1984..
“Okuma artık Yıldız’ım.. okuma kızım. Yoruldum, zamanda geriye gitmek, yine o yıllara dönmek hem çok güzel, hem de çok..”
Tamamlayamadı sözlerini. Kendisi istemişti oysa kıymetlisini okumamı. Ben okurken, o sessizce beni dinlemişti ve çoğu zaman da derin iç çekişlerle, karanlığa mahkum gözlerinden inciler akıtmıştı. Onu böyle görmek benim de yüreğimi acıtıyor. Keşke yaralarına merhem olabilsem diye düşündüğüm zamanlar ne çoktu.
Yaprakları sararmış, bunca zamandır içindeki inci gibi el yazısını koruyabilmiş nenemin kıymetlisini yavaşça kapadım.
“Annenle aran hiç düzelmedi mi nenem ya?”
“Boşver kızım.. boşver,” dedi hüzün dolu bir sesle.
İçerden son beşiğim oğlumun sesi gelince, “meme saati geldi kızım, kalk torunumu emzir hadi,” diyince nenem, ikiletmedim sözünü. Avuçlarımın arasına kim bilir kimlere şifa dağıtmış olan yaşlı, yorgun ellerini aldım ve tüm sevgimle öptüm.
“Neneee.”
“Efendim iki gözümün nuru.”
“Murat dedemde aşık olunacak adammış hee. Vallaha ben bile aşık olurdum ona,” dedim ve kıkırdadım. Amacım, ikimizi de saran şu kasvetli havanın dağılmasıydı. Sanırım başarılı oldum. Küçük, neşeli bir kahkaha attığını görünce onun adına sevindim yine.
“Edepsiz seni, insan dedesine asılır mı?”
İçim biraz olsun rahatlarken, aramızdaki şakalaşmayı devam ettirecektim ki, kapımızın biraz güçlü bir şekilde çalındığını duyduk.
“Hayırlar gelsin inşallah, ne oluyor böyle kızım?”
Nenemin sesine sinen korku, benim de yüreğime oturdu bir anda.
Kapıya koştum. Ayla kucağına aldığı benim oğlanla, kapının yanındaki camın tülünün ardından gizlice dışarı bakıyordu.
“Kim be kızım böyle kapıyı deli gibi çalan, askerler mi?” diye sordum biraz kıstığın sesimle geçmiş günlerden kalan alışkanlıkla.
“Yok abla! İki adam var kapıda,” dediğinde Ayla, tıpkı o da benim gibi kısık sesle cevap verdi ve onunda tıpkı benimki gibi korktuğunu görebiliyordum.
“Az geri çekil canım,” dedim ve kapıyı açtım bir anda.
“Hayırdır beyler, bu nasıl kapı çalmaktır böyle alacaklı gibi?”
Nereden geldiğini bilemedim deli cesaretimle sorduğum soru karşısında biri genç, diğeri yaşlı iki adam birbirlerine baktılar.
“Merhabalar, adım Nejat. Kusura bakma bacım, rahatsızlık verdik ama bu amcanın bir müşkülü varmış, birini arıyormuş. Bana söyledi ve bende yarenlerimle biraz araştırma yaptık. Firuze teyze burda mı?”
Genç adamı dinlerken, gözüm bahçe kapısının önünde park etmiş araca takıldı. iki kişi daha vardı. Biri şöför koltuğunda, diğeri de aracın dışındaydı ve ön tarafa dayanmıştı. Söylene söylene ağzında tuttuğu sigarasını yakmanın derdine düşmüştü.
“Kimsiniz nesiniz bilmiyorum, akşama gelin, kocamla konuşun,” dedim.
Nejat adındaki genç adam, derin bir iç çekerken başını çevirip yanındaki yaşlı adama baktı. Bana hak verdiği ister istemez dikkatimi çeken o grili mavili gözlerinden çok belliydi ve aynı anda bahçe yolundan gelen, biraz sinirli çıkan o sesi hemen tanıdım. “Hayırdır ağalar?” diye soran Umut’tan başkası değildi. Bu saatte eve gelmesi pek alışılmış bir şey değildi ama, onu görmek içimi rahatlamıştı.
Umut’un sesini duyan o genç adam anında dönüp arkasına baktı. Arkadaşlarının ikiside Umut’a biraz tedirgin bakıyorlardı.
“Kocam o benim,” dediğimde az öncesinde adının Nejat olduğunu söyleyen adam, “Misket, Atmaca yok bir şey,” diye seslendi.
Lakaplara bak ya diye düşünmekten alamadım kendimi.
Umut hızlanan adımlarıyla yanımıza geldiğinde, o genç adama ters bir bakış attı ve dönüp bana, “İçeri girin siz,” dedi ama, elbette onu dinlemeyecektim. Güçlü sesindeki emrivakilik canımı sıkmıştı ve inat damarıma çoktan basmıştı.
“Hayır,” dedim bir anda ve kocamda dahil üç adam dönüp bana baktı. O genç adamın sonrasında önüne eğdiği başını hafiften sağa sola salladığını gördüm. “Aldık başımıza belayı,” der gibi bir hali vardı.
“İyi, girme!..” dedi ters ters Umut bey ve bana kızgın bakan gözlerinde, “senin hakkından sonra geleceğim,” ışıkları vardı. Bakışlarını benden çekip, yanında durduğu Nejat denen adama kaydırdı.
“Kardeş hayırdır böyle baskın yapar gibi evime gelmişsiniz? Usul, erkân bilmez misiniz?”
“Biliriz kardeş, biliriz. Biliriz de, gel gör ki bu amcaya laf dinletemedim. Yoksa aslında ben ilk önce muayenehanenize gelecektim ama amcam, çok sabırsız?”
Hakkımızda gerçekten araştırma yaptığı gün gibi ortadaydı ve bunu bilmemizi istemişti. Aklım karışmıştı ve aynı anda hemen arkamdan gelen sesi duydum.
“Kızım, kim gelmiş?”
Dönüp arkama baktığımda nenemi gördüm ve çoğunlukla kısık bakan gözlerinin şaşkınlıkla kocaman açıldığını gördüm.
“Bu koku?”
Dudaklarından heyecanla dökülen o sözlere, boşluğa uzanan elleri eşlik etti.
Dönüp kapıdakilere baktığımda yaşlı adamında, nenemin heyecanını paylaştığını hatta, deli bir sevinçle güldüğünü gördüm.
Ağlıyordu aynı zamanda. Dudaklarından bir söz döküldü.
“Gubsem!.”
~ ~ ~
1930..
Yüreğimi saran deli heyecanım tüm benliğime tesir ediyordu ve yaprak gibi titriyordum. Birazdan nişan yüzüklerimiz takılacaktı ve ev halkını da saran heyecanın haddi hesabı yoktu. Annem bile bu heyecana kapılarak beni şaşkınlığa uğratmıştı.
İki gün sonra yola çıkacaktım ve Murat bey ile aldığımız ortak karar üzerine, Denizli’ye onunla nişanlanmış olarak gidecektim. Üstelik o da bizimle gelecekti. Tabii bunun için önce babamdan izin almıştı.
“Gittiğiniz yeri görmeliyim ve varsa bir ihtiyaç, hemen tedarik etmeliyim,” demişti. Beni benden çok düşündüğü ve önemsediği gün gibi aşikârdı.
Ailesine, yengesi aracılığı ile benden söz etmiş ve derhal nişan hazırlıklarına başlanması gerektiğini bildirmiş. Başta aile bu sürpriz gelişmeye biraz menfi yaklaşmış. Öyle dedi bana.
“Aramızda, giz sır olmamalı Firuze,” demişti ve eklemişti.
“Hayatımda ilk kez aileme karşı çıktım. Ya o, ya da beni unutun.”
Pier Loti gezimizin ertesi gün, aileler tanıştı ve aynı anda beni isteme gerçekleşti. Kısmen onların gelenekleri, kısmen de bizim geleneklerimizle istendim ve artık Murat beyin müstakbel eşi olma yolunda ilk adımımız atılmış oldu.
“Geldiler, geldileer!”
İfakat annemin heyecandan kalbi duracak herhalde. Odamdan nasıl çıkıp, o merdivenlerden düşmeden inmeyi nasıl başardım hiç bilmiyorum.
Babam bir anda karşıma çıkıp, “Kızım gravatım düzgün mü, olmuş mu?” diye sorduğunda öyle heyecanlıydı ki, kalbine bir şey olacak diye ödüm koptu.
“Hem de nasıl güzel olmuş benim yakışıklı babacığım,” dedim ve iki yanağından tüm sevgimle öptüm.
Aydilge’de peşi sıra sürüklediği heyecanı ile koşarak yanıma geldi ve tüm sevgisiyle bana sarıldı bir anda.
“Senin için çok mutluyum kardeşim benim. Murat bey çok iyi bir insan ve biliyorum çok mutlu olacaksınız,” dedi tüm inancıyla.
Murat bey ile aniden gelişen bu durumdan Aydilge’yi haberdar etmek zorunda olduğumu biliyordum ve bu fikrimi Murat bey ile de paylaşmıştım.
“Sizde bize gelin Murat bey, yanımda olun,” dediğimde mutlulukla gülümsemişti.
“Her zaman,” dediğinde ise, içim huzurla dolmuştu.
O gün eve döner dönmez hemen Aydilge’yi aradım. Eğer müsait ise bize gelmesini istedim, hatta mümkünse Tarık bey ile gelmesini rica ettim. Kabul etti elbette.
Aydilge’yi merak içinde bıraktığımın farkındaydım ve bir saat kadar sonra bizim evin salonunda aile büyüklerimle, kimin geleceğinden habersiz misafirlerimizle, önemli konuğumuzun gelmesini beklemeye, beklerken de havadan sudan laflamaya başladık.
Kapı çaldığında daha önceden uyardığım İfakat annem görünürde değilken, kapıyı açmak için salondan çıktım. Murat beyi görünce deli gibi çarpan yüreğimde, rengarenk çiçekler açtı sanki.
“Geldiler mi?” diye fısıldayınca, bende fısıldayarak, “Geldiler,” dedim. Bana tatlı tatlı gülümseyerek bir göz kırpışı vardı ki, o an boynuna sarılmak istedim ama elbette bunu yapamazdım.
Birlikte salona girdiğimizde kalbim, heyecandan duracak hale gelmişti. Bakışlarımın odak noktası ister istemez Tarık beydi ve nefret edilesi yüzünün aldığı o ifade karşısında kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum.
Murat beyin geleceğinden elbette annem ve babamda haberdardı. Babama durumu anlatmıştım. Tarık pisliği hakkında duydukları karşısında babamın midesinin bulandığının farkındaydım ve planım karşısında benimle gurur duyduğunu söylemişti.
Aydilge’de çok şaşkındı. Onları daha fazla merakta bırakmamak adına hemen konuya girdim. Bu yeni haber, Tarık pisliğinin üzerinde tam bir bomba etkisi yaratırken, Aydilge deli gibi sevinmişti.
Kaçamak bakışlarım ister istemez yine Tarık canavarının yüzündeydi. Uğradığı şaşkınlık ve sukutuhayali görmek her şeye değerdi. Olanlardab habersiz arkadaşımın, nasıl bir ihanete maruz kaldığını bilmek canımı yakıyordu ve bende sırf bu yüzden Tarık canisinin beş para etmez o ciğerinin yanmasını çok istiyordum ve bunu başarmıştım.
Şimdi bana sımsıkı sarılan dostumun en azından bir süre için evliliğini de kurtarmış olmaktan mutluydum ama içimde bir yerlerde, sebep ne olursa olsun Aydilge’nin bir gün yalnız kalacağını biliyordum.
İfakat annem, kapıyı açtığında oldukça kalabalık gelen Murat beyin ailesi tek tek eve girdiler. Ben hemen ortadan kaybolmuştum.
Üstümdeki sade ama şık leylak elbisemin kol ağzındaki dantelleri çekiştirip duruyordum.
Bu nişan merasiminin bir an önce bitmesi için deli gibi içimden dua ediyordum. Ne yapacağımı bilemez haldeydim.
Aile büyüklerinin kısa sohbetlerini dinlerken, ağzımın içi kupkuru olmuştu. Aydilge, elinde bir bardak su ile salonun hemen yanındaki odaya geldiğinde nasıl sevindim anlatamam.
“Bilirim, şimdi çok heyecanlısındır sen, iç şunu bakayım,” dedi ve su dolu bardağı bana uzattı.
Titreyen parmaklarımla kavradığım bardağı dudaklarıma götürdüğümde, Aydilge’nin muzipçe güldüğünü gördüm.
Suyu bitirmiştim ki, İfakat annem yanımıza geldi ve, “Hadi kızım, yüzükleriniz takılacak,” dedi gözleri dolu dolu.
Allahım, şu yaşadığım heyecan değil, başka bambaşka bir duygu.
Yerde miyim, gökte miyim hiç bilmiyorum ki. Salona girdiğimizde dizlerim beni daha fazla taşıyamayacak diye korkudan ölmek üzereydim. Başım önümdeydi. Murat beye bakamıyordum. Sadece çok küçük bir an bakabildiğim müstakbel nişanlımın da tıpkı benim gibi başı önünde durduğunu gördüm. Sanki nefes almayı unutmuştu. En az benim kadar heyecanlıydı, belki de benden daha fazla idi o tatlı heyecanı.
Yüzüklerimiz takıldığında ikimizde sanki bir nebze olsun rahatlamıştık. Büyüklerimizin elini öptüğümüzde hâlâ birbirimize bakabilmiş değildik.
Birlikte geçireceğimiz ve yaşlanacağımız bir hayatı yaşamak yolunda ikinci adımımızı atmıştık. Mutluyum ya, babamın geçirdiği o kalp krizini atlatmasından sonra ikinci kez böylesine mutluyum.
Ahh Allahım, çok görme bu mutluluğu bize..
~ ~ ~
Ahh kıymetlim, rüya gibi iki gün geçirdim. Her iki ailede gideceğimi bildiği için Murat bey ile bizi iki gün özgür bıraktı. Doya doya gezdik, dolaştık, sohbet ettik. Bana büyük bir aşkla ama aynı anda utanarak bakan o gözleri yok mu, mutluluk sarhoşu olmama neden oluyor.
Babamdan sonra tanıdığım en naif insan. Beni evden almaya geldiğinde hep elinde tek bir kırmızı gül vardı ve şimdi o gülleri senin yapraklarının arasında kurutuyorum. Hiç elimi tutmaya yeltenmedi, taa ki bugün o güzel yerde aniden ve gönlümüzce dans etmeye başlayana kadar.
Eline dokunmak, o güçlü parmakları tutabilmek öyle güzeldi ki. Onunla dans etmekte hiçbir beis görmedim. Elin adamı değil ya, nişanlım o sonuçta benim. Onun yanında çok rahatım ve huzurluyum. Bazen sessizliğe gömülüp birbirimizin gözlerine dalıp gidiyoruz ve sonra birden gülmeye başlıyoruz. Sorsan kıymetlim, ikimizde niçin güldüğümüzü bilmiyoruz.
Aşk böyle bir şey mi yoksa? Baktığın yüzden gözlerini çekmeyi hiç istememek, tebessümünde huzuru bulmak, sesiyle güvende hissetmek ve bakışlarında kaybolduğunu fark etmek.. aniden ve sebepsizce gülebilmek, bu mudur aşk? Eğer aşk bu ise, ben daha önce sadece aşık olduğumu zannetmişim. Onun yanında ayaklarım yerden kesiliyor sanki. Dünyanın en kıymetli varlığı gibi eşsiz ve özel hissediyorum kendimi. Biliyor musun bugün bana ne dedi?
“Saklımdaydın Firuze, hiç kimse seni sevdiğimi bilmiyordu ve seni böyle sessizce, kimseye belli etmeden sevmek hem çok güzel, hem de çok zordu ama artık herkes biliyor, en önemlisi sen biliyorsun. Artık ölsemde gam yemem.”
Böyle biri sevilmez de ne yapılır? Her an aklımda.. sabah uyandığımda, gece başımı yastığıma koyduğumda ve hatta rüyalarımda artık hep o var.
Biliyorum, inanıyorum.. çok ama çok mutlu olacağız.
Yatmam lazım artık kıymetlim. Sabah bizi bekler ve yolcu yolunda gerek..
~ ~ ~ ~ ~