1984..
Nenemin boşluğa uzanan o titreyen ellerini bir aslan çevikliği ile yakalayan yaşlı adamın kim olduğunu kulaklarıma fısıldayan o kelime, “gupsem” dudaklarımdan dökülürken, birbirine hasret kalmış ellerin buluştuğu anda kopan o can yakan hıçkırığı duyduğunda bu kulaklar nefes almak artık çok zordu.
“Buldum seni çok şükür canımın cananı, buldum seni!..”
O nasıl bir inançtı ki, acımasızca geçen zamana inat genç kalmayı başarabilmişti.
Umut ve ben birbirimize bakarken, çoktan göz yaşlarım yanaklarımı ıslatmaya başlamıştı.
“Ölmeden sesini duyabildim ya!..”
Ah nenem benim.. yaktın yüreğimi..
Biz yoktuk orda ve geçen onca zamana inat, sanki bu iki deli sevdalı aşık, yeniden gençliklerine kavuşmuşlardı.
“Anlat bana her şeyi, anlat ki yaralarımız iyileşsin benim güzel yarim.”
O yaralar iyileşir mi yoksa daha fazla mı kanayacaktı hiç bilmiyorum, ama bildiğim bir şey vardı ki şu yaşanılan vuslat her şeye değerdi. Leyla ve Mecnun buluşmuşlardı sonunda ve belli ki, bizim Mecnun’umuz Leyla’sını ararken ne kendinden ne de sevdasından vazgeçmişti.
Nenem ile birlikte yaşadığı yıllar boyunca her zaman, tüm dertlere deva olmayı başardığını bildiğim Murat dedenin, gözlerindeki pırlantalara yansıyan aşkının hiç bitmediğini görebiliyordum.
“Gözlerim görmez oldu Murat’ım.”
Hüzün dolu bu sözlerin altında yatan gerçeği hepimiz anlamıştık. Sitem değildi, naz hiç değildi. Sevdiğine kavuşan sevenin, yarini yeniden görme isteğiydi ve maalesef ki bunu yapamayacak olmanın acısıydı.
Murat dedemiz, “Ben geldim narinim. Gözlerim ikimizin yerine görür artık, yeter ki üzülme sen?” dedi ya, boğazım düğüm düğüm oldu ve ikisinin hıçıkırıkları birbirine karıştığını duyduğumda, yüreğim de sessizce hıçkırdı.
Kapıda durmaya devam eden ve bu iki ölümsüz sevgiliyi buluşturan Nejat kardeşinde gözlerini sildiğini gördüm.
“Bana müsade,” dedi ve dönüp gitmeye hazırlanıyordu ki Umut, “Kardeeş! Dur hele! Yok öyle emaneti bırakıp kaçmak. Bir acı kahvemizi içmeden olmaz,” diye seslendi.
Sevinç, mutluluk, şaşkınlık ve hüzün etrafımızda el ele vermiş dans ediyordu sanki.
“Rahatsızlık vermeyelim şimdi.”
“Böyle rahatsızlık vermeye can kurban Nejat kardeşim. Hikâyeyi biliyor musun kardeş?”
“Kenarından köşesinden biliyorum. Allah insanı sevdiğinden ayrılıkla imtahan etmesin.”
Pür dikkat izlediğim bu genç adamın gözlerinde garip bir hüznün belirdiğini fark etmiştim.
Sende mi yaralısın be kardeşçim?
“Amin kardeş amin. Ha bu arada ismini bağışlar mısın? Ben Umut.. hoş sen biliyorsundur,” dediğinde karşılıklı hafif güldüler.
“Nejat adım. Memnun oldum.”
“Bende kardeş bende. Arkadaşlarını da çağır lütfen. Konuşulacak çok şey var, en başta da Murat amcamı nasıl buldunuz? İşte bunu çok merak ediyorum,” dedi benim meraklı taze. Hoş benimde kafamı meşgul eden sorunun cevabıydı.
Evimizde hüznü bol bayram sevinci yaşanıyordu. Murat dedem, nenemin titreyen ellerini saniye olsun bırakmıyordu. Bırakırsa sanki yine onu kaybedecek gibi bir hali vardı.
Birlikte salona doğru ağır adımlarla ilerleyişlerini izlemek, aynı anda o kadar çok duyguyı yaşamama neden oluyordu ki.
Umut yanıma yanaşıp, “Yemek var mı gülüm? Aç mısınız diye sorulmaz şimdi,” diye sorunca gülümsedim.
“Var aşkım, hemen sofrayı hazırlarız şimdi,” dedim.
Ayla ve Ceylan’a kaş göz edince ikisi hemen mutfağın yolunu tuttular. Öldürseler beni salondan ayrılmazdım. Nice sırlar ortaya çıkacaktı ve bir an önce öğrenmek için can atıyordum. En çok merak ettiğim şey ise, Murat dedenin ve Nejat kardeşin yolunun nasıl kesiştiği idi.
***
Birkaç gün öncesi..
Nejat..
Taksim..
Mesut abinin yanından çıktığımda canım sıtkındı. Hemen cebimden çıkardığım paketten bir sigara aldım ve hiç beklemeden yaktım.
Mübarek hava da öyle sıcak ki, sırtım ter içinde kaldı. Ahh ama asıl beni terleten şey, birkaç gün sonra askere gideceğimi sevdama hala söyleyememiş olmamdı.
Bilirim ben onu.
“Yine mi ayrılık Nejat’ım?” diye soracağını gün gibi aşikâr. İster istemez o hüzün dolu tatlı sesi, şimdiden kulaklarımda yerini aldı.
“Hay ben böyle işin içine edeyim ya! Cezaevinden çık, nefes alamadan askere git! Geçer mi o on sekiz ay Nejat be, geçer mi oğlum?”
Kendi kendime söylenirken, bir yandan da yürümeye devam ediyordum. Gümüşsuyu’na yaklaşmıştım. Benliğime zehirli oklar gibi işleyen düşüncelerimin altında ezildiğimi hissediyordum. Yaktığım sigarayı içmek ne kelime, resmen yemiştim. Can çekişen sigaramın izmaritini yanına yanaştığım çöp arabasına attım. Kesmemişti beni dinine yandığımın sigarası, hemen ikinciyi yaktım.
Durduğum kaldırımda derin bir nefes çektiğim baş belamdan ciğerlerime ulaşan koyu dumanı, ruhumu ele geçiren kasvetimle başımı kaldırıp havaya solurken ayaklarıma bir şeyin sürtündüğünü hissettim.
Yere bakınca bembeyaz bir köpek yavrusu gördüm. Sevimli veled, ayaklarımın arasında dolaşırken, bir yandan da ağlar gibi sesler çıkarmaya başladı.
Yere eğildim ve ensesinden yakaladığım garibim yavruyu havaya kaldırdım. O zeytin gözleri gözlerimle buluştuğunda yüreğime bir şeyler aktı sanki.
"yaramaz ne bokuma çıktın caddeye, annen nerde senin?"
Tatlı sesler çıkaran yavruyu kollarımın arasına aldım. Nasıl da sevimli? Gelde bırak şimdi bunu!..
“Hay ben böyle işin içine sıçayım, böyle merhamete ya!..”
Kendi kendime söylenirken, beni izlediğinden hiç şüphem olmayan rabbimi sanki görebilecekmişim gibi başımı kaldırıp masmavi gökyüzüne baktım.
“Yine mi sınıyorsun beni Allah’ım ya?”
Ne yapacağımı bilemezken arkamdan gelen sesle, yavru köpeği sol kolumla bedenimin arasına sıkıştırdım. Tedirgin olmuştum ve ister istemez sağ elim hemen belimdeki yarene gitti.
“Araba çarptı birkaç gün önce,” diye cevap veren ve sesi insana güven veren bir toklukta olan adama dönüp baktım. Gayriihtiyari belimdeki silaha giden elimi, yaşlı adama çaktırmadan geri çektim.
“Al götür evlat mahallene, sokağına burda birkaç güne telef olur hayvan," dedi adam ve ekledi.
“Günlerdir biz bakıyoruz burda, hatta geceleri benim ekmek teknesinin içine kapatıyorum ama gel gör ki her sabah mekâna duman attırmış olarak buluyorum bu garibi. Edepsiz pek yaramaz.”
Yaşlı adamla karşılıklı gülüştük. Aynı anda ister istemez düşünüyordum. Hadi götüreyim de, bu veledi kime emanet edecektim ki? Aklımda deli sorularla adama bakarken, sessizliğim karşısında gülümsediğini gördüm.
“Kimsesizlerin kimsesi Allah’tır ve mutlaka yarattığına bir vesile ile sahip çıkar genç adam,” dedi ya, beni yüreğimden yakaladı.
Bilirim kendimi, artık ölsem bırakamazdım bu ak pak yavrucağı.
Hızlıca düşünürken, kararımı aslında çoktan verdiğimi de biliyordum. Sokağımızın çocuklarına emanet edecektim bu yavruyu. Sorumluluk sahibi olmayı öğrenirler bu vesile ile diye düşünüyordum ki, gülümsedim.
“Hah şöyle tebessümü yüzünden eksik etme genç dostum. Vaktin varsa bir kahve içelim benim emektar dükkânda.”
Vakit denen şey, şu ara bana düşmandı. Yine felekle el ele vermiş, bana çelme takmanın derdine düşmüştü o zalim vakit.
Düşünürken, yüreğimin sıkıştığını hissediyordum ve yaşlı adamın sorusu ile şaşırdım.
“Kim bu şanslı kız ve eğer gerçekten seviyorsan evlat; vakit düşman gibi görünsede aslında hep dosttur. İşin zor kısmı yaralarını saracak olanı sabırla sevmek ve onu beklemektir. Eh.. güzel olanda bu değil midir?”
Kimsin, nesin sen amcam ya?..
* * *