11 Şükürler olsun..

1449 Kelimeler
“Gel kızım, evimize birlikte dönelim," dedi annem. Aklım başımdan gitti sanki. "Sen!.. sen nasıl, nerden?" Şaşkınlığımı dile getirecek sözcük yoktu o anda. Aklımı toparlayamıyordum ve konuşamıyordum bir türlü. Adeta binlerce soru aklıma taaruza geçmişti. Titremeye başlayan bedenime engel olmaya çabalıyordum. “Firuze hanım, lütfen oturun biraz. Ben hemen su isteyeyim size,” dediğini duyduğum Murat beye dönüp baktım. Sanki onunda rengi atmıştı ve son derece tedirgindi. Uslu bir kız çocuğu gibi onun sözünü dinledim ve az öncesinde bir hışımla kalktığım sandalyeme oturdum. Bana su istemek yerine kendisinin masadan koşarak ayrılışını sessizce izledim ve utandım. “Firuze, kalk kızım. Evimize gidelim,” diyen annem de hâlâ tepemde dikiliyordu. “Seninle hiçbir yere gelmiyorum,” dedim ve nihayet sorabildim. “Beni takip etme hakkını nerden ve kimden alıyorsunuz? Şimdi hafiye mi oldunuz benim başıma ha Membure hanım?” İlk kez anneme adıyla hitap ediyordum ve annemi derin bir şaşkınlığa uğrattım. Benim şaşkınlığım ise artık dehşet bir kızgınlığa dönüşmüştü. Murat beyin getirip bana uzattığı suyu hiç beklemeden aldım ve çölde susuz kalmışçasına kuruyan dudaklarıma götürdüm. Resmen kana kana içtim suyu. İçtikçe serinlediğimi hissettim. “Daha iyi misiniz?” Sesi öyle ilgili ve bir o kadar da tedirgin çıkmıştı ki, az öncesinde ona gösterdiğim sert tepkimden daha çok utanır oldum. “Evet, teşekkür ederim,” dedim ve hafifçe tebessüm ettim. Bana hüzünle bakan gözlerinden, gözlerimi kaçırdım. Yeniden gözlerimiz buluştuğunda ise tutamadım kendimi. “Hakkınızda suizanda bulunduğum için özür dilerim Murat bey. Affedin beni.” “Bizde bir atasözü vardır Firuze hanım. Atalarım der ki, ‘Delinin beyi olmaktansa akıllının kölesi olmak daha iyidir!..’ ve siz, çok akıllı bir insansınız. Asla affetmemi gerektirecek bir şey yapmadınız. Tepkinizi anlayabiliyorum.” Onu dinlerken akıllı mıyım yoksa aptal mıyım diye düşünmekten alamadım kendimi ve bu arada annemi tamemen unutmuştum. Kulaklarımda az önce duyduğum atasözü yankılanırken, mühürlenmiş dudaklarımın ardında dilim, durmadan o sözleri tekrarlıyordu. Sihirli bir kelam gibi beni gönlümden fethetmişti o sözler. “Ayakta kaldınız Mebrure hanım, buyrun oturunuz lütfen,” dediğinde Murat bey, başımı kaldırıp anneme baktım. Annem, benden izin ister gibi gözlerime bakıyordu. “Oturun lütfen,” demek zorunda kaldım. Murat beyin yeni bir buhran geçirmek istemiyordum ve onun yanında sinirlerime hakim olmak çok zordu ama, bunu yapmak zorundaydım. Aslında annem olacak bu zatın hemen çekip gitmesini ne çok istiyordum ve annemde bunun farkındaydı. Bir insan için istenmediğini bilmek ne acı olsa gerek!.. “Biraz soluklanayım ve daha sonra sizi yalnız bırakayım.” Söyleyebileceği en iyi şeyi dile getirmişti ve beni biraz olsun rahatlatmayı başarmıştı. Üçümüzün arasındaki sessizlik uzayıp giderken, Haliç’in durgun sularını izlemeye koyuldum. İçimden deli gibi ağlamak geliyordu. İster istemez Murat beyin söylediklerini düşünüyordum. Bir vakitler istediğim sevgiyi baba hiçbir türlü belli etmeyen o Tarık pisliğinin şimdi benimle evlenmek için en yakın arkadaşımı boşayacak olmasını öğrenmek midemi bulandırıyordu. Aydilge ile eskisi gibi olmasada görüşmeye devam ediyorduk ve onu uyarmalı mıyım diye düşünmeden edemiyordum. Böyle bir şey nasıl söylenirdi ki? Şimdi Murat beyin bana bu gerçeği söylerken her şeyi göze alabildiğini görüyordum ve o benim tepkime kızmamıştı. Herkes bu olgunluğu gösteremezdi ki. Hele de Aydilge. Dünyası başına yıkılırdı ve kim bilir, belki de benden nefret ederdi. “Ben kalkayım artık.” Annemin cansız çıkan sesini duyduğumda esiri olduğum sancılı düşüncelerimden sıyrıldım ve dönüp ona baktım. “Nasıl isterseniz, evde görüşürüz,” dedim hemen. Onun bizimle vedalaşıp gidişinin ardından aklıma gelen ilk soruyu Murat beye sordum. “Atalarım der ki dediniz az önce. Kimler sizin atalarınız Murat bey?” Çok hoş gülümsedi. “Çerkezim efendim,” dediğinde şaşırdım. Haza İstanbul beyfendisiydi ve ne yalan söyleyeyim, paşazadedir diye düşünmeye başlamıştım. Çerkeslerin bu kadar saygılı olduğunu bilmiyordum. Kim bilir, belki deMurat beye has bir özellikti bu. “İzniniz olursa size söylemek istediğim diğer mevzular hakkında konuşmak istiyorum,”dedi ve derin bir iç çekti. Tehlikeli sulara mı girecektik yoksa aydınlık bir mavilikte birlikte yol mu alacaktık? Fark ettim ki onunla ilgili her şeyi delicecine bir arzu ile bilmek istiyordum. “Firuze hanım, size karşı çok derin hislerim var ve aslında uzun zamandır bu hislerle başa çıkmaya çalışıyorum. Siz yeniden özgürlüğünüze kavuştuktan sonra beklemeyi tercih ettim. Olur ya, belki eski zevcenizle yeniden bir araya gelirdiniz ama sonra öğrendim ki, Ragıp bey kısa bir süre sonra ülkeyi terk etmiş, hemde başka bir kadınla. Açıkçası buna çok sevinmiştim. Size nasıl yaklaşacağımı hiç bilmiyordum ve dolayısı ile babanıza ait eczanenin müdavimi oldum.” Vereceğim tepkiyi bekler gibi durdu bir an. Gözlerindeki tedirginliği görmemek için kör olmak gerekirdi. Yüzüme yayılan tebessümü gördüğünde rahatladı ve sözlerine devam etti. (Hadi biraz da Murat bey anlatsın) Hayatımda gördüğüm en güzel gözlere sahipti ve bana bakarken o gülümseyişi yok mu?.. işte o tebessümü adeta beni canevimden vuruyor. Sessizliği ve o gülümseyişi bana devam etmem için en güzel cevaptı. Mavi gözlerini ince bir oya gibi çevreleyen simsiyah müjganlarını birkaç kez kırpıştırdı. Sabırsızlanıyor musun gubsem? (Canımın içi) “Bananızın yanında olmadığınız günlerde, sizi göremeyince hüzünleniyordum ama yine de eczaneye gitmeye devam ediyordum. Sanırım bu babanızın dikkati nazarını çekmiş olacak ki bir gün bana, “Bugün gelmeyecek evladım,” dedi aniden. O anda utancımdan ölebilirdim. Ama babanız çok alicenap bir insan. Halden anlayan bir zat. Oturmamı istedi ve ben, korka titreye o sandalyeye oturdum. Aşırı gerilmiştim ve babanızdan gelecek sözlerden ödüm kopar olmuştu. “Bana anlat kendini,” dedi bir anda. O vakite kadar bir insanın kendisini nasıl anlatabileceğini hiç düşünmemiştim. Çok zor bir şeydi bu ve aklıma gelen ilk şeyi söyledim. “Su gibiyim efendim.” Babanız bu kelamım karşısında gülümsedi ve, “Ama su bazen insanı boğar, bazen de ferahlatır evladım. Sen hangisisin?” diye sorunca hiç düşünmeden, “haksızlık karşısında bir sel, hayatın getirdikleri karşısında durgun, sabırlı bir göl, sevdiklerine karşı çölde bir vaha gibiyim,” dedim. “Bir vaha öyle mi?” diye sorunca, “evet efendim,” dedim. “Peki Firuze’me karşı ne olacaksın?” İşte bu soru en zoruydu. “Hayat veren bir yağmur,” dediğimde keyifle gülümsedi. Onun gülümsediği görünce, dört nala koşan yüreğim biraz olsun sakinleşebildi. “Firuze’m benim kıymetlim, her şeyim ve onun mutsuz olmasına asla dayanam. Eğer onu mutsuz edeceksen, üzeceksen yol yakınken git evladım,” dediğinde, “Ben üzülürüm ama onu bilerek, isteyerek asla üzmem. Benim niyetim çok ciddi efendim. Eğer sizde uygun görürseniz kızınıza talibim. Tabii eğer o da beni isterse,” deme cüretini gösterdim. Geleneklerimizin dışına çıkma cesaretini babanızdan almıştım. Bizde böyle şeyleri aile büyükleriyle açıkça konuşmak çok ayıptır. Kendi büyüklerimize bile aracı yenge ya da arkadaşlarla durumu açarız ama, babanız bana karşı öyle açık davrandı ki, her şeyi unuttum bir anda. O gün suallerle ve benim o suallere verdiğim cevaplarla geçti. Babanız seçimi size bırakmıştı ve şimdi ondan aldığım cesaretle işte karşınızdayım.” Derin bakışlarımı gözlerimi tarıyordu. Heyecanlandığını gitgide daha hızlı kalkıp inen sinesinden görebiliyordum. Yanakları hafif pembeşelmişti. “Ben, yani ben,” dedi ve sustu. O güzel başını önüne eğdiğinde bana menfi cevap vereceğini düşündüm ve nefesimi tuttum. Kalbim acımaya başlamıştı bile. Başını yavaşça kaldırıp, gözlerimin içine baktı. “Ama ben gidiyorum, görevim beni bekliyor. Ben, yani ben.. yeniden evlenmeyi düşünemem şu an. Siz de, malum.. yaşantınız, işiniz burda,” dediğinde tuttuğum nefesimi bıraktım bir anda. “Orta yolu buluruz elbet Firuze hanım,” diyebildim zorda olsa. İster istemez sukutuhayale uğramıştım ama yine de vazgeçmeye hiç niyetim yoktu. “Bulabilir miyiz gerçekten?” diye sorunca, yüreğim ümitle doldu. “Siz yeter ki bana evet diyin, hayatım sizindir.” Hissettiğim ne varsa kelimelerde vücut buldu ve dudaklarımdan döküldü. Daha önce hiç kimseyi sevmedim, kimseyi onu hayatımda istediğim gibi istemedim. Varımı yoğumu, en önemlisi ona karşı duyduğum tertemiz aşkımı ayaklarının dibine sermeye hazır ve nazırdım. “Üç gün sonra gidiyorum ben,” dedi. “Biliyorum, siz nerede olursanız olun yüreğimde sizinle,” dedim. “Nasıl olacak?” diye sordu. “Rabbim her şeyi bir hal yoluna koyacaktır,” dedim. Masanın üstünde duran elini tutmayı ne çok istiyordum ama helalim olana kadar asla dokunamazdım ona. “Peki, zevceniz olmayı kabul ediyorum. Rabbim, pişman etmesin her ikimizi de.” Yüreğim yangınlardan, bulutların üstüne çıkmıştı sanki. Sevincimi dile getirecek hiçbir söz yok, olamaz şu cihanda. Sadece gülüyordum, deli gibi sevincimle sessizce gülüyordum ve başımı önüme eğmiştim. Beni böyle görmesini istemiyordum. Utanıyordum çünkü. Bir çocuğun sevinciyle doluydu onu seven, deli bir aşka seven şu kalp. Oturduğum yere sığamaz olmuştum. Bir anda ayağa fırladım. Şaşkınlıkla bana bakıyordu. “Hemen döneceğim,” dedim ve deli gibi ağaçlıklara koşmaya başladım. Tutamıyordum kendimi ve deli gibi dans etmeye başladım. Kendi etrafımda kaç tur attım hiç bilmiyorum. Ayaklarım her yerden kesildiğinde sanki daha yükseğe çıkıyordum. Her dönüşümde etrafımda sanki o vardı. Her yerde onu görüyordum. Kulaklarımda onun sesi, Çerkes ezgilerinin arasından beni buluyordu. Evet demişti bana, inanamıyordum.. evet dedi bana ya evet dedi.. Son kez havada kendi etrafımda dönüp, yere dizlerimin üstüne çötüğümde başımı kaldırıp masmavi gökyüzüne baktım ve ağlamaya başladım. “Şükürler olsun rabbim sana, şükürler olsun!” ~ ~ ~ ~ ~
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE