İki hafta sonra..
“Ne düşünürsün kukuman kuşu gibi a güzel kızım?”
İfakat annemin yumuşak sesiyle sorduğu sual, birkaç saattir aklımı meşgul eden düşüncelerimden kopardı beni.
“Çocuklarımı be İfakat annem. İçlerinde oldukça yoksul olan çocuklarım var. Gerçi çoğu yoksul ya.”
Yüreğimin onlar için sızladığını hissediyordum. Siyah önlük, beyaz yaka işini nasıl başaracaktım hiç bilmiyordum. Okul müdürümle de bir araya gelip bu konu hakkında konuştuk.
Çarşamba günü yarım ders yapıyorduk. Geri kalan günler hep okuldaydık. Pazar günü ise şehirde çoğu mağaza ya da kumaşçılar kapalı oluyordu. Bu çocuklara önlük gerekliydi ve çocuklarım, her geçen gün biraz daha büyüyeceklerdi. Her yıl da önlük alamazlardı ki.
Gel de çık şimdi bu işin içinden. Otuz öğrencim vardı. Genelde hepsi aynı boy ve kiloya sahipti.
Nasıl olacaktı bu iş? Yüreğimin gamla sıkıştığını hissediyordum ve beni çok iyi tanıyan İfakat annem, ruhumda kopan fırtınaların farkındaydı.
“Hadi bir kahve yapayım da şöyle gönlümüz şenlensin,” dedi.
Ahh be İfakat anacığım, bende de şenlenecek gönül var ama..
“Ben yaparım,” dedim ve hemen camın önündeki divandan kalktım.
“İyi madem kızım, bende sobaya bir iki odun atayım. Oda serinlemeye başladı bile,” diyen İfakat anneme gülümsedim.
Mutfağa geçiyordum ki, kapının çalındığını duydum. Yine ahaliden birinin bir şey getirdiğini düşünerek kapıyı açtığımda gözlerime inanamadım.
Karşımda babam ve Murat bey duruyordu. Canım çok sıkıldığı için hayal görüyorum diye düşünüp, kapıyı kapadım.
Gerçek olması mümkün değil canım. Senin asabın çok bozulmuş deli kız.
Ama ya gerçekse? Neeee?..
Aniden kapıyı yeniden açtım ve ikisininde bana gülümseyerek baktığını gördüm.
Ne hayal, ne rüyaydı gördüğüm. Utanmasam deli gibi çığlık atacaktım.
“Be kızım babanın, nişanlının yüzüne öyle kapatılır mı kapı? Alsana bizi içeri!..”
Babamın gülerek söylediği sözlere şaşkınlıkla gülerken, aynı anda kapıldığım mutlulukla çoktan muslukları açmıştım.
İçeri girdikleri gibi babama yapıştım. O gül yanaklarını kaç kez öptüm hiç bilmiyorum ki. Çok özlediğimi biliyordum ama, bu artık özlemek değilmiş. Hasret kalmakmış. Onsuzluktan ölmek gibiymiş. O benim âb-ı hayatımmış. Şimdi bu sıcacık kolların arasında bunu ziyadesiyle idrak etmiş haldeyim.
Babamdan zar zor ayrıldım ve dönüp beni özlem dolu gözlerle izleyen nişanlımla baktım. Ona da sarılmak için can atıyordum ama elbette bunu yapamazdım.
“Sizde hoş geldiniz Murat bey,” diyebildim.
“Hoş buldum Firuze hanım.”
Ah o sesi ne çok özlemişim.
İfakat annem yanımıza geldiğinde çok şaşırdı ve bir o kadar da mutlu oldu.
“Saatlerdir yollardayız kızım, elimizi yüzümüzü yıkayalım. Sonra da bir acı kahveni içelim. Murat bey oğlumun arabasıyla geldik.”
Babamın verdiği bilgi karşısında şaşırdım.
“Hemen babacığım, ben size temiz havlular vereyim. Kahvenizi için, sonra bir banyo alırsınız,” dedim.
Onlar, lavaboya yollanırken ben de hemen yatak odama gittim. İfakat anneminde mutfağa gidişiyle aramızda sessizce iş bölümü yapmış olduk.
Küçük dolabımdan çıkardığım iki havlu ile birlikte odamdan çıktım.
Babam ve Murat bey, su ile ferahladıktan sonra salona geçtiler ve bende banyoya koştum. Üç ayaklının üstüne, ağzına kadar doldurduğum kazanı koydum. Sobanın üstündeki İfakat annemin beyaz sabunla telleyerek pırıl pırıl parlattığı güğümde de sıcak su vardı. Her ikisine de bu sular yeterdi.
Tüm sevincimle salona yanlarına gittik. Usulden annemi sordum, oysa onu ne merak ediyordum ne de özlemiştim.
İyiymiş ve beni çok özlüyormuş. Aslında o da gelmek istemiş ama ben huzursuz olurum diye vazgeçmiş.
İsabet buyurmuş. Ölüm veya ağır hastalık harici onu görmeyi hiç istemiyorum. Ondan uzaklaştıkça, kahretsin ki ona dair tüm kötü anılarım gömüldükleri mezarlardan bir bir çıkar oldular ve beni ondan fersah fersah uzağa fırlatıp attılar.
İfakat annem elinde kahve fincanları dolu tepsiyle içeri girince hemen yerimden fırladım.
İlk geldiğimiz günlerde Murat beyin eksik gördüğü ve çok sevdiği uğraşı marangozluğunı konuşturarak bizim için yaptığı, kıymetlim olan sehba vazifesi gören küçük masayı önlerine getirip bıraktım. Tepsiden aldığım kahveleri sehbacığıma koydum.
Kahveler içilirken koyu bir sohbete başladık. İstanbul her geçen gün biraz daha kalabalıklaşıyormuş. Sanki yıllardır memleketimden ayrı kalmış gibiydim ve aslında İstanbul’u da çok özlemiştim ama, köyümü çok seviyordum.
“Zayıfladın mı biraz sen kızım?”
“Yok babacığım. Tam tersi kilo bile aldım. Öğrencilerimin peşinde koşunca biraz kas yapmış olabilirim. Yaramazlar çok sevimliler. Bahçeye tenefüs çıktığımızda, sürekli koşturup duruyorlar. Hava güzel olduğunda tabiat dersi için dışarı çıkıyoruz. Hoş çocuklar, her şeyi benden daha iyi biliyorlar ve resmen onlar bana muallimlik yapıyorlar.”
Söylediklerimi mutlulukla dinleyen babamın yüzünde güller açıyordu sanki.
Sohbetimizi bir süre için sonlandırdık ve önce babam, sonra Murat bey banyolarını aldılar.
İfakat annemin hemen hazırladığı yemeklerle bir güzel midelerini doldurdular.
“Murat bey oğlum, artık aldıklarımızı eve getirsek mi?”
Babamın suali karşısında şaşırdım. Ne alıp getirmişlerdi ki? Defalarca hiçbir şeye ihtiyacım olmadığını, hemen hemen her gün yazıp gönderdiğim mektuplarımda onlara bildirmiştim.
“Elbette bey babam,” dedi nişanlım ve hemen yerinden kalktı.
Murat bey biraz sonra eli kolu eve geri döndüğünde meraktan ölmek üzereydim.
Paketleri açtığımda gözlerime inanamadım. Babama ve Murat beye bakarken, gözlerimden yaşlar sel gibi akmaya başlamıştı bile.
On sekiz erkek, on iki kız öğrencim için siyah önlükler ve yakalar bana bakıyorlardı. Mutluluğumu asla tarif edemezdim. Babama nasıl sarıldım hiç bilmiyorum. O ellerini defalarca öptüm.
“Ya siz kanatsız meleklersiniz ve şükürler olsun ki benimsiniz,” dediğimde ikisi de benim gibi ağlıyorlardı.
Sadece dertleşmek için önlük durumunu mektuplarımda onlara bildirmiştim ama aklıma böyle bir şey yapacakları hiç gelmemişti. Ben böyle sevindiysem, kim bilir çocuklarım nasıl mutlu olacaklardı? Bunu düşünmek bile yüreğimi daha çok coşturuyordu.
Biz sohbete dalmışken kapımız çalındığında gelenin muhtar olduğunu biliyordum. Sağolsun beni hiç sahipsiz bırakmıyordu. Kapımızın önündeki aracı görmüş olsa gerekti.
O tatlı sohbetiyle biraz oturdu ve gidecekken babama, “Murat oğlumu biz misafir ediverelim mi Kenan efendim?” diye sormayı da ihmal etmedi.
“Lüzum yok Hüseyin efendi, ben burdayım.. teşekkür ederim.”
Muhtar bile olsa, hiç kimse babamın lafı üstüne laf edemezdi. Muhtar amcam gülümsedi ve geldiği gibi keyifle gitti.
Ertesi gün okul ve görevim beni bekliyordu ama biz geç saatlere kadar sohbet ettik. Babam uyumak için izin istediğinde onun için hazırladığım yatak odama geçti. Bende İfakat annemin odasında onunla aynı yatakta uyuyacaktım. Murat bey içinde oturduğumuz odadaki divanlardan birini hazırladık.
İfakat annemde uyumak için odaya çekildiğinde nişanlımla yalnız kaldık.
Birbirimizin gözlerinde kaybolduk yine.
Ne düşünüyorsun a sevdiceğim?..
***
İki haftadır onu görmemiştim ama sanki aradan koskoca iki yıl geçti. Öyle zordu ki onu görememek, sesini duyamamak. Şu mavi gözlere bakamamak çok zordu ve şimdi karşımda, uzansam elini tutacağım mesafede yanımda oturan şu güzel yüzün sahibine bakmak tadına doyulmaz bir keyif, lütuf benim için.
Onun da kalbi benim ki gibi çarpıyor mu acaba? Bilebilsem ne düşündüğünü, neler hissettiğini? Keşke biraz olsun açılabilse bana.
“İyi misin?”diye sordu biraz çekinerek.
Sulaine ne cevap versem ki?
“Senin yanında nasıl iyi olmaz ki insan?”
Gülümsedi biraz utanarak ve sanki biraz da sevinerek.
“Sen geldin ya, ben de çok iyiyim şimdi.”
Bu sözleri ondan duymak öyle güzel ki. Aramızda uzayıp giden sessizlikte birbirimize bakar olduk. Aslında konuşmak, söylemek istediğim ne çok şey vardı ama hem heyecandan, hem de utandığım için tüm o kelimeler zihnimden birer birer uçup gitti. Onunda benden farklı olmadığının idarkı içindeydim. Bazen sessizlikte çok şey anlatırdı. Zannımca bizde şimdi öyle bir anı yaşıyorduk.
“Yorgunsundur, ben izninle odama çekileyim. Sende istirahat et canım.”
Bana canım mı dedi o ya?
Sevinçten delirebilirdim. Gitmesini hiç istemiyordum ki. Gitme de diyemezdim. Ayağa kalkışını hüzünle izledim ve bende ayağa kalkınca, bir anda bana sarıldı. Başı göğsümde, sol yanımın üstündeydi.
Ruhumu saran heyecanım, yüreğime de sirayet etmişti ve biricik aşkımın, kalbimin hızlanan atışlarını duymaması imkansızdı. Bir an utansamda, onun bana böyle yakın durmasının benliğimi ele geçiren mutluğuna bıraktım kendimi.
“Çok, ama çok özledim seni Murat,” dediğinde nefesimi tuttum.
“Bunu senden duymak nasıl bir mutluluk bir bilsem gönlümün sultanı.”
Başını göğsümden yavaşça çekti ve yüzüme baktı. Gözlerinde mutluluk göz yaşları vardı. Uzanıp yanağımdan öpünce beni, dünya dönmez oldu, zaman akıp gitmeyi bıraktı sanki.
“Allah rahatlık versin gupsem,” dedi bana ve tatlı tatlı gülümsedi. Dilim lâl oldu sanki. Beni odada yalnız bırakıp, gözlerimin önünden bir hayal gibi akıp gitti.
Yalnız kaldığım şu oda, sanki cennete dönüştü ve tutamadım kendimi.
Yere, dizlerimin üstüne çöktüm kaldım ve mutlulukla dolan yüreğime, secdeye kapanan başım eşlik etti.
Kaç kez şükür secdesi yaptım bilmiyorum ki.
~ ~ ~
Ertesi gün..
Sınıfa öyle neşeli girdim ki, çocuklar kıkırdama başladığında ancak şarkı söylediğimi fark ettim.
“Günaydın çocuklaar!..”
Birbirine karışan günaydın öğretmenim seslerini duymak ne güzeldi. Salih hemen ayağa kalktı ve, “öğretmenim yoklama yapıvedim ben. Sınıf mefcutu tamamdır, herkes gelivemiş,” dediğinde gülümsedim.
“Aferin oğlum, teşekkür ederim.”
“Tahtanın önüne çıkıverelim mi öğretmenim?”
Sınıf başkanı seçilen Salih’imdi bu sualin sahibi.
“Yok oğlum, bugün ben sıralarınızda kontrol ederim sizi. Şimdiii! Eller sıraların üstünde,” dediğim anda hepsi avuçlarını masaya yapıştırdılar.
Tek tek tırnak temizliğini kontrol ettim ve her bir evladımın başını okşadım.
Günün ilk aferinini hepsi benden almıştı ve sevinçliydiler.
“Bugün ilk dersimiz müzik olsun mu?” diye sorunca öyle sevindiler ki, hepsi birden heyecanla, “eveeet,” diye bağırdılar.
Normalde Türkçe dersimiz vardı ama, yüreğim öyle mutlulukla dolu idi ki, çocuklarımında benim gibi mutlu olmasını istedim.
“Tamam o zaman, bir türkü ile başlayalım mı?”
Öyle mutlu olmuşlardı ki, benim muzip oğlum Hüseyin, hemen tahtanın önüne gitti.
“Ben söyleyiverem mi öğretmenim?”
“Eh madem çıkıvedin kara tahtaya, söleyivede gönlümüz şenlensin türkünle,” dediğim de, “amaniin, öğretmenim de bizim gibi gonuşevedi be!..” diyen kızım kızıl Kezban’dan başkası değildi.
Hepimizi aldı bir gülme. Öyle tatlılardı ki, şu an hiç bitmesin istedim. İyice şenlenmişti ortalık ve tahtanın önünde bekleyen Hüseyin'in artık sabırsızlanmaya başladığının farkındaydım. Şamataya bir son vermek gerekiyordu.
"Sınıf suus!"
Anında sesler kesildi. Hüseyin'in şimdi keyfine diyecek yoktu. Sesinin güzel olduğunu zaten biliyorduk ve onu dinlemeye koyulduk.
"Başlayabilirsin oğlum."
Derin bir nefes alan Hüseyin, kırk yıllık sanatçı gibi diyaframını havayla doldurdu.
Sobalarında guru da meşe yanıyor efem
Yanıyor da ya Memed Efe de üşümüş de donuyor
Boncuklu da gelin ortalıkta dönüyor da dönüyor
Aslanım da efeler vay vay.
Gar mı yağdı Yarengümenin dağına efem
Mehmet Ağam da oturudavermiş efelerin sağına
Haydin de çıkalım şu dağların başına da başına
Aslanım da efeler vay vay.
Türkümüz biraz hüzünlü olsada, bittiğinde sınıfta alkış kıyamet koptu. Gözlerim dolu dolu çocuklarıma baktığımda, onların ne kadar masum olduklarının bir kez daha idrakındaydım.
“Pekâla!.. çok güzel söyledin Hüseyin, yıldızlı pekiyi verdim sana,” dediğimde Hüseyin’in kendisi ile duyduğu gururuna diyecek yoktu.
Koca gün nasıl geldi geçti anlamadım. Son dersimiz bittiğinde çocuklar evlerine gitmek için izin bekliyorlardı.
“Çocuklar size vermem gereken bir şeyler var,” dedim ya, hepsini de aldı bir merak.
Aynı anda sınıf kapımız çalındı ve, “Girebilirsiniz,” diye seslendiğimde hiç beklemeden kapı açıldı. Gelenler okul müdürümüz ile Murat beydi.
Çocuklar anında ayağa kalkmıştı. Müdürümüz Ömer bey, “oturun çocukar,” dediğinde yerlerine oturan evlatlarım biraz ürkmüşlerdi.
Sevdiceğime bakmamak için kendimi zor tutuyordum. Akşamdan sabaha onu nasıl özlediğimi fark ettiğimde çok şaşırdım. Varlığı ile sanki sınıfıma bir güneş gibi doğmuştu.
Ellerindeki paketleri getirip masamın üstüne bıraktılar. Üçümüzde tahtanın önünde duruyorduk.
“Açıklamayı ve dağıtım işini siz yaparsınız değil mi Firuze öğretmenim?”
“Elbette müdürüm.”
Bizimle tokalaşan müdüre şaşkın gözlerle bakan müdürümüzün kapıya ilerleyişini gören çocuklarım, yeniden ayağa kalktılar. Müdürüm dönüp ban baktığında gözlerinde, “Onları güzel yetiştiriyorsunuz,” bakışı vardı. Benimle iftahar duyduğu çok belliydi ve bunu bilmek beni de çok mesut etmişti.
Müdürümüz çıkıp gittiğinde benden direktif bekleyen çocuklarıma, “Aferin, şimdi oturabilirsiniz,” dedim. Hepsinin odak noktası Murat beydi.
“Çocuklar, bu beyfendi benim nişanlım Murat bey,” dediğimde bir fısıltı dolaştı sınıfta.
“Vemeyiz biz öğretmenimizi sana Murat efendi! Götüremen işte!..”
Bunu söyleyen İkizlerimden Recep’ti. Diğerleri de ona katılınca sınıfta arılar uçuşuyor sandım.
“Almaya gelmedim ki,” diyen de Murat beydi. Şaşkınlığımızdan sıyrılmıştık ve ikimizde gülmemek için kendimizi zor tutuyorduk.
“Kesin bakayım şamatayı. Sizi mezun etmeden bir yere gitmeye niyetim yok!”
Ancak sakinleşen çocuklarımın beklenmedik bu tatlı tepkilerine hayran kalmıştım. Her biri büyümüşte, küçülmüştü sanki ve açıkçası, beni bu kadar sahiplendiklerinin hiç farkında değildim.
Az sonra ismini söylediğim her bir çocuğuma; önlük, yaka ve bir mendilden oluşan paketini verme işini bitirmiştim.
“Eve gidince açar bakarsınız bu sürprizimize. Hadi bakalım, iyi akşamlar. Çıkabilirsiniz.”
Yok, hiçbirinin gitmeye niyeti yoktu. Anladım, Murat beyi kıskanmışlardı. Çaktırmadan, “Evde buluşalım, yoksa bunlar seni çiğ çiğ yiyecekler,” diye fısıldadım.
Murat beyin gidişi ile hepsinin rahatladığını görebiliyordum.
“Hadi marş marş, evlerinize!”
~ ~ ~ ~ ~