17 Zifiri Karanlık..

1490 Kelimeler
27 Aralık 1939.. Hayatım, şehirler arasında yolculuk yapan kocamı beklemekle geçiyor. İşi gereği sık sık İstanbul’a gidiyor. Evlendikten sonra ben her ne kadar görevli olduğum köylerde hayatıma devam etsemde kocam, resmen göçebe hayatı yaşıyor. Şimdiye kadar tek bir Allah’ın günü bile bu durumumuzdan şikâyet etmedi. Canını sıkan tek şey bu seyehatler ve birkaç günlük ayrılıklarımız. Bende çok üzülüyorum ama, buna sabretmekten başka elimizden bir şey gelmiyor. Bu mesleğe başlarken, her bir karış toprağı adeta kanla sulanmış canım ülkemde beni nereye gönderirlerse göndersinler, hiç itiraz etmeden oraya gitmeye yemin etmiştim ve bundan hiç gocunmadım, gocunmamda. Ülkemin çocukları bilgiye aç ve ilerde doktor, öğretmen, asker ve daha bir çok mesleği seçeceklerini bana büyük bir hevesle anlatıyorlar. Çeşit çeşit renk ve şekildeki o gözlerde gördüğüm heyecan, umut beni de eşsiz bir heyecana sürüklüyor. Hiçbir şey, hatta anne olmak bile beni mesleğimden vazgeçmeye ikna edemez. Kızım; Gupse’m henüz çok küçük olduğu için izne tabiyim ve ne yalan söyleyeyim kıymetlim, gel gör ki okulumu, sınıfımı ve ah o tatlı çocuklarımı çok özledim. Beş yıl Denizli’de kaldıktan sonra şimdi güzelim Erzincan’dayız. Burda üçüncü yılım ve ben anne olmayı biraz da kendi isteğimle ertelemiştim ama, Murat’ımın çocuk istediğinin de idrakındaydım. Benim için onca çile çeken adamı daha fazla bekletmek istemedim. Bu artık vicdansızlıktı ve birkaç denemenin ardından nihayet gebe kaldım. Ahh kıymetlim, bunu ona söylediğimde nasıl da heyecanlanmıştı, ne çok sevinmişti. Bu son gidişi nedense çok koydu bana. Giderken, yine sokağımızın insanlarını teakkuza geçirmiş. Nerdeyse her saat başı bir komşumuz beni kolaçan etmeye evimize geliyor. Allah hepsinden razı olsun. Vakit geç oldu kıymetlim. Hazır miniğim de uyurken, bende yatayım artık. Murat’ım, çabuk dön.. Dükkân sensiz idare edebilseydi keşke. ~ ~ ~ Gupsem'in nerdeyse resmen çığlıklar atarak ağlaması ile detin uykumdan nasıl uyandım bilemedim. Uyku sersemi ilk aklıma gelen şey, küçüğümün fena halde acıktığı düşüncesiydi. Hemen, yerimde doğruldum ve yatağımın yanında duran ahşap, renkli boyalı beşiğine uzandım. Kucağıma aldığım kızımın sabırsızlığı karşısında elim ayağım birbirine karıştı. “Tamam annecim, sütün geliyor,” desemde beni duymuyor gibiydi. Göğüs ucumla bildiğim kavga ediyordu ve ağzına almamak için direniyordu. Resmen, göğsümü emmemek için benimle cebelleşiyordu. “Yok emmeyeceksin sen belli oldu annem. Babayı mı özledin yoksa ha benim gül kızım?” Ağlamaktan saniye olsun vazgeçmiyordu ve bende çareyi yine hep yaptığımız gibi kucağımda onunla evin içinde dolaşmakta buldum. Sürekli ağlıyor olması asabımı bozmaya başlamıştı. “Derdine derman olamamak ne kötü böyle Allah’ım. Sen yavrumun sıkıntısını gider.” "Annem nedir sıkıntın, gazın mı var yoksa gülüm?" Sobalı odaya geçmiştim ve geniş odanın içinde bir ileri bir geri yürümeye, aynı anda da hafif hafif bebeğimin sırtına vurmaya başladım. Biraz sonra ağzından gazını çıkardığını duydum. Biraz olsun rahatlamış olacak ki, yavaş yavaş susmaya başladı. Altı aylık kuzumun o mis gibi kokusunu içime çektim. Onun rahatlamasıyla yüreğim huzura erdi. Ev serinlemeye başlamıştı. Sobaya odun atabilmek için bana tatlı tatlı gülümseyen canımın paresi kızımı divana bıraktım. Dışarda hava çok soğuktu. Murat gideli iki gün olmuştu ve onu çok özlemiştim. Burda olsaydı evimizin böyle serinlemesine asla müsade etmezdi. Onu düşünürken yüreğimin yine sıcacık olduğunu hissettim. Onu düşünmek bile mutlulukla, huzur ile gülümsememe neden oluyordu. Şu hayatta kendimle gurur duymamın iki güzel sebebi vardı. Öğretmen olmak ve Murat’ım ile evlenmek. İlk mezunlarım; Denizli’deki öğrencilerimden mektuplar almaya devam ediyorum ve bu beni inanılmaz bir şekilde mesut ediyor. Onlardan ayrılmak çok zordu. Bana kalsa ömrümün sonuna kadar o köyde kalabilirdim ama işte, tayinim çıkınca başka evlatlar beni bekler düşüncesiyle yüreğim kanasada oradan ayrıldım. Yine düşünceler denizinde yüzmeye başlamıştım ki garip, çok garip bir ses duydum. Gayriihtiyari etrafıma bakınmaya başladım. Sanki zeminin altında bir canavar vardı ve toprağa pençelerini geçirmişti. Ayaklarımın altına kocaman bir yumruk yedim sanki. Yüreğime dehşet bir korku düştü ve hızla dönüp kızıma baktım. Onun yanına gitmek için bir adım attım ama sonrasında yerimden kıpırdayamaz oldum. Kızımın ağladığını duyuyordum. Odanın içinde oradan oraya savruluyordum. Dengemi yitirdiğimde her yer karardı. Acımasız bir karanlık sardı her yanımı. Yere yuvarlandığımda bir anlığına başımı kaldırıp etrafa baktım. Görebildiğim sadece sobanın cam penceresinden sızan odun ateşiydi. Sarsıntılar şiddetini arttırarak devam ediyordu ve ben, kelimenin tek anlamıyla ne yapacağımı bilemez haldeyim. Boğazımı kanatarak attığım çığlıklarımı duyuyordum. “Allahım merhamet, Allahım merhamet eeet!” Avazım çıktığı kadar bağırmaya devam ettim. “Yardım edin n’oluur! Kimse yok muu?” Evin kirişlerinden adeta kırılırcasına gelen çıtırtıları duyduğumda korkum dehşete dönüştü ve ben hala yerdeydim. Zemin delirmişti sanki. Evimi bir dev kucağına almış ve acımasızca oradan oraya savuruyordu sanki. Sürünerek yerde ilerlemeye çabalıyordum. Camların patladığını, duvarların çatlamaya ve ardından balyozla vuruluyormuş misali yıkılmaya başladığını gördüğümde nefes almayı unuttum. Ben kızıma ulaşmaya çalışırken, bir anda onunda yere düştüğünü gördüm. Elimi uzatsam yakalayacak mesafedeydim sanki. Yerde sürünmek, bir an önce kızımın yanına gitmek için ölüyordum ama hiçbir şey yapamıyordum. Bacağımın üstünde hissettiğim ağırlığa dönüp baktığımda, gördüğüm şey duvardan kopan büyük bir parçaydı. Ne kadar kıpırdamak istesemde başaramıyordum. Zelzele bitmek bilmiyordu. Kalbim delirmiş gibiydi. Bıraksam göğsümü yarıp dışarı çıkacaktı. Zeminin yarılmaya başladığını gördüğümde yeniden çığlık atmaya başladım. Korkunun esiri olmuş yüreğim her an duracak gibiydi. Yukardan gelen sesi duyduğumda, başımı kaldırıp tavana baktım ve onun da yerinden ayrılmaya başladığını gördüm. Dehşete kapıldım o anda. Eğer tavanda yıkılacak olursa kızıma ulaşma şansım hiç olmayacaktı. Son bir gayretle bir hamle yaptım ve hissettiğim acıyla ciğerlerimden koparak gelen bir çığlık attım. Oysa kızımı daha çok korkutacağımı düşünerek bağırmayı hiç istemiyordum. Sanki bin tonluk bir ağırlığa sahip olan o duvar parçasının altında ezildiğini hissettiğim bacağımı çekmeye başladım. Ben hayatımda daha önce böyle bir acı hissetmedim. Kızımı doğururken bile çektiğim sancı, şu an bacağımı esir alan acının yanında hiçbir şeydi. Dönüp bacağıma baktığımda, dizimden aşağısının kanlar içinde kaldığını ve sallanan derimden dışarı fırlayan kırılmış kemiğimi gördüm ama artık bu bile beni durduramazdı. Evladıma ulaşmalıydım. Benliğime sahip olan tek istek, tek amaç buydu. “Allahım yardım eeet!” Sallanmaya devam ede zeminde sürünerek ilerlemeye çalışırken, bacağımın yere değmesi canımın daha çok yanmasına neden olsada durmadım. Kızıma kavuştuğumda hemen üzerine kapandım. Bedenimle onacsiper olmaya çalışıyordum. Öyle çok ağlyordu ki, artık kulaklarımda sadece onun acı dolu sesi vardı. Kollarımın arasına aldığım bebeğimle yerde savruluyorduk. Her yerden gelen güçlü çatırtılarla, kapıların camların yerlerinden koptuğunu, evimin yıkılmaya devam ettiğini biliyordum. Başımı hafif kaldırıp etrafıma bakındığımda gördüğüm şeye inanamadım. Korku neydi? Şaşkınlık ne ki? Her şey anlamını yitirirken, gözlerimi kapadım. Ölecektim ve aklımda sadece yavrum vardı. Onun kokusunu içime çektim yine. Hayatım, sevdiklerim bir film şeridi gibi gözlerimin önünden akıp gidiyordu. Ortalığı toz, duman kaplamıştı. Çatırtılar duyuyordum. Başımın üstüne düşen bir ağırlığın ardından bir saçlarımın arasında bir sıcaklık hissettim ve çok geçmeden o sıcaklığın kanım olduğunu anladım. Başım çok acıyordu ve aynı anda garip bir dönme hissine kapıldım. Saçlarımın aradından sızan kanım oluktan akar gibiydi ve gözlerimin üstünden yüzümü ıslatmaya başladı. Canım yanıyor muydu benim? Deli gibi bağırırken sustum bir anda. Kızımda susmuştu. Bedenimi ondan biraz geri çektiğimde gördüğüm şeyle yine ağlamaya başladım. Ne zaman göğsümü o minik ağzına vermiştim ki? Sakince beni emiyordu ve tatlı homurtular çıkarıyordu. Ağlarken gülmeye başladım. Susmak istiyordum ama delirmiş gibi gülmeye devam ediyordum. Zelzele durmuştu. Zifiri karanlıkta dışardan gelen çığlıkları duyuyordum. Kıpırdamak istedim ama yapamadım. Üzerimde varlığını sürdüren ağırlıkla sırtımın ağrıdığını hissetmeye başladım. İçim çekiliyordu sanki. Murat’ın hayali düştü gözlerimin önüne. Dışardan gelen sesler her saniye daha çok artıyordu. Sanki birileri şarkı söylüyordu. Dikkat kesilince o seslerin şarkı değil de ağıt olduğunu idrak ettim. “Viran oldu Erzincan, yıkıldı ocağım!” Dikkatimi bedenime vermeye çalıştım. Üşüyordum ve bacaklarımdan yukarı doğru bir karıncalanmanın yayılmaya, geçtiği her yerde bir hissizliğin var olmaya başladığını fark ettim. Kızıma baktım. Göğsümde uyuyup kalmıştı ve benimde uykum geliyordu. Birkaç kez öksürdüğümde kan tükürdüm. Gözlerimi açık tutmak istiyordum. Yardım edin diye bağırdığımı sanıyordum ama, sesim bir fısıltı halinde çıkıyordu. Çok tatlı bir uykuya çekildiğimi hissederken, direnmeyi bıraktım. Biraz uyursam gücümü de toplarım diye düşünüyordum ki, Murat’ımın sesini duydum. “Uyuma aşkıım, n’olur uyumaa!” “Biraz uyuyayım be aşkım.. çok az, sen beni uyandırırsın!” ~ ~ ~ Günler sonra.. Van.. “Hekim bey, o hasta uyandı ama sanki şuuru yerinde değil!” “Tamam geliyorum hemen!” *** Gözlerimi açmak istiyorum ama öyle uykum var ki, bundan hemen vazgeçtim. Aynı anda omuzumda sıcak parmakların varlığını hissettim. Gözlerimi aralamak hiç bu kadar zor olmamıştı. Bulanık görüyordum. Karşımda biri duruyordu ve sanki sislerin içindeydi. Zorda olsa birkaç kez kırpıştırdım gözlerimi ve feci halde canım yandı. “İyi misiniz, beni duyuyor musunuz?” Konuşmak, bana sorular soran ve aslında çok uzaktan sesleniyormuş gibi gelen o sese cevap vermek istedim ama boğazım öyle kurumuştu ki, sesimi duyuramadım. “Adınız nedir?” Durdum bir an. Adım mı? Sahi, benim adım neydi ve niçin adımı hatırlamıyordum? Yüreğimi saran korkumla, bir türlü dağılmayan o sisin ardındaki o sesin sahibini görmeye çalışıyordum. Kıpırdamak istediğimde bacağımdan ve kollarımdan yükselen o acı ile bağırdım. “Lütfen sakin olun, kıpırdamayın. Hastanedesiniz ve ağır ameliyatlar geçirdiniz.” Benim hastanede ne işim var Allah’ım? “Adınızı söyleyebilir misiniz hanfendi?” Adımı hatırlamıyorum ki! Kimim ben ya, kimim ben? Not: 27 Aralık 1939’da gece ikide Erzincan’da meydana gelen bu deprem, 7. 9 şiddetinde olup, 52 saniye sürmüştür. Erzincan neredeyse tamamen yıkılmış, adeta haritadan silinmiştir. Rabbim ülkemizi ve dünyamızı böyle felaketlerden korusun. ~ ~ ~ ~ ~
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE