Dört kişi metal çerçeveli, deri brandalı sedyenin dört bir köşesinden tutmuştu ve adeta nefes almayı unuturak babamı ilk müdahalenin yapılacağı yere bir an önce vardırmak için delicesine koşuyorlardı.
Göz yaşlarıma engel olamazken bende, yatırıldığı sedyenin üstünde hareketsiz yatan babacığımın ardından hastane koridorlarında koşturuyordum.
Acil müdahale yapılacak olan odaya geldiğimde içeri girmek istedim ama bana izin vermediler.
Deli gibi ağlıyordum. İçerde babamın yanında olmalıydım. Elini tutup yanındayım diyebilmeliydim. Her hücremle, tüm gücümü onun bedenine aktarabilmeliydim. Direnirdi, yaşardı işte o zaman.
Titreyen bacaklarım bedenimi daha fazla taşıyamadı. Yere yığılacağım sırada, iki güçlü el beni kollarımdan yakaladı. Ragıp beydi son anda beni tutarak kendi bedenini bana siper eden.Perişan halime ziyadesiyle üzüldüğü çok belliydi.
“Firuze, lütfen kendini bırakma. Baban güçlü bir adam ve emin ol, hayatta kalacak.”
Göz yaşlarımın ardından görebildiğim kadarıyla yüzüne baktığım bu adam, son anda babamın kalbini çalıştırmayı başarmıştı ve sanki bir anda Herkül olmuştu. Babamı kucağına aldığı gibi yerden kaldırmıştı ve evden çıkarmıştı. Çok şükür ki bize gelirken arabasıyla gelmişti ve işte o araç, Ragıp beyin keskin sürücülüğü eşliğinde bizi son hızla hastaneye getirmişti.
Ah Allah’ım!.. Azap veren bu bekleyiş ne kadar sürecek?
~ ~ ~
Dakikalar, saatleri kovaladı durdu ve bugün, hastane odasında üçüncü günümüzü geçirdik. Tüm bu zaman boyunca bizi hiç yalnız bırakmayan Ragıp bey, taburcu işlemleri tamamlayıp yanımıza geldiğinde ruhum sevinçle doldu.
Son kontroller için odamıza gelen genç mütehasıs tabip babama tebessüm ederek, “Bundan sonra asabiyet yasak. Geçirdiğiniz enfaktüs ile kalbiniz biraz hasar aldı. Her şeye kızmak, sinirlenmek yok. Yediğinize, içtiğinize dikkat edeceksiniz ve düzenli kontollere geleceksiniz. İlaçlarınızı kullanmayı da ihmal etmeyin lütfen ve elbette fazla yorulmakta yasaklar arasında efendim,” dedi ve dönüp bana bakarak, “Lütfen sizde sevgili eczacımıza iyi bakın,” diye ekledi.
“Hiç şüpheniz olmasın efendim,” dedim ve hafifce gülümsedim. Oda camının önünde duran Ragıp beyi başıyla selamlayan tabip ve beraberindeki hemşiresi, daha fazla oyalanmadan odayı terk ettiler. Varlıkları için duacıydım.
Eve gitmemek için artık hiçbir engelimiz kalmamıştı. Farkındaydım, babam da bir an önce eve dönmek için sabırsızlanıyordu. Belli ki evini çok özlemişti, kim bilir belki de çalışırken vaktin nasıl geçtiğini bilemediği, her bir köşesinde emeğini, sabrını ince ince işlediği eczanesini özlemişti.
Hastanede kaldığımız süre boyunca, her gün yanımıza gelmişti ve babama karşı hiç olmadığı kadar nazik, sevecen davranmıştı. Bana da sevgiyle yaklaşmıştı ve alnımdan öpmüştü ama, o busenin buz misali oluşu, halimi hatrımı soran sesindeki soğukluk aslında rol yaptığının deliliydi.
Kendimi bildim bileli baba karşı sevgisini göstermedi. Aslına bakılırsa beni sevip sevmediğini bile bilmiyorum. Bunu anlayabildiğim, dahası inanabildiğim tek bir günüm olmadı ve zamanla onu öyle kabul ettim. Sevgisini göstermesini beklemekten vazgeçtim. En azından böyle yapınca canım daha az yanmaya başladı.
Evimizin önüne geldiğimizde aklıma musallat olan düşüncelerimden sıyrıldım.
Artık önemli olan tek şey babamın sağlığı idi. Ne benim hayatımın, ne de annemin sevgisizliğinin bir önemi kalmıştı.
Eve girdiğimiz anda babamın yüzüne baktım. Özlem dolu bakışları evinin her bir noktasını gezindi ve en son benim gözlerimle buluştu. Yüzündeki tebessüm huzur doluydu. O huzurlu ve mutlu ise ben de mutluyum.
Evin içinde adeta bayram havası esiyordu. Paşa dedem, teyzem ve eşi, babamın birkaç yakın dostu ve eşleri, İfakat annem ve elbette annem sevinçliydi. Daha önce annemin hiç böyle gülümsediğine şahit olmamıştım.
Babam için salonda cam önüne güzel bir yatak hazırlatmıştı ve babam bunu görünce şaşırarak önce bana, sonra da anneme baktı.
Aklından geçen düşünceyi ayan beyan okuyabiliyordum.
“Kıymete binmek için ölümün kıyılarında gezinmeliymiş insan!”
Babam, salonda her daim oturduğu koltuğuna ilişti ve ben hemen arkasına bir kırlent yerleştirdim.
“Berdühar ol evladım,” dediğinde, tutamadım kendimi. Ayıp dinlemedim, görgü kurallarını hiçe saydım ve tüm sevgimle, sevincimle babama sarıldım.
“Sen hep başımızda ol, ben her zaman mutlu olurum,” dedim.
Hastanedeki günlerimizde babam ile birbirimize daha bir yakınlaşmıştık ve artık ona siz diye hitap etmiyordum. Bunun için izin istediğimde, “Hiç sormayacaksın sandım güzel kızım,” demişti bana.
Misafirlerle kısaca hasbıhal ettikten sonra izin isteyen babam, banyo almak için odasına gittiğinde bir anlığına Ragıp bey ile birbirimize baktık. Misafirler de tek tek izin isteyip evden ayrılınca koca salonda kağıt üstündeki kocamla yalnız kaldık ve bu benim için son derece can sıkıcı bir durum olmuştu. Her ne kadar ona karşı kendimi borçlu hissetsemde, geleceğimize dair almış olduğum kararımdan vazgeçmemiştim.
Babamla bu konuyu konuşma girişiminde bulunmamıştım ama, kendisini daha iyi hisseden babam ilk fırsatta kararımdan cayıp caymadığımı sormuştu ve eklemişti.
“Annenin o gün seni suçladığını ve senin de ona verdiğin cevabı duydum lakin, kendime gelemiyordum. Her ne olursa olsun, ben hâlâ boşanmanızdan tarafım kızım. Yol yakınken bu iş bitsin. Daha fazla üzülmeni istemiyorum ve sakın annenin sözlerini ciddiye alıp, o evlilik oyununa devam etme,” demişti.
“İzninizle ben de artık gideyim Firuze. Babanıza saygılarımı iletin lütfen,” dedi ve ben hemen söze girdim.
“Ragıp bey, bu hafta içinde boşanma davasını açacağım, bilginiz olsun.”
Aramızda ölüm sessizliği oluştu. Yüzünün aldığı ifadeden hayal kırıklığına uğradığını görebiliyordum ve açıkçası buna çok şaşırdım.
“Nasıl istersen Firuze. Yeter ki sen mutlu ol!”
“Teşekkür ederim,” dedim ve ona kapıya kadar eşlik ettim.
Onun bahçe yolunda gidişini izlerken artık içimde hüzün yoktu. Hayatımdaki en önemli insan artık babamdı ve onun mutluluğu idi. Ona çok istediği şeyi verecektim. Muallime olacaktım ama öncelliğim, işe geri dönmekte tereddüt etmeyeceğini bildiğim babamdı ve onu ekmek kapısında yalnız bırakmayacaktım.
~ ~ ~
Üç ay sonra..
Boşanma davası için başvurumdan bir ay sonra ilk duruşmada Ragıp beyi boşadım. Hiçbir zorluk çıkarmamıştı. Tıpkı babama aylar önce söylediği gibi, hakim beye evliliğimizin, annesinin baskısı sonucu olduğunu ve aramızda hiçbir münasebetin gerçekleşmediğini söyledi. Ondan hiçbir talepte bulunmadım ve boşanma işlemi sonuca bağlandığında, dostça yollarımız ayrıldı.
Annesi birkaç kez evimize gelmek istemişti ama ben kati surette kendisiyle görüşmek istemediğimi bildirmiştim. Sözde çok pişmanmış, benden özür dilemek istiyormuş. Bunların hiçbiri benim için önemli değildi.
Şimdi hiç olmadığım kadar huzurluyum. Babam, iyice kendisini toparladıktan sonra, her gün birlikte eczaneye gittik. Bana bildiği her şeyi öğretmeye başladı. İlaçların hammaddeleri olan bitkiler ile ilgili her bilgiyi bana aktarırken çok mutluydu. İlaç yapımını izlemek çok keyifliydi. İşinde çok titiz ve dikkatliydi.
Baba kız, birlikte geçirdiğimiz her andan zevk alıyorduk. Muallime olabilmek için gerekli şartları karşılıyordum aslında ama yinede eğitimden geçmem gerekiyordu ve daha fazla vakit kaybetmeden eğitime başladım.
Ülkemizin durumu ortadaydı. Birçok savaşta oluk oluk akıtılan kanın ve gözü yaşlı anaların, babaların, yetim-öksüz kalmış nice evlatların dualarıyla muzaffer olarak çıkan bir milletin gençleriydik biz ve eğitime hiç olmadığı kadar ihtiyaç olduğunu çok iyi biliyorduk.
Okyanus ötesinde sular kaynamaya başlamıştı ve dünya, ekonomik bir buhrana sürükleniyordu.
Babam, “bunun sonunda ikinci bir dünya savaşı çıkmazsa çok iyi kızım,” dediğinde ister istemez endişelenmiştim.
Nitekim, beklenilen ekonomik buhran başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere tüm dünyanın dengesi alt üst etti.
Haberlere göz gezdirdiğim gazeteyi yatağımın üstüne bıraktım. Gözüm bu defa günlerdir bir şeyler karalaramadığım günlüğüme takıldı.
Uzanıp komodinin üstünden defterimi aldım. Biraz hasret gidersem iyi olacak diye düşünürken, hafif hafif bir şarkı mırıldanmaya başladım.
29 Aralık 1929
Kıymetlim, hayatımda bu aralar her şey olması gerektiği gibi gidiyor. Babamın sağlık durumu iyi halini koruyor. Benim muallaime olacağımı bilmek ona bir hayli moral oldu. Bende göreve başlayacağım günlerin bir an önce gelmesini iple çeker oldum.
Evimizde sukûnet hakim ve bu çok güzel. Annem ile aramız eskisi kadar kötü değil ama, iyiyiz de diyemem. Alıştım zaten. Neyse.. canım sıkıldı kıymetlim. Biraz salona, babamın yanına ya da mutfağa İfakat annemin yanına gideyim.
Defterimi ve babamın hediyesi dolma kalemimi yastığımın altına gizledim ve odamdan çıkmak için harekete geçtim.
Annemin ve babamın aşağıda salonda olduklarını sanıyordum ama odalarından gelen sesleri duyunca bir an irkildim. Aslında hiç kapı dinleme alışkanlığım yoktu ama, içimden bir ses, “gitme, bekle!” dedi ve ben o sesi dinledim. Tedirgin olmuştum. Annemin yine bir şey yaparak ya da sinir bozucu sözler söyleyerek babamın moralini bozmasından korkuyordum.
Babamın, “Mebrure.. bunca yıldır bu konuda sana asla bir şey demedim ama artık canıma yetti. Bir masumdan öfkeni çıkarıyor olmana dayanacak halim kalmadı,” dediğini duyunca çok şaşırdım. Babamın sözünü ettiği o masum kimdi ki?
“Kenan bey, ben elimden geldiğince duygularımı dizginlemeye çalıştım ama üzülerek söylüyorum ki, evet başarılı olamadım. Çünkü ona her baktığımda yüreğimde nefret duygum kabarıyor ve işte bu yüzden bir an önce evlenmesi için ona baskı yaptım. Varlığına dayanamıyorum ve bunun nedenini en iyi siz biliyorsunuz. Çok rica ederim, bu mevzubahisi kapatın. Elimden geldiğince duygularımı belli etmemeye çalışıyorum. Biraz da bunu görün lütfen!”
Başımdan aşağıya kaynar sular döküldü bir anda. Benden söz ediyorlardı. Annemin nefret ettiği o masum ben miydim? Bendeb neden nefret ediyordu ki? Varlığıma niçin tahammülü yoktu ve bu nasıl bir tahammülsüzlüktü ki beni evlendirerek, benden kurtulmaya çalışmıştı?
Nefesimin kesildiğini hissediyordum. Kanım damarlarımdan çekiliyordu sanki. Aklıma hücüm eden binlerce sorunun ardı arkası kesilmiyordu.
Annemin açıkça itirafını duymuştum. Son zamanlarda onun aslında beni sevdiğini ama bunu göstermenin yolunu bilmediğini düşünerek kendimi avutur olmuştum. Oysa gerçek bambaşka imiş. Beni gerçekten hiç sevmiyormuş ve bu da yeterli değilmiş gibi birde nefret ediyormuş.
Ne hissedeceğimi, ne düşüneceğimi şaşırmıştım ve derin bir acının kalbimi ele geçirdiğini fark ettiğimde gözümden kopan bir damla yaş, yanağımdan süzülmeye başladı.
Babamı kaybettiğimi düşündüğüm o anlarda bile böylesi bir boşluk duygusuna kapılmamıştım.
“Hiç düşündün mü Mebrure, ya bir gün sana ona karşı neden hep soğuk, sevgisiz olduğunu açıkça sorarsa, ne cevap vereceksin? Emin ol yakında sana bunu soracak. Tanıyorum kızımızı. O genç yüreğinde çok yangınlar var senden yana, bunu biliyorum,” dediğini duydum ya babamın, kalbim bir an durdu sanki. Annemin vereceği cevabı dehşete kapılarak beklemeye başladım. Nefes almaya korkuyordum. Öyle mantıklı bir neden söylesindi ki, ben de ona hak verebileydim.
“Sebebini biliyorsunuz Kenan bey. Benimle evlenmeyi, hem de her şeyi bilerek beni zevceliğe almanızı asla unutmuş değilim. Büyük bir dertten kurtardınız beni. Aksi takdirde, bekar bir kızın hamile kaldığı duyulmuş olsaydı, en başta paşa babam beni öldürürdü. Firuze’nin babası olacak alçak yüzünden hayatım mahvoldu. Ben de sizin gibi okuyordum biliyorsunuz. Hem de babamın tüm karşı çıkmalarına rağmen ve hayatımın hatasını yaparak o pislik herife aşık oldum, ona aldandım. Sonuç ne peki? Karnımda onun piçi ile bir anda yapayalnız kaldım. Hemşire olma hayallerimden vazgeçtim ve çok şükür ki siz girdiniz hayatıma. Beni ağlarken bulmuştunuz okul yolunda. Size güvenip, derdimi açmıştım ve siz, hiç düşünmeden bana evlenme teklifinde bulunmuştunuz. Zaman zaman sizd karşı çok saygısızca davrandım. Çok özür dilerim ama işte, beni böyle huysuz aksi yapan olayları en iyi siz biliyorsunuz.”
Kulaklarımda sürekli “piç” kelimesi yankılanıyordu.
Bu duyduklarım doğru olamazdı. Hatta ben şu anda kesin uykuda olmalıyım ve kabus görüyorum. Elbette ya, uyuyorum ben yatağımda..
Uyuyorum değil mi, yoksa sözün bittiği yerde miyim?
~ ~ ~