kadar Dina ve Carlo hiç susmadan sohbet etmişlerdi. Bense sadece bana sorulan sorulara 'aynen, evet, yani' gibi cevaplarla karşılık vermekten başka bir şey söylememiştim. Sözde moralimin bozuk olduğunu belli etmeyecektim. Neyse ki, onlar benim ne durumda olduğumu anlamayacak kadar eğleniyorlardı.
Sahaya geldiğimizde tüm takım bizi kapının önünde bekliyordu. Saate baktığımda geç kalmış değildik ama yine de en son gelen, her zamanki gibi biz olmuştuk.
Sadece voleybolcular değil, Carlo gibi basketçiler de bizi bekliyordu ve öfkeli gözlerle bize bakıyorlardı.
"Bakmayın öyle kızlar. Daha on dakika var antrenmanımızın başlamasına. Bizim bir suçumuz yok. Siz erken gelmişsiniz" Dina'nın bağıra bağıra konuşması, bütün dikkatleri ona çevirmişti ve haklı olması hepsinin yüzündeki öfkeyi söndürmüştü.
Carlo takım arkadaşları ile selamlaşmaya gittiğinde, biz de Caroline'ın yanına gidip kendi aramızda olan selamlaşmayı yaptık. Takıma dönüp 'günaydın' diye bağırınca, hepsinden koro halinde gelen cevap karşısında gülümsedim. Sadece tek bir kişi cevaplamamıştı, o da takım kaptanımız Lucia idi.
Namı değer Carlo'nun eski sevgilisi Lucia.
İkisi de takım kaptanı olduğu için herkesin hayranlıkla baktığı bir ilişkileri vardı. Yani varmış. Biz o sırada bu şehirde yaşamıyorduk. Ancak hikayemizin prensesi, prensi aldatarak bütün masalı çöpe atmış. Bir yandan bu yaptığı ile herkesin nefretini üzerine çekerken, diğer yandan yakışıklı prensi yalnız ve bekar bıraktığı için diğer aşık olan bütün kızlardan sahte bir samimiyet edinmişti.
Caroline da bu prensesimizin çocukluk arkadaşıydı. Ancak prensin de yakın arkadaşı olması ile, prensesin bu yaptığı karşısında kendine bir taraf seçme zorunluluğunda hissetmiş ve prensesi sonsuza kadar terk etmiş. Lucia'nın aksine güler yüzlü ve samimi bir kız olduğu için biz bu şehre taşındığımızda yanımızda oldu ve sayesinde çok güzel arkadaşlıklarımız, bir de sevgilim olmuştu. Tabii ki de bir çöp çatan gibi bizi ayarlamaya çalışmamıştı ama onun sayesinde Carlo ile tanışmıştık.
İyi ki var...
Lucia'nın nefreti de farkında olmadan hem en yakın arkadaşını, hem de prensini elinden almış olmamdı. Tabi benden önce çoktan araları açılmıştı ama bu gaddar kişilik, benim yüzümden olduğunu düşünüyordu ki bence öyle değildi.
Caroline Amerikan bir kızdı ama çocukluğundan beri İspanya'da yaşadığı için bir çoğumuzdan daha akıcı bir İspanyolcası vardı. Zeki kızım benim.
"Hey Carol, bebeğim bugün yanıma toka almayı unutmuşum. Bileğindeki tokayı alabilir miyim?" Podyuma gelir gibi antrenmana gelirsen olacağı bu. Bu kızı neden hala öldürmediğim tam bir sınav konusu.
"Üzgünüm ama bu toka benim için değerli." Caroline'ın sırf tokayı vermemek için söylediği bahane ile yüzümü öne eğerek gülümsedim.
"Ölmüş babaannenin, teyzesinin tokası değil mi? Aptal!" Lucia'nın sinirle söylediği saçma cümlesiyle daha fazla dayanamayarak kahkaha attım. Dina da bana eşlik ediyordu.
"Hadi işine bebeğim." Dina onu taklit ederek yanımızdan gönderdiğinde tekrardan bir gülme krizine girecektim ki antrenörümüzün düdüğünün sesi ile arkamı döndüm. Zaman gelmişti. İki saatlik dikenlerin, ağaçların arasında koşmamızın sesiydi bu düdük sesi. Yüzümü ekşiterek ormana doğru yürümeye başladım.
***
Koşmaya başlayalı yaklaşık bir saat kırk beş dakika olmuştu ve son beş dakikaya girmiştik. Bunu da yaptıktan sonra esneme ve soğuma hareketlerini yapıp evimize gidecektik, şükürler olsun ki.
Sahaya doğru koşmaya başladığımızda, artık bitmiş, tükenmiş durumdaydık ama sona geldiğimizin heyecanı ile hepimiz normalden biraz daha hızlı koşmaya başladık. Sahaya girip esneme hareketlerini yapmak için büyük bir daire oluşturduk ve ortaya hoca beni aldı. Ben gösteriyordum ve herkes yaptığımı yapıyordu. Umurumda değildi ama sırf gıcıklık olsun diye hareketleri yaparken etrafımdakilerin yapıp yapmadıklarını kontrol ediyor, yapmayanlara ya da sohbet edenlere bağırıyordum.
"Koç, Lucia ve Carlo burada değil." Basket takımından bir çocuğun bağırması ile etrafta uğultular yükselmişti. Hızla etrafıma baktım ve evet. Yoktular. Sinirlerim hızla gerilirken çocukların 'ooo ikili tekrardan mı birlikte' gibi konuşmaları ellerimin titremesine sebep oluyordu.
Siktir!
Ani bir refleks ile Caroline'a dönüp gözlerimi açabildiğim kadar açtım. Onun da yeni haberi oluyordu sanırım. 'Bilmiyorum' der gibi iki elini havaya kaldırdı ve emin olmak için etrafına bakıyordu. Gözlerim dolmaya başladı. Yoksa, düşündüğüm şey miydi? Beni aldatıyor muydu?
Sakinleşerek bunun olmadığını, olmayacağını kendime tekrar tekrar söyledim ve mantıklı düşünmeye çalıştım.
Elime bir tane daha yapboz parçası geçmişti ama bu diğer parçalara uymuyordu. Demek ki daha fazlasına ihtiyacım vardı.
Bir: Gece saat üç sularında dışarıdaydı.
İki: Gergin bir şekilde bana uyuşturucu kullanmak ile ilgili şaka yapmıştı.
Üç: Bir anda Lucia ile birlikte ormanda kaybolmuştu.