Uzun ve meşakkatli geçen bir yolculuktan sonra nihayet tayin edildiğim köye geldik.
Köyün muhtarı bizimle yakından ilgilenirken, kalacağım lojmanı gösterdiğinde gülümsedim. Küçücük, sevimli bir köy eviydi. Köye bir muallime tayin edildiği önceden muhtara bildirildiği için evi imece usulü ile köy halkının çoktan temizlediğini öğrendiğimde ise çok duygulandım. Muhtar Hasan Hüseyin bey babama, “Aklınız heç burda galıvemesin, sizin kızceğziniz, artık bizim kızceğzimizdir. Gözümüz gibi bakıveriz biz ona Kenan efendi,” dediğinde o tatlı şivesiyle, babamın rahatladığını gördüm.
İki gün sonra çocuklarımla buluşacaktım ve şimdiden bunun heyecanı yüreğimi sarmıştı.
Evim; iki küçük odadan, biraz genişçe bir salondan, mutfak ve banyodan oluşuyordu. Canımı sıkan tek şey tuvaletin dışarda olmasıydı ve bu durumdan rahatsız olan sadece ben değildim.
Murat beyin babamla bir köşede konuştuğunu gördüğümde hemen yanlarına gittim.
“Dert etmeyin bu kadar, köy halkından bir üstünlüğüm yok benim. Onlar nasıl üstesinden geliyorsa bu işin, bende gelirim,” dediğimde, “Bundan hiç şüphemiz yok Firuze hanım, ama yine de bir hal çaresine bakalım biz. Olursa olur, olmazsa da yine oldurmaya çalışacağız,” dedi sevgili nişanlım. Anladım, bu meseleyi fena halde kendisine dert etmişti ve çare bulmadan asla rahatlamayacaktı.
İtiraz etmek faydasızdı. Eh o halde uğraşsınlar, dursunlar bakalım. Eşyalarımızı odalara bırakmıştık ki, muhtarın yanında birileriyle geri geldiğini gördük. Kapıyı açmaya gidiyordum ki nişanlım, “Ben ilgilenirim, siz rahatsız olmayın,” dedi.
“Bir dakika Murat bey!”
“Efendim,” derken dönüp bana baktı.
“Önce şu konuda bir anlaşalım. Siz birkaç gün sonra burdan gideceksiniz ve ben, artık bu köyün bir parçası olacağım. Siz yokken de bu eve gelen giden olacak ve kapıyı ya ben, ya da İfakat annem açacak. Lütfen rahat olun ve bana güvenin. Köy halkına daha çok güvenin,” demek zorunda kaldım. Sessiz kalışından söylediklerimi aklında tarttığının farkındaydım. Yüzüne yayılan o tatlı tebessümü bana hak verdiğinin kanıtıydı.
Kenara çekilip eliyle kapıyı göstererek, “Buyrun sevgili nişanlım, siz açın kapıyı,” dedi.
Seninle anlaşmak gerçekten bu kadar kolay mı olacak?
Yanından geçip giderken huzurla gülümsüyordum. Kapıyı açtığımda başta muhtar ve diğer misafirler, tek tek içeri girdiler.
Kaçamak gözlerle bana bakan genç kızların gözlerinde hayranlık vardı. Büyük odaya hemen yer sofrası kuruldu. Kahvaltılık olarak getirilen peynir, zeytin, birkaç çeşit reçel, haşlanmış yumurta, tereyağı, domates ve salatalık sofrada yerini aldı. Köy ekmeği sıcacıktı ve mis gibi kokuyordu. Ancak o zaman ne kadar çok acıktığımın farkına vardım.
“Biz burda daha çok bitkisel çay içeriz ama sizler kara çaya alışıksınızdı diye bakkalımıza çay getirivermesini sölediydim gare. Sağoluvesin, o da hemen halledivemiş. Hayde bakem, buyruverin sofraya.”
Sofrada yerimizi aldık ve babam muhtar ile yanındakilere de bize katılmalarını söylediğinde itiraz ettiler.
“Biz şincilik gidiveririz. Sizler de dinleniverin gare. Hade bakem, şincilik sağlıcekle galıverin,” diyen muhtar, birlikte geldiği ahalisi ile kapıya doğru ilerleyince Murat bey oturduğu yerden fırladı ve onları yolcu etti.
Kahvaltı sonrası ben ve İfakat annem, hemen sofrayı kaldırdık.
Doğrusu mutfakta çeşmeyi görünce şaşırdım. Bunu beklemiyordum ve çok sevindim. En azından dışardan su taşıma derdimiz olmayacaktı ve bu büyük bir nimetti. Elimden geldiğince köyler hakkında araştırma yapmıştım ve çoğu köyde hayat koşullarının çok zor olduğunu biliyordum. Varsın olsun diye düşünmüştüm. Güzel olan zora katlanmak ve şartlar ne olursa olsun, hayatı yaşamaya devam edecektim. Böylelikle birçok şeyin kıymetini de daha iyi anlayacaktım. Böyle düşünmüştüm. Beni böyle yetiştiren babama ne kadar teşekkür etsem azdı.
Başımı yastığa koyduğumda, gözlerim kapanmak üzereydi. Meğer ne yorulmuşuz. Saatler sonra uyandığımda, bir anlığına şaşırsamda artık İstanbul’daki rahat ve konforlu odamda olmadığımı hemen idrak ettim. İçimde bir yerlerde biliyordum. Ben bu evimi çok sevecektim, bu eve çok alışacaktım ve günün birinde başka bir köye ya da şehire tayin edildiğimde çok, ama çok üzülecektim.
Bu köy, hep benim ilk göz ağrım olarak kalacaktı.
~ ~ ~
İki gün nasıl geçti hiç anlamadım ve şimdi ayrılık vakti. Babam ve nişanlım, yola çıkmak için hazırlar ve ben ağlamamak için kendimi çok zor tutuyorum.
Babamın mis kokusunu çok özleyeceğim. Gözlerine bakamıyorum, hoş o da bana bakamıyor. Ağlıyor resmen. Bir yandan da gülümsüyor. Biliyorum neden gülümsediğini. Ona en çok istediği şeyi vermiştim ya ben, ondandır işte böyle hüzünlüde olsa tatlı tebessümleri.
Önüne eğdiği başını kaldırıp yüzüme baktığında tutamadı kendisini. Can evinden kopan bir hıçkırıkla kollarını bana açtı ve o titreyen sesiyle, “Gel bakalım baba kucağına,” dediğinde salıverdim göz yaşlarımı. Koştum ve bedenim her zaman güvende hissettiğim o güçlü kollara bıraktım.
Kendimi bildim bileli o kollar beni hep sardı, sarmaladı. Geceleri kabuslar gördüğümde ve çığlıklarattığımda yanımda hep o vardı. Hemen beni sıcacık kollarının arasına alır ve o güven veren sesiyle kulağıma fısıldardı.
“Baban yanında ve iyisin. Geçti benim bahar bahçem, geçti benim kıymetlim.”
Öyle sıkı sarıldık ki birbirimize, bizden başka hiçbir güç ayıramazdı bizi. Yüzümü boynuna gömdüm ve ciğerlerimin en derinine çektim o mis lavanta kokusunu. Gitmesin istiyordum. Onsuz kalmak istemiyordum. Bu çok ağır geliyordu. Onunla geri mi dönsem diye düşünürken buldum kendimi.
“Seninle gurur duyuyorum. Biliyorum ki çok iyi bir mualllime olacaksın ve bu güzel ülkenin, güzel insanlarına çok büyük hizmetler vereceksin. Çok değerli evlatlar kazandıracaksın bu topraklara. Her biri yeşerecek ve onlarda başkalarına çok güzel hizmetler verecek. Geleceğimiz sizlersiniz evladım ve sizlerle ne kadar övünsek azdır. Sana hep güvendim, yine güveniyorum. Allah’a emanet ol canım kızım.”
Beni bırakmasını hiç istemezken, ayrıldık birbirimizden. Tuttuğum o güçlü, maharetli ellerinin tüm parmaklarını tek tek öptüm. Hıçkırıklarım birbirini kovalıyordu. Yüzüne bakınca dayanamadım, yeniden sarıldım ona.
“Beni habersiz bırakma, sık sık mektup yaz tamam mı babam, tamam mı canımın paresi? Sağlığına da dikkat et. İlaçlarını almayı, kontorle gitmeyi unutma emi? İlk tatilde hemen geleceğim seni görmeye. N’olur kendine iyi bak babacığım ve beni sensiz bırakma.”
Eliyle sırtıma minik dokunuşlar bırakırken, hıçkırıklarının arasından zar zor, “tamam kızım, sende iyi bak kendine,” dedi.
Babam ve ardından ilerleyen gözleri yaşlı İfakat annem kısa bir süre için nişanlımla bizi yalnız bıraktılar.
Şimdi birde ondan ayrılmak vardı ve ahh Allahım, ne zormuş sevdiklerinden ayrılmak!..
Bakamıyorduk ki birbirimize. İkimizde başımızı yere eğmiştik. Göz yaşlarımdan bulanık görmeye başlamıştım.
“Seni çok özleyeceğim Firuze,” dediğinde hıçkırdım yine.
“Bende seni Murat,” dedim güç bela.
“Kendine dikkat et olur mu? Hastalanma buralarda. Babanı da merak etme. Yakından ilgileneceğim onunla,” dediğinde başımı kaldırıp yüzüne baktım.
Engel olamadım kendime. Bir anda boynuna sarıldım. Görmesemde biliyordum. Kollarını kaldırmıştı ve her iki yanımdan boşluğa uzatmıştı. Bana sarılmakta tereddüt ediyordu.
“Lütfen sarıl bana, günah değil. Günahsa da ben razıyım o günaha!”
“Günahsa eğer, benim olsun tüm günahlar!”
Sımsıkı sarıldı bana. Sanki yüreğine sokmak ve orada saklamak ister gibiydi.
“Seni sevmeye bile kıyamıyorum ben sevgili yarim. Senden fazla ayrı kalamam ben. Bu yaz evlenebilmek için tüm hazırlıkları yapacağım. Sen nerdeysen, bende seninle orayı yuva bileceğim. Rabbime emanetsin.”
Bıraktı bir anda beni. Buz gibi olmuş avuçlarının arasına aldığı yüzüme baktı uzun uzun. Sanki yüzümdeki her bir noktayı hafızasına kazımak istiyordu. Uzanıp alnımdan öptü beni ve yanaklarından göz yaşları süzülürken, hâlâ yüzümü tutan ellerini tuttum. Hıçkırırken tekrar alnımdan, sonra da gözlerimdn öptü beni. Saçlarımı kokladı derin derin ve birden bıraktı beni.
Yanaklarımı aceleyle silip, onun ardından bende kapıya çıktım. İfakat annem elinde su dolu maşrapa ile taşlıkta duruyordu.
Babam ve sevdiceğim bize el salladılar ve köy meydanında bekleyen dolmuşa doğru ilerlemeye başladılar. İfakat annem ağlarken elindeki maşrapayı bana uzattı.
“Yolunuz açık olsun canlarım.”
~ ~ ~
Birkaç derslikli okulun bana ait sınıfında sessizlik hakimdi ve ben söze nereden, nasıl başlayacağımı bilememenin çaresizliğini yaşıyordum.
Sıralarda ikişerli oturan miniklerin bana kaçamak bakışlarla baktıklarının farkındaydım.
“Günaydın çocuklar,” dediğimde koro halinde bir kıkırdama koptu. Bu halleriyle çok sevimli görünüyorlardı.
“Pekâla, ben size günaydın dediğim zaman sizde bana, ‘günaydın öğretmenim,” diyeceksiniz anlaştık mı?”
Cevap, yine sınıfın içini dolduran gülüşmeler şeklinde geldi.
“Günaydın çocuklar!..”
Bu defa daha güçlü ve biraz da sesimi yükselterek söylediğim sözler karşısında birkaç cılız “günaydın öğretmenim,” sesi yükseldi. Belli ki çoğu öğrencim utanıyordu.
Onları daha fazla zorlamamak ve biraz da yüreklendirmek adına, hafif tebessüm ederken, “Aferin çocuklar,” dedim.
Az öncesinde bana cevap veren o birkaç çocuğun, iyi bir şey yapmış olmanın getirdiği güven ile oturuşlarındaki değişikliği gördüğümde sevindim. Zannımca doğru yolda ilerliyordum.
“Benim adım Firuze, şimdi ayağa kalkarak tek tek bana adınızı söylemenizi istiyorum,” dedim.
“Hasan!.” dedi en önde oturan minik ve biraz da yaramaz bir şeye benzeyen küçük beyimiz.
Hâlâ ayakta durduğunu görünce gülümsedim ve, “Teşekkür ederim Hasan, yerine oturabilirsin,” diyince o da bana gülümsedi.
Hemen yanında ki diğer öğrencim biraz tereddütle ayağa kalkıp, Hüseyin!”dedi ve beklemeye koyuldu. Otur demeyince oturmayacaktı besbelli ki.
Sınıfın erkek nüfusunun isimleri çoğunlukla; Hasan, Hüseyin, Cevdet, Ramazan, Şaban, Recep, Ali, Mustafa idi. Kızlarda ise; Ayşe, Elif, Kezban, Cennet, Şengül, Zeynep, Hacer idi.
Tanışma merasimi bittiğinde sınıfta günlük yapılması gereken konular hakkında onlara bilgi verdim.
Hepsi de cin gibi gözlerle beni izliyorlardı ve can kulağı ile dinliyorlardı. Bu umut verici bir durumdu.
Sıraların üstü bomboştu. Hiçbirinin ne defteri, ne de kalemi ve silgisi vardı.
Kulaklarımda o tatlı, buğulu ses yankılandı birden.
“Firuze, oradaki durum nedir bilmiyoruz. Ben sana sormadan bir şey yaptım. Çocuklar için tek ortalı defterler, kalemler, silgiler aldım. İki kutu da senin için tebeşir aldım.”
Ahh sevdiceğim nasıl güzel düşünmüşsün.
Okula gelirken getirdiğim okul gereçleri masamın üstünde duruyordu. En arkada oturan ve adının değişikliği sebebiyle iyi hatırladığım Salih’e seslendim.
“Yanıma gelir misin Salih?”
Öğrencim, biraz mahçup ve ürkerek ayağa kalktı ve çekingen, ağır adımlarla yanıma geldi.
Sekiz defteri ona verdim ve, “bunları arkadaşlarına dağıt lütfen,” dediğimde rahatladığını gördüm.
En öndeki Hasan’ın yanına giderek, “burdan mı başlayıverem öğretmenim?” diye sorunca başımla onu onayladım.
Orta sıralarda oturan ve neredeyse sıranın altına girmek için fırsat kollayan Elanur isimli kızıma seslendiğimde kıpkırmızı oldu.
Utangaç olduğu her halinden belli oluyordu.
“Gel evladım yanıma,” dediğimde hiç istemeyerek sırasından ayrıldığını gördüm.
Gülmemek için kendini zor tutuyordum.
Yanıma vardığında kalemlerin bir kısmını ona uzattım.
“Salih arkadaşının defter dağıttığı arkadaşlarına sen de bunları dağıt lütfen,” dedim.
Biraz sonra tüm öğrencilerin önünde ilk defter, kalem ve silgi yerini almıştı.
“Hadi bakalım ilk dersimize başlayalım,” dedim.
Defterlerini açmalarını ve kalemlerini ellerine almalarını istedim. Sıra aralarında dolaşırken, çoğunluğun sağ elini kullandığını ve birkaçınında sol elinde kalem tuttuğunu gördüm. Bende bir solak olduğum için bu durumu hiç yadırgamadım.
Kara tahtanın önüne geçtim ve bir düz çizgi çizdim.
“Şimdi aynısını defterinize yapın. Yukardan aşağıya doğru çizeceksiniz ve defterinizdeki iki yatay çizgi arasından taşırmamaya gayret edin.”
Ah o kalem tutan minik ellerinizi öperim ben canlarım benim.
Sıra aralarında gezerken, belki de ilk kez kalemle tanışmış olan minik parmakların ne kadar zorlandığını görebiliyordum.
Defterlerde dik çizgi görmek mucize gibi bir şeydi ama hiç bozuntuya vermedim. En azından deniyorlardı. Ön taraftan Hasan’ın yanındaki Hüseyin’e, “senin çiskin uykuya yatmış,” dediği duyulunca sınıfta bir gülüşme oldu.
Sınıfın muzipi kendisini belli etmişti en sonunda.
Dayanamadım, bende onlarla güldüm. Her biri ışıl ışıl olan bu çocukları çok seveceğimi ilk günden anlamıştım.
Gelecek günler nelere gebe acaba?
~ ~ ~ ~ ~