Günler Sonra..
Mayıs 1930..
Kıymetlimsin,saklımdasın benim canım dert ortağım. Son günlerdir sebebini bilmem nedir, biri seni ele geçirecek ve sayfalarını tek tek okuyacak diye çok korkar oldum.
Ziyadesiyle bitkin yüreğim be cancağzım. Günlerdir, Maarif Vekâleti’nden (Milli Eğitim Bakanlığı) gelen atama emrine bakıp bakıp duruyorum. Bir köy okuluna atandım ve aslında gitmek için can atıyorum. Gideceğim yer Denizli’nin bir köyü. Muallimlik yapacağımı düşündükçe yüreğim kıpır kıpır oluyor ama aynı anda ruhumu bir gam sarıyor. Babamdan ayrılmak çok zor geliyor. Bu tayin haberine yine en çok babam sevindi. En büyük hayalini yaşatacağım ona ve aslında bunun için çok mutluyum.
“Sonunda benim güzel kızım, sonunda!..” derken, göz yaşlarına engel olamamıştı. İki gün sonra İfakat annem, babam ve ben yola çıkıyoruz. Annem de bizimle gelmeyi çok istiyor ama, ben buna izin vermedim. Madem ki beni bebekliğimde kucağına almaya bile layık görmemişti, o halde bundan sonra benimle ilgilenmeye kalkması, bana sevgi göstermeye çalışması da yersizdi, gereksizdi. Artık ihtiyacım da yoktu.
İfakat annem, hep yaptığı gibi bundan böyle de bana yarenlik yapacak.
Babam, “Seni onsuz gönderemem kızım, aklım sende kalır,” demişti. Doğrusu onun bu fikrine sonuna kadar bende katılıyorum.
Denizli’ye gidişimizle ilgili tüm işlemleri hallettikten sonra, şimdi her anımı yine babamla geçirebilmek için eczaneye gidiyorum.
Şey, tabii kısmen de onu görebilmek için. Hiç aksatmadan eczaneye gelmeye devam ediyor ve dün, buna gerçekten inanamıyorum, benim hiç haberim yokken babama yazılı bir not vermiş. Benimle bir çay içebilmek için izin istemiş. Babam da sanki körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz misali ona, “neden olmasın?” demiş.
İçerledim babama. “Benim yeni bir sevdaya ihtiyacım yok babacığım, gidiyorum buralardan artık. Bunu en iyi sen biliyorsun, ne zaman da İstanbul’a dönerim hiç bilmiyorum ki,” demiştim.
“Sevda, sevdaysa eğer kızım, ne mesafe dinler, ne de başka bir engel,” dediğinde yüreğim onun için acıdı.
Babamın annemi nasıl sevdiğini aslında çok iyi biliyorum. Aslında hiç geçinemedikleri, çoğu zaman annemin babamı da kırdığı bir hakikatti ama, işte gönül ferman dinlemiyor sözünün en canlı kanıtıydı babamın o yüce gönlü.
Neyse kıymetlim, benim çıkmam gerekiyor. Akşam, yine buluşuruz seninle.
~ ~ ~
Gardrobumdaki bütün kıyafetlerimi deli heyecanımla bir bir çıkarıp yatağımın üstüne fırlattım. Ne giyinecektim ki? Genelde kıyafet seçimlerimi annem yapardı ve gördüklerim karşısında şaşkınlığa uğradım.
Sanki derin bir uykudan uyanmış gibiydim. Hatta üzerimde ölü toprağı vardı da, annemle ipleri tamamen kopardıktan sonra tüm o gam, kasavet tozlarından kurtulmuştum. Sirkeleyip atmıştım benliğimdeki tüm etkisini.
Kıyafetlerim, hiçte yaşıma uygun şeyler değildi. Yirmi iki yaşında bir genç kadın olarak, sanki elli yaşındaymışım gibi giyisilere sahiptim.
Talan ettiğim gardrobumda, kasnakta kendi ellerimle işlediğim kaneviçe bohçaya gözüm ilişti. Hemen onu açıp içine baktım ve sevinçle derin bir nefes aldım. Bohçanın içinde tam da bu mevsimler için bir elbise vardı. Bunu aldığımı unutmuşum bile. Doğruya bunu Aydilge’nin düğününde giyinmek için almıştım ve annem ile teyzem, şiddetle elbiseme karşı çıkmıştı.
Neymiş?..
“Gelin olan Aydilge ve sen, bu elbise ile dikkatleri üstüne çekersin! Unutma ki senin de başın bağlı sayılır. Ragıp beye istendiğini unutmuşa benziyorsun. Giyinemezsin!”
“İkinizinde canı cehenneme!”
Şu an dilimden dökülenleri, keşke o vakitlerde de söyleyebilseydim gulyabaniler!..
Karar vermiştim. Üstelik inadına giyinicektim ve çok emindim ki, üzerimde bu elbiseyi gören annem merakına yenilip sorular sormaya başlayacaktı.
Cevap verecek miydim peki?
Elbette cevap verecektim ve merakını daha çok kamçılayacaktım.
Üzerime hafifçe oturan elbise, beyaz zemin üstüne büyük pembe lale ve tatlı koyu yeşil yaprak desenliydi. Yakası degaje olup, çok hafif açıktı. Belime takacağım kemeri bordo renkteydi ve tam önümde parlak metalden tokası vardı. Simetrik kesimli etekleri aşağıya doğru hafif bollaşıyordu ve biri kısa, diğeri uzun iki katlıydı.
Başıma tamamen oturan beyaz şapkam ve yine beyaz zemin üzerine bordo deri parçalı ayakkabılarımla kıyafetim, muhteşem bir uyum içindeydi.
Aynanın önüne geçtiğimde kendime şaşırdım. Aslında güzelmişim ben ya. Çok hafif bir makyaj ve deriden yapılmış küçük, bordo çantam ile artık gitmeye hazırdım.
Murat bey, beni eczaneden babamın yanından alacaktı ama nereye gideceğimize dair hiçbir fikrim yoktu.
Delicesine bir heyecanla odamdan çıktım ve merdivenleri adeta uçarcasına indim. Çıkardığım topuk seslerini merak eden annem salon kapısında belirdi. Gözleri üzerimde hızlıca gezindi ve yenildiği merakıyla sordu.
“Hayırdır, bu ne şıklık böyle ve nereye gidiyorsun kızım?”
“Rica ederim üstünüze vazife olmayan şeylere karışmayın,” dedim ve onu sonsuz merakında boğulmaya terk ederek hemen evden çıktım.
Tiril tiril elbisemle, Salacak’tan Üsküdar’a yürümeye başladım.
Muhteşem güzel bir hava vardı. Gökyüzü mavinin en tatlı tonundaydı ve bulut namına tek bir şey yoktu. Mavilikte deniz ve sema yarışıyorlardı sanki. Kız Kulesi, tüm güzelliği ile ışıl ışıl denizin ortasında bir inci gibiydi.
Özgürlüğün tadını çıkaran martılar, çok sevdiğim kahkahalarını atıyorlardı ve sanki bana, “Hadi bakalım Firuze hanım, ilk randevunda sana mutluluklar dileriz,” diyorlardı.
Yüzümde huzur dolu bir tebessümle eczaneye girdiğime, Murat beyi tezgahın önündeki sandalyede oturur buldum.
Anında yanaklarımı ateş bastı. Kalbim ise, yürüdüğüm yol boyunca kanat çırpan o çılgın martılar gibi uçuşa geçmişti.
Beni görünce hemen ayağa kalkan Murat beyin gözlerindeki beğeni dolu bakışlardan utadığımı hissettim.
“Hoş geldiniz Firuze hanım.”
“Hoş buldum Murat bey. Sizde hoş geldiniz.”
Aramızda geçen bu kısa sohbeti dinleyen babam, bizi bıyık altından gülümseyerek izlemişti.
Ne diyeceğimi, ne yapacağımı şaşırmıştım ve babam da pekâla bunun farkındaydı.
“Hadi bakalım gençler, daha fazla zaman kaybetmeyin, vakitlice gidip gelin,” dediğinde, heyecandan nefes almayı unuttum.
“Hiç şüpheniz olmasın, saat beş olmadan Firuze hanımı buraya geri getireceğim.”
Doğru ya, akşam ezanı okunmadan evde olmak gerekirdi.
“O kadar da değil evladım. Beş erken, akşam ezanı sekizde okunuyor,” demesin mi babam?
Gözlerim fal taşı gibi açılırken, ağzım da tıpkı gözlerim gibi açık kaldı. Babamın yaptığı olacak şey değildi.
Benden kurtulmaya mı çalışıyor bu adam ya? Peki Murat beye ne demeli?
Tıpkı babam gibi muzipçe gülümsemeye devam etti ama, ikiside bakışlarımdaki kızgınlığı görür görmez o sinir bozucu tebessümlerini yüzlerinden silmek zorunda kaldılar.
Babamla vedalaşıp, eczaneden çıktık. Murat beyin aracı olduğunu, o zaman fark ettim. Açtığı ön kapıdan araca bindim ve kendisininde heyecan içinde şöför koltuğuna geçmesini izledim.
“Aklınızda gitmek istediğiniz bir yer var mı?”
“Pier Loti,” dedim ve hiç gitmediğim bu yer, aklıma nasıl düştü hiç anlamadım.
“Güzel bir seçim, gidelim o halde.”
“Sahile yürüyebilirdik aslında,” dediğimde, “Yorulmanızı istemem,” dedi.
Sahile varmamız iki dakikayı almadı. Aracını uygun bir noktaya park etti ve yine koşturarak beni aracından çıkardı.
Bizi Kabataş’a götürecek olan feribotun kalkış saatini beklemeye ve laflamaya başladık.
Onun hakkında tüccar olduğu bilgisine sahip olmamın dışında hiçbir şey bilmiyordum. Yirmi yedi yaşında olduğunu öğrenince, aklmdan geçen düşünce ile kendimden utandım.
Yaşı da yaşıma uygunmuş!”
Ne kadar ayıp Firuze. Utanmazsan evlilik teklifi yap bari deli kız!
Feribotla karşıya geçmek muhteşem bir duyguydu. Bir zamanlar saltanat kayıklarının gezindiği bu denizde, bir iki yıldır feribotlar çalışmaya başlamıştı ve deniz ulaşımını kolaylaştırmıştı.
Güzel geçen bir yolculuktan sonra nihayet Pier Loti’ye varmıştık.
Altın Boynuz Haliç’i tepeden gören bu yer, gerçekten harikaydı.
İçmeye başladığımız tavşan kanı çay çok güzeldi. Yurt dışından getirilen çay, zamanla evlerimize de girdi ve vazgeçilmezlerimizin arasına girdi. Şimdi, Murat beyle çaylarımız yudumlarken beni bir gülme aldı.
“Ne oldu? dikkat edin, boğazınıza kaçmasın!..”
“Annem İngilizler gibi çaya süt katıyor ve şu canım çayı bulamaç yapıyor,” dediğimde o da hafif bir tebessüm etti ve sonra yüzündeki o tatlı tebessüm soluverdi.
Gaf mı yaptım ben acaba, yoksa o da mı sütlü çay seviyor?”
Bana hayranlıkla bakan açık kahverengi gözlerini gözlerimden hiç ayırmadan, “Gideceğinizi biliyorum Firuze ve aslında bunun için çok üzgünüm,” dedi bir anda.
Şaşırmıştım. Böyle bir şey söylemesini hiç beklemiyordum ama, elbette bu malumatı ona kimin verdiğini çok iyi biliyordum.
“Siz babamla ne zaman bu kadar samimi oldunuz?”
“Aslında uzun zamandır,” dedi ve beni yeni bir şaşkınlık denizine fırlatıp attı.
“Size karşı açık ve dürüst olacağım. Ben sizi çok önceden, yani siz evlenmeden öncesinden tanıyorum.”
“Ne, nasıl yani?”
Üst üste böylesi şaşırmaktan yorulmaya başlamıştım ve bu her halime yansıyordu. Murat bey, derin bir nefes alırken söze nasıl devam edeceğini bilememenin huzursuzluğunu yaşıyordu.
“Tarık beyi bilirsiniz,” dediği anda, kalbimin teklediğini hissettim. Sessiz kalırken, söze devam etmesi içimden yalvarıyordum.
“Eşi Aydilge sizin çok yakın arkadaşınızdı ve Tarık’ta benim dostumdu. Yakın bir vakite kadar da öyle idi. Yediğimiz, içtiğimiz ayrı gitmezdi. Birlikte yatılı okumuştuk. Doğal olarak düğününe gelmiştim ve sizi ilk o zaman görmüştüm. Çok naif ve tam bir hanımefendiydiniz. Sizin için, ‘prenses gibi,’ diye düşündüğümü hatırlıyorum ve o günden sonra sürekli sizi düşünür oldum. Taa ki siz aniden evlenene kadar. Çok bedbaht olmuştum. Hatta buraları terk etmeyi düşünmüştüm ama yapamadım. İçimden sürekli bir ses “gitme, bekle!” diyordu bana ve ben de o sesi dinledim. Bekledim. Yine bir gün Tarık ile hasbıhal ettiğimiz sırada nasıl oldu hatırlamıyorum bana sizden söz etti. Boşanmış olduğunuzu söyledi. Çok şaşırdım. Bir yanım buna üzülse de, diğer yanımla sevinç doldu yüreğim. Tarık çok heyecanlı görünüyordu. Sebebini sorduğumda, eşinden boşanıp sizinle evlenmek istediğini söyledi. Aslında en başından beri sizi seviyormuş ama siz ona hiç yüz vermediğiniz için, Aydilge’ye yanaşmış ve bir nevi onunla evlenerek kendince sizi cezalandırmak istemiş. Onca dostluğumuza rağmen bana bundan hiç söz etmemişti. Aslında ben de size karşı olan hislerimden Tarık’a söz etmeye hazırlanıyordum ki, evlendiğinizi duydum. Bu bahsi de kalbime gömdüm. Bugün bunu size söylememin nedeni ve aslında sizinle buluşmak istememin sebebi, Tarık’ın yeni planlar peşinde olması ve sizi ondan korumak istememdir. Dikkatli olun lütfen.”
Sözlerine ara verdiği anda tüm öfkemle sandalyemden ayağa fırladım. Yaptığım bu hareket karşısında son derece şaşırmıştı.
“Bu ne gammazlık böyle? Niyetiniz iyi de olsa hiç yakışık bir davranış değil bu. Derhal beni babamın yanına götürün!”
Murat bey yavaşça ayağa kalktığında ve gözlerinde gördüğüm şaşkınlıkla ne olduğunu anlamaya çalışıyordum ki, ardımdan bir ses geldiğini duydum.
“Çok doğru söyledin Firuze’m. Ben seni eve götürürüm.”
Şaşkınlık ne ki yaşadığımın yanında!.. Firuze’m mi?
~ ~ ~ ~ ~