16 Kor..

1266 Kelimeler
1931... Canım kıymetlim; seni de ihmal ettiğimin farkındayım ama, günlerim öyle hızlı ve hareketli geçip gidiyor ki, zamanın nasıl aktığını anlayamadım bile. Bak yaz mevsimi geldi, çattı bile. Yarın benim tatlı kuzularım ilk karnelerini alacaklar ve biliyorum ki, şimdi hepsinin o masum yürekleri, büyük bir heyecana ev sahipliği yapıyor Gözümün önünde sınıfa ilk girişimin ve onların o tatlı, şaşkın hallerinin hayali var. Bir yıl nasıl geçti hiç anlayamadım ki ben. Aylar yavaş yavaş geçip giderken, mevsimler de değişir oldu. Her sabah koşturarak okula gitmek ve yavru kuşlarım sınıfa gelmeden sobayı yakmaya çalışmak ne hoş bir uğraştı benim için. Çocuklarım gelmeden sınıfı bir nebze olsun ısıtmak ve onları sınıfta karşılamak en keyifli anlarımdan biriydi. Büyük bir şamata ile sınıfa girdiklerini ve beni gördüklerinde o pırıl pırıl gözlerine yansıyan mutluluğu görmek her şeye değerdi. Ah kıymetlim, sınıfta siyah önlük ve beyaz yakaları ile onları ilk kez gördüğümde gözlerimin yaşarmasına engel olamamıştım. Günlük selamlaşmamız bittiği halde hiçbiri yerine oturmamıştı. “Oturabilirsiniz çocuklar,” dediğimde benim çılgın Cennet’im, “Olmaz oğretmenim, önlüklerimiz kırışır,” demişti ya, yüreğim sızlamıştı. O önlüklerin onlar için neyi ifade ettiğini ancak o zaman daha iyi anlayabilmiştim. Ben hiç yokluk görmemiştim ama brnim çocuklarım; yokluğu, yoksulluğu o küçük yaşlarına rağmen çok iyi özümsemişlerdi. Her şey onlar için çok kıymetliydi. Her birinin defter ve kitaplarını kontrol ettiğimde, hiçbirinin defterinde ziyan olmuş bir sayfa göremedim ya ben. Kalem ve silgilerini bile öyle idareli kullanıyorlardı ki, bunu fark ettiğimde kendi varlıklı yaşantımdan utandım. Bende hiçbir zaman müsrif olmadım ama, o küçük yaşlarına rağmen onlar gibi hesap kitap da yapmadım. Görüyordum, o kalemleri artık neredeyse parmaklarının arasında görünmez hale gelene kadar kullanmaktan vazgeçmiyorlardı. Tutumlu idiler. İster istemez kalem ve silgilerini de kontrol eder olmuştum. Vakti saati geldiğinde de, sıralarına yeni bir kalem ve silgi bırakıyordum. Yeni kaleme ve silgiye kavuşmuş olmaktan duydukları mutluluk görilesiydi. Birlikte öğreniyorduk aslında hayatı. Onlar bana hiç düşünmediklerimi farkında olmadan düşündürüp, gösterirken ben de hem görevimi ifa ediyordum, hem de ilerki yaşamlarında bir gün mutlaka işlerine yarayacak temel bilgilerin yanında, adabı muhaşaret kurallarını öğretiyordum. Hep küçük kalmayacaklardı. Büyüyecek, birer fert olacaklardı. En hoşuma giden şey de, akıllarına bir şey takılmaya görsün, saatlerce sorular soruyorlardı. Bazen derslerde, özellikle de matematik dersinde hata yapıyordum ve mutlaka içlerinden biri önce fısıltı halinde yanındaki arkadaşına, “Amaney, öğretmenim yannış yapıverdi ya, parmaklarıyla da mı saymayı bilmeyyo bee,” dediğini duyardım ve yüzüm kara tahtamıza bakarken, kahkaha atmamak için kendimi zor tutardım. Bir defasında Zeynep, “öğretmenim ama sen bize iki, iki daha dört eder diye öğretivemiştin, e sen oraya yazıvermişin altı, olu mu böle be heç oluverir mi?” diye öyle tatlı sormuştu ki, o tombul pembe yanaklarını ısırmamak için yanına gitmekten alamamıştım kendimi. Öyle sesli öptüm ki yanaklarından bana önce şaşkın, sonrasında da kızgın bakmıştı. “Ama şincik öğretmenim senin bu yapıvediğin şey ayıp değel mi, hani sesli öpmek kabalık oluverirdi, netcez şincik bölee?” diye sorunca bende, “Heee netcez şincik garee, tek ayak üstünde duruverem mi öğretmenim?” demiştim ya ciddi ciddi, yavrum hortlak görmüş gibi bakmıştı yüzüme. Ah kıymetlim, şu bir yılda ne çok anı biriktirdim onlarla.. ilk dönem karnelerini aldıklarında ne heyecanlıydılar. İlk okumayı söktüklerinde nasıl da sevinmişlerdi. Sol yanlarına kırmızı kurdele taktığımda keyiflerine diyecek yoktu. Bahçede yakar top oynadığımızda, korku belasına topu bana isabet ettirmemek için ne uğraşıyorlardı. En sonunda Ramazan, “Öğretmenim ezcik topu sana atıverem mi, böyle vurmadan da gözel olmeyyo ama yaa,” diye isyan bayrağını çekmişti. Onlarla geçen her anım öyle güzeldi ki. Biliyorum, her birini çok özleyeceğim. Dün bir ara etrafımı sardılar ve, “gitmeyivesen n’olur be öğretmenim?” diye sordular ya yüreğim acıdı, nefesim boğazımda düğümlenip kaldı. Murat beye de hepsi çok fena sinir oluyorlar. Kıskançlık hat safhada. Onu, yanımda görmeye hiç tahammülleri yok. Evleneceğimizi biliyorlar ve şimdiden karaları bağlamışlar. Ahh çocuklarım, biz hangi ara birbirimizi bu kadar sever olduk?.. ~ ~ ~ Birkaç gün sonra.. “Kızım, her şeyin hazır tamam değil mi? Unutma hiçbir şeyini!..” İstanbul’a gideceğimiz için heyecan fırtınasına tutulan İfakat anneme kaç kere, “her şeyim hazır, sen rahat ol!” dedim sayısını unuttum artık. Yaz tatilini İstabul'da geçirmek için hazırlıklara çoktan başlamıştık. Ziyadesiyle farkındayım, İfakat annem benden daha çok heyecanlı ve sevinçli. Evet, bende heyecanlıyım lakin, çocuklarımın sevgisi ile dolu şu yüreğimin yarısı buruk. Onlardan ayrılmak çok zor geliyor. İki gün öncd karnelerini aldılar ve hepsi birden ikinci sınıfa büyük bir başarıyla geçtiler. O gün, karnelerini dağıttıktan sonra hep birlikte kırlara pikniğe gittik. O kadar, “Hiçbiriniz bir şey getirmeyeceksiniz,” dediğim halde yine anneleri onları el boş göndermemiş. Oysa biz İfakat annemle hazırlık yapmıştık. Bir hayli eğlendiğimiz pikniğimizde uçurtma uçurmak çok hoşlarına gitmişti. O gün onlardan ayrılırken, hepsi tek tek bana sarılmıştı. Evlenerek geri geleceğimi biliyorlardı ama, geri dönmeyeceğim diye de çok korkuyorlardı. Onlara sözüm var ki benim. Evlensemde onları mezun etmeden bırakmam, bırakamam. Onlar benim ilk göz ağrım ve hiçbirinden vazgeçemem. ~ ~ ~ Heyecandan her an ölebilirim. Sade bir düğün ile evlendik bugün. Benim ince düşünceli zevcem, küçük bir ev tutmuş ama, içini döşememiş. İstanbul’a döner dönmez düğün hazırlıklarına başlandı. “İstediğin eşyayı alalım. Her şeyi sen beğen,” dediğinde nişanlım bana, “Öyle olmaz, madem ki hayatımız gibi evimizi de paylaşacağız, ikimizin ortak kararı ile alalım eşyalarımızı. İsrafa gerek yok. İhtiyaç dahilinde olanları alırız, i demiştim. Öyle de oldu. Günlerce süren delicesine bir koşturmacanın içinde buldum kendimi. Her iki aileninde gönlünü yapacak şekilde geleneklere sadık kalarak yapılan onca hazırlığın sonunda nihayet bugün evlendik. Şimdi yatak odamızda onu beklerken, hiç istemsemde aklıma Ragıp bey ile yaptığım o kahredici evliliğim düştü. O zaman nasıl korkuyordum. Oysa şimdi korku namına hiçbir şey yok yüreğimde. Sadece kocama olan aşkım ve heyecanım var. Kapının tıklatıldığını duydum. Allahım, kalbim durmasa iyi. “Gelebilirsiniz,” diye seslenirken, sesimin tıpkı bedenim gibi titremesine engel olamadım. Ona ikimiz yalnızken söylemiştim. Yüz görümlüğü istemiyorum demiştim. O, odaya girerken bende dönüp kapıya baktım. Yüzümü duvağım kapatıyordu. Ağır adımlarla yanıma geldi ve tam karşımda durdu. Yüreğime o an bir korku düştü. Sanki tarih tekerrür ediyordu. İçimden yalvarıyordum aklıma. “Düşünme, hatırlama, yok say, daha önce hiç evlenmedin diye bil, böyle kabul et!” diyordum kendi kendime. “Benim canımın cananı. Sen, yüz görümlüğü istemediğini dile getirmiştin ama yüreğim el vermedi. Lütfen beni affet ve bu hediyemi kabul buyur,” dedi o tatlı heyecanıyla. Dilim tutuldu sanki. Hiçbir şey diyemedim. Arkama geçti ve duvağımın altından boynuma ucunda kalp şeklinde madalyonu olan bir kolye taktı. Esaretine yenik düştüğüm heyecanımdan titreyen parmaklarımla o madalyonu tuttuğumda, sanki kocamın kalbine dokunmuş gibi hissettim. “İçinde ikimizin resmi var aşkım.” Duyduğum sözler karşısında öyle mesuttum ki, o mutluluğu dile getirecek kelimeler kifayetsiz kalırdı. Duvağımı yavaşça yüzümden çektiğinde, bende başımı yerden kaldırdım ve odaya girdiğinden beri ilk defa yüzüne baktım. Gözlerinde gördüğüm mutluluk öyle güzeldi ki, engel olamadım kendime. Tüm sevgimle gülümsedim ve başımı kalbinin üstüne dayadım. Duyduğum o yürek çarpıntısı, yüreğime denkti ve evet, biz birbirimize denktik. Birdik ve artık birdik. Yüzümü avuçlarımın arasına aldı ve uzun uzun gözlerimin içine baktı. “Seni çok seviyorum meleğim.” İlk kez dudakları dudaklarımı bulduğunda, nefes almayı unuttum. Küçücük bir buseydi ondan gelen. “Rabbimden tek dileğim, her daim birbirimizi ilk günkü gibi sevebilmek gupsem. Hoş geldin yüreğime, sefalar getirdin ömrüme.” ~ ~ ~ Yıllar sonra.. 1939.. “Gitmesen mi Murat’ım ha? Kardeşin birkaç gün daha idare edemez mi?” “Aşkım, işleri yoluna koyup hemen döneceğim. Aklım sizde kalacak, biliyorsun. Ben yokken kendinize iyi bakın. Söz bu gidişimde her şeye bir çözüm bulacağım.” Gidişini izlerken, yüreğime korku dolu bir kor düştü. Engel olamadım kendine. Ağlamaya başladım. Kucağımda kızımız Gupse ile onu yolcu etmek, nedendir bilmem bu kez çok ağır geldi. “Allah’ım!.. sen onu koru ve bize bağışla!” ~ ~ ~ ~ ~
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE