Camın önünde tanıdık sabah nağmalerine başlayan kumrunun tatlı sesini duydum ve uyku mahmuru gözlerimi araladım.
Aşka tövbeli kalbim, yasaklı düşüncelere gönülsüz ev sahipliği yapan aklımla yine derin bir iş birliği içindeydi ve onun tatlı açık kahverengi gözlerinin hayalini, bir resim gibi uykulu gözlerime sundular.
Nedir sizden çektiğim deli divane gönlüm ve yaramaz çocuk aklım? Niye yine beni dehlizlere çekmek için birbirinizle yarışırsınız?
Kendimle olan mücadeleme başlamıştım ki, kapımın hafifçe iki kez tıklatıldığını duydum. Yatağımda doğruldum ve bedenimi tatlı tatlı esnettim.
“Gelebilirsin İfakat anneem,” diye seslendim.
Kapı hiç bekletilmeden açıldı. Yanılmıştım. Gelen annemmiş. Eskiden olsa hemen yatağımdan fırlar, bir asker gibi hazır ola geçerdim. Lakin şimdi, içimde git gide daha çok büyüyen uzaklık hissi, beraberinde getirdiği saygı duymama edepsizliği ile anneme karşı görgü kurallarını hiçe saymama neden oluyordu.
“Uyandın mı kızım?”
“Evet, bir şey mi vardı?”
Yüreğimde hükmünü kuran soğukluk, sesime de yansımıştı.
Elinde bir zarf vardı ve ağır adımlarla yatağıma yaklaştı. Hiç istifimi bozmadım ve yüzünün aldığı halden buna şaşırdığının farkındaydım.
“Nedir bu tavır?” diye sorunca ister istemez gülümsedim, hemde onu sinir edecek bir tebessümle gülümsedim.
“Etki eşittir tepki!”
Dudaklarımdan büyük bir hevesle ve mutlulukla dökülen sözler karşısında, nefret ettiğim şeyi yaptı yine. Tek kaşı yukarı kalkarken, gözlerinde şüphe dolu bakışlar belirdi.
“Neyin etkisi ve tepkisiymiş bu?” diye sorma ahmaklığında bulununca, daha sinir bozucu gülümsedim.
“Aynalara küs müsünüz kuzum?”
“Haddini aştığının farkında mısın Firuze?”
Derin bir nefes alma ihtiyacı duydum. Öfkemle yanıp kavrulan al kanım, tüm bedenimi ateşe vermişti ve artık, ona karşı hissettiğim, uzun süresir esiri olduğum bu öfkemi dizginlemek istemiyordum.
“Her şeyi biliyorum ve seni ömrümce affetmeyeceğim,” dedim bir anda.
Belime kadar çekili yazlık örtümü tüm hırsımla üzerimden çektim ve yere fırlattım.
Göz açıp kapayana kadar anemin burnunun dibinde soluğu aldım.
Şaşkındı ve hatta ilk kez, evet ilk kez benden korkuyor gibi bir hali vardı. Benden korktuğunu görmek, inanılmaz bir haz duygusu ile tanışmama neden oldu.
“Sen, sen ne demek istiyorsun?” diye sorduğunda biraz daha sokuldum ona ve uzanıp kulağına ateş gibi nefesimle fısıldadım.
“Kandırılmış olmanın intikamını benden acımasızca almandan söz ediyorum çok sevgili anneciğim. Bana sürekli iffetli olmaktan dem vuran çok saygıdeğer anneciğim.”
Bir adım geri çekildim. Kırmızının hakim olduğu yüzünde, rengini ondan alma bahtsızlığına düşen gözlerimi, mavi gözlerinin içine diktim.
Göğsü hızla kalkıp iniyordu. Telaşlı mıydı? Hiç zannetmiyorum. Utanıyor muydu? Kısmen evet ama daha çok, benden sakladığı gerçeği biliyor olmamdan nefret etmişti.
Tiksinti dolu bakışlarına aynı tonda bakışlarla karşılık verdim.
Şaşkınlığından çabuk sıyrıldı ve ateşler saçarak bakan o mavileriyle beni baştan aşağıya süzdü.
“Seni doğurduğum güne lanet olsun!”
“Bana hamile kaldığın güne lanet olsun!”
Yanağımda patlayan tokat ile yüzüm hafif sağa döndü. Tüm öfkemle alt dudağımı ısırdım ve dönüp ona baktım.
“Benim en büyük kadersizliğim senin gibi bir kadının evladı olmak. Sen anne olmayı beceremedin ve bundan sonra da sakın benden sana evlatlık yapmamı bekleme!”
Aylardır yüreğime hapsettiğim o can yakan duygular, bendini yıkıp önüne gelen her şeyi yok eden azgın bir sel misali dudaklarımdan kopmuştu. Benliğimle verdiğim mücadeleyi kaybetmiştim sonunda ve şimdi muhatabı annemi bulmuştu.
Nefes nefeseydim. Sanki çok uzun süre koşmuştum da birden duruvermiş gibi nefesim kesilecek gibiydi. Göz yaşlarım tüm karşı koymama rağmen yanaklarımı art arda ıslatıyordu. İkimizin arasında ki uzayan ölüm sessizliği, onunla olan son bağımızında koptuğunun uğursuz bir habercisi gibiydi.
İlk kez onun benim yüzümden ağladığını görüyordum.
Onunda benim gibi canı mı yanmıştı yoksa? Titreyen bedeninin farkındaydım ve gözlerimin önünde yere, dizlerinin üstüne çöktü kaldı.
Ağlıyordu, hem de tüm bedeni sarsılarak ağlıyordu. Şaşkın gözlerimi bir saniye olsun ondan ayıramıyordum.
“Çok gençtim Firuze. Aşk konusunda çok masumdum. Hayatımda ilk kez sevildiğimi hissettirmişti baban bana. Sevgiye öyle muhtaçtım ki. Dedeni bilirsin. Sert adamdır ve sevgisini içinde yaşayandır, asla yansıtmadı bana ve baban, beni sevdi. Yüreğinde beslediği tüm sevgisini ayaklarımın dibine serdi. Beni yıldızlara çıkardı. Onunlayken, Dünya’yı sanki fezadan izler gibiydim. Dokunmazdı bana. “Sen açılmamış gonca gül gibisin, asla sana fenalık edemem,” derdi ve ben ona güvendim Firuze. İnandım tek aşkıma. Babamın tüm itirazlarına rağmen okula gitmek istiyordum. Paşa deden evde eğitim almamdan yanaydı ve tüm varlıklı ailelerin kızları gibi özel eğitime tabii olmamı istiyordu. Oysa ben o kara tahtanın önünde olmak istiyordum. Zor yıllardı. Osmanlı’da değişiklikler oluyordu. Ben babanla evlenmeden bir yıl önce ikinci meşrutiyet ilan edilmişti. Kaynar kazan gibiydi bu topraklar ve benim gönlümde sadece aşkım vardı. Evden tedbili kıyafetle, yani senin anlayacağın erkek gibi giyinerek, sık sık gizlice kaçar, Galatasaray Sultanisi’nin önüne giderdim. Babanla da öylelikle tanıştım. Bilirsin orada genelde gayri müslimler okurdu ve evet, babanda bir gayri müslimdi ama aşk; din, dil, ırk dinlemiyor işte. Beni ilk fark ettiğinde, “Kimsin sen, zaman zaman gelip bu mektebe hüzünle bakıyorsun ve zannetme ki senin bir kız olduğunu anlamadım. O mavi gözlerin ancak bir kıza yaraşır,” demişti ve o günden sonra o okulun önüne sadece onu görebilmek için gidiyordum.
İlk birkaç ay, bana karşı çok mesafeliydi ve sonrasında aramızda yakınlaşmalar başladı ve ben daha ne olduğunu anlayamadan onun oldum. Kaderin sillesini sana hamile kaldığımı anladığımda yedim. Nasıl olacaktı? Babama bundan nasıl söz ederdim, ya anneme? Ah Allahım ne çok yalnız hissetmiştim kendimi. Banana sana hamile kaldığımı söylediğimde, “Kurtul ondan! Ben seninle evlenemem,” dedi ve beni Gülhane’de öylece yalnız başıma bırakıp gitti. Ertesi gün tedbili kıyafet olmadan yine okulun önüne gittim. Beni görmezden geldi. Deli gibi ağlıyordum. İşte o gün Kenan bey ile karşılaştım. Ailelerimiz yakın ilişkideydi. Beni görünce hemen yanıma geldi. Perişanlığımın sebebini sordu. Anlattım ve bana inandı. Yüreğini açtı. Hemen evlilik hazırlıklarına başladık ve evlendik. Onu sevmiyordum ama, o bana karşı çok merhametliydi. Sen doğduğunda sanki onun öz kızıymışsın gibi çok mutluydu ama ben değildim. Kulağına ilk ezanı kendisi okudu ve bu bizim aramızda sırdı. Paşa deden ikinci ezanı okudu ve adını Kenan babanın isteği üzerine Firuze koydu. Sana karşı içimde hiçbir his yoktu. Sen olmasaydın, Robert beni terk etmezdi. Senin varlığın onu korkutmuştu. Ahh Allahım, bu yanlışımı anlamam için bugünü yaşamam gerekiyormuş. Affet beni kızım.”
Duyduklarım karşısında koca bir dağın altında kalmış gibi hissediyordum. Ruhum bedenimden ayrılmışta sanki odamın tavanından bizi izler gibiydi. Tüm bunları bilmek beni hafifletmeliydi belki de ama hayır! Damarlarımda bir gayri müslimin kanı dolaşıyordu. Kalbim dedi ki, “Milliyetin ne önemi var? Mühim olan insan olabilmesi!..”
Haklıydı yüreğim, çok haklıydı hemde. Özünde insan olmayı başarabilenin kim olduğuna bakılmazdı ki.
Bacaklarım beni taşıyamaz hale geldiğinde, annemin önünde dizlerimin üstüne oturdum kaldım.
Ağlıyordum tıpkı onun gibi. Hıçkırıklarımız birbirine karışıyordu. Bir yanım onu affemeyi çok istiyordu ama kırılmış, yara almış yüreğim buna şiddetle karşı çıkıyordu.
“Seni affetmek zannımca şu cihanda istediğim tek şey olabilirdi anne ama, bana hayat veren o adamın sana yaptığını sen de bana yaptın. Doğmayı ben istemedim. Beni siz yaptınız ve aşkından ayrılmanın cezasını bana kestin, bedelini benim şu zavallı yüreğime ödettin. Seni sevmem gerekirken, kendinden hep korkuttun. Eğer sen o adamı gerçekten sevmiş olsaydın, tüm olumsuzluklara rağmen beni kendinden uzak tutmazdın, severdin. Çünkü ben onun bir parçasıydım. Üzgünüm anne. Seni Allah affetsin!”
~ ~ ~ ~ ~