Ankara sabahı, kış güneşinin yumuşak altın tonlarıyla uyanmıştı. Şehrin henüz tam açılmamış sokakları, gece boyunca serinleyen taş kaldırımlarından buhar yükselirken, hafif bir meltem Kızılay’ın üstüne usulca süzülüyordu. Çıplak dallar arasında kuş cıvıltıları, yeni güne atılan taze bir imza gibiydi. Alparslan, şehrin bu sabahını Meyra’ya hediye etmek istercesine, onu sessiz ve zarif bir kahvaltı mekânına getirmişti. Camdan tavanı sabah ışığını kırarak içeri süzüyor, masaların üzerine bal rengi bir ışıltı serpiyordu. Mekânın köşesindeki minik radyodan, hafif bir klasik müzik arka plana ince bir tül gibi yayılmıştı. Taze demlenmiş çayın buram buram kokusu, kızarmış ekmek ve tereyağının sıcacık buğusuna karışıyordu. Meyra, ince örgülü saçlarını hafifçe kulağının arkasına atarken, gülümseme

