Keyifli okumalar :)
Medya: Yasemin Balcı
BÖLÜM 4; "GICIK OYUNCU MÜSVEDDESİ"
YASEMİN BALCI;
Gözlerimde biriken yaşlar kaç saattir ağlamamı durdurmuyordu. Durmadan oraya birikiyorlardı ve işimi zorlaştırıyorlardı. Ben böyle bir insan değildim. Asla insanları tehdit etmezdim. Özellikle onların hayatları beni ilgilendirmezdi. Karısını aldatıyor olabilirdi. Bu onun namussuzluğu idi. Benimle alakası yoktu.
Ama işin içine babamı sokmuştu. Babam benim kıymetlimdi. Her şeyimi ona borçluydum ben. Beni okutmuş, bu günlere getirmişti. Emeğini hiçe sayamazdım. Benim umursamazlığım ve tembelliğim yüzünden ona laf gelmesine tahammül edemezdim.
Gözlerimi tekrar sildim ama yaşlarım dur durak bilmiyordu. Çok ağlayan bir insan değildim. Ağlamayı da pek sevmezdim. Bugün hepsi birikmiş, gözlerimden akıyordu işte. İlk aşık olduğum adam beni aldattığında bile kahkahalarla gülmüştüm ben. O yüzden o kadına üzülüyordum ama yapacak bir şey yoktu. Biri beni dövdüğünde de gülerdim. İçime atardım. Fakat içim dolunca kendimi atacak yer bulamazdım. Sustuklarım, gözyaşı olup akardı böyle.
Şimdi, güçlü olma zamanıydı. Gözyaşlarımı sildim ve oturduğum klozetin üzerinden indim. Ayaklarımı kendime çektiğimden dizlerim ıslanmıştı. Umursamadım ve üzerimi düzelttim. Kapıyı açtım. Çok şükür kimse yoktu. Bu halime görseler zombinin yaşadığına inanırlardı çünkü. Aynanın karşısına geçince kendimden korktum bir an. Gözaltlarım kıpkırmızı olmuştu. Göz içim ondan farksız değildi. Burnum da silmekten kızarmıştı. Rimelim siyahlığını yanaklarıma bulaştırmıştı. Şu an tam anlamıyla bir yürüyen faciaydım.
Umursamamazlık yapamazdım. Bu halde biri beni görse kesin evde kalırdım. Elime su doldurup yüzüme vurdum. Özellikle gözlerimi suluyordum şu an. Kızarıklığım geçene kadar burada kalacaktım. Çantam içerideydi. Makyaj da yapamazdım. Böyle dışarı hiç çıkamazdım. Ofladım. Telefon, evet, telefon. Arka cebimde olan telefonu çıkardım. i********: bildirimlerini boş verip rehbere girdim ve Songül'ün ismini buldum. İlk on saniye içinde açtı.
"Songül?" dedim endişeyle. "Ne oldu? Bu sesinin hali ne? Nerdesin sen kaç saattir?"
Onu da endişelendirmiştim ama şu an önemli olan bu değildi. "Ben lavabodayım. Çantamı alıp bana getirir misin? Buradan çıkamıyorum."
"Hemen geliyorum. Bekle beni."
"Bekliyorum. Çabuk ol!"
Telefon kapandığı anda sol elimi sineme götürdüm. Hele şükür, buradan çıkacaktım. Yüzümle aynaya bakıp oynuyordum. Birkaç dakika sonra kapı açıldı. Elinde siyah spor çantamla içeriye endişeli bir Songül girdi. Önce bana baktı, sonra yüzü şaşkın bir hal aldı. Haklıydı, yüzüm zombiden farksızdı.
"Şöyle bakma. Çakacağım şimdi suratının ortasına. Ben de biliyorum korkunç gözüktüğümü."
Hiçbir şey demeden elindeki çantayı bana uzattı ve kahkahalarla gülmeye başladı. Endişeyle ona baktım. Ay, yazık. Benimle takıla takıla kafayı yemişti. Gerçi benimle her takılan kafayı yiyor ya da zaten yemişti. Başka türlüsü mümkün değildi. Normal insanlarla asla arkadaş olamıyordum.
"Evlenmeden önce suratını yıkayınız, diyeceğim damat adayına." Dediği şeye yüzümü buruşturdum ama o hâlâ gülüyordu. "Kızım bu hal ne? Yüzün ya çok makyajlı olduğundan hep güzel görüyoruz seni ya da ağladığın için. Hangisi?"
"Songül. Benimle dalga geçip durma. Ha, en azından ben güzel gözükebiliyorum. Şu an ağladığım için yüzüm mahvoldu," dedim kapatıcıyı gözaltlarıma uygularken. Songül tebessüm etti. "Neden ağladın peki?"
Sakın! Bu soru karşısında gözlerim tekrar dolarken ağlamamak için gözlerimi yukarı kaldırdım. Ağzımdan "Ay," nidası yükseldi. "Boş ver sen öyle şeyleri."
"Yasemin. Önemli bir şey olmasaydı ağlamazdın sen. Ne oldu tatlım? Bana söylemek ister misin?"
"Hayır," dedim net bir şekilde. Eğer ona söylersem tüm mağaza öğrenirdi ve ben bunu göze alamazdım. Ayaklı haber bülteni seni. Yüzü düşmüştü. "Yani, ben de insanım ya hani. Dolmuşumdur. O da şimdi taşmıştır. Olamaz mı?"
"Olabilir de," diyip şüpheyle bana baktı. "Sen ağlamazsın ki."
"Niye? Ben gözyaşı üretemiyor muyum?" dediğimde küçük bir kahkaha attı. "Öyle bir şey demedim. Alemsin kız. Nereden geliyor bu sözler aklına?"
"i********: adresi var bir tane. Vereyim istersen. Sen de belki hayattan kazık yememeyi öğrenirsin, ha? Teallahım ya!"
"Sen pek gününde değilsin sanırım. Müdür kovduğu için mi ağladın?"
"Ben kovulmam tatlım. İstifa ederim. Ama etmedim ve kovulmadım. Hadi, babay!"
Yüzümü onarıp lavobodan çıkmanın sevincini yaşadım. Bu kız ne meraklıydı böyle. Öfledim. Telefonu çıkarıp saate baktım. Mesai bitmişti. Gidebilirdim. Abim birkaç defa aramıştı ama geri dönmeme gerek yoktu. Tekrar ararsa açardım nasıl olsa. Mağazadan çıkar çıkmaz karşımdaki set dikkatimi çekti. Kameralar iki kişinin etrafında dönüp duruyordu. Tek kişi bile değildi. Adını bile bilmediğim kocaman siyah örtüler kameranın altından ilerletiyordu adam.
Fazlasıyla zahmetli bir iş gibi duruyordu. Yönetmen koltuğundan emir verirken diğerleri ona uyuyordu. Senaryoyu izlemek için kenara geçtim. Telefona bakıyormuş gibi yapıyordum şu an. Polisler gelmek isteyen vatandaşları yolluyordu. Ve o gözüktü. Tüm ihtişamıyla senaryoyu okuyordu. Sanırım onun sahnesi çekilecekti.
Giray Karaoğlu.
Herkesin sevgilisi, yüreklerin tek adamıydı o. Çektiği Hazen dizisi ile üne kavuşmuştu. Bir zamanlar onunla evlenmek istiyordum. İmkansız olduğunu anladığım zaman bu amansız aşk acısından kurtulup adını bile hayatımdan silmiştim. Karşıma çıktığında bile tanıyamamıştım. Çok değiştirmişlerdi. Kilo vermiş, yüzü incelmişti. Elmacık kemiklerini ortaya çıkarmışlardı. Gülünce gamzesi daha derindi artık. Altın rengi saçları uzamıştı. Bal rengi gözleri her zamanki gibi ışıl ışıldı.
Ben ona dalmışken hissetmiş gibi bana doğru döndü. Normalde utanıp gözlerimi kaçırmam gerekirken ben inatla ona baktım ve gözlerimi öfkeyle belerttim. Kim inanırdı bir gün sevdiğim adamın karşıma böyle çıkacağına?
Sahne hazırdı. Uzun, ince bir kıza komut verdiler. Kamera hazırlandı ve kız gereken yere geçti. Dram sahnesi olmalıydı. Kızı ağlatmak için gözyaşı damlası damlattılar. Bir şeyletr söylediler. Kız uzun, siyah saçlarını düzenleyip başını salladı. İşte kayıt!
"Sana beni bırakma demiştim ama sen gittin. Beni, bizi hiç düşünmeden bırakıp gittin." Çaresizce kendini yere bırakmasını izledim. İyi oynuyordu. Hangi diziyi çektiklerini bilmiyordum. Giray'ı takip etmeyi bırakalı baya olmuştu. O arada sahneye Giray girdi ve onu yerden kaldırdı. "İyi misin?" Ve sarıldı. Gözlerimi kaçırdım. Alt tarafı bir roldü. Beni çıkarsalar ben de yapardım. "Beni neden bıraktın? Neden" Kız isyan etmeye başladı tekrar. Giray ona tekrar sarıldı ve başından öptü. "Ben seni bırakmam, bırakamam gül yaprağı!"
Yüzümü buruşturdum. Gül yaprağı mı? Romantizim mi şimdi bu? Yönetmen bağırdı. "Kestik. Mola vakti." Gözlerimi kaçırdım ve telefonla konuşuyormuş gibi yapmak için telefonu elime aldım. Giray bu tarafı mı geliyordu, yoksa ben rüya mı görüyordum? Kesin benimle uğraşacaktı.
"Ah, evet. Siz de haklısınız aslında. Ben yanınıza geleceğim." Telefonla konuşuyormuş numaram Giray gelene kadar devam etti ve o an olmaması gereken bir şey oldu. Telefonum çaldı. İnanmıyorum cidden mi? Şimdi mi? Giray gülmemek için kendini sıkarken ben de telefonu kulağımdan çekip kimin aradığına baktım. Abi? Kafanı kıracağım abi! Telefonu açtım ve tıslar gibi konuştum.
"Kapa telefonu. Müsait olunca ben o zamanlamanı sana sokacağım."
"Yasemin. Ne diyorsun sen?"
"Kapa diyorum canım abiciğim. Zamanın bozulmuş heralde onu tamir edeceğim ben. Kapa, kapa." Suratına kapatıp karşımda bana alayla bakan ünlü oyuncuya döndüm. "Buyur, ne vardı?"
Kendi cebinden telefonu çıkarıp kulağına götürdü. Manasızca davranışlarını izliyordum. "Evet, evet. Aynen öyle. Telefonla kendi kendime mi konuşuyorum? Aa, abim arıyor."
Benim taklitimi yapan oyuncuya 'komik mi' der gibi kafamı salladım. Kahkahasını serbest bırakırken ben gözlerimi başka yöne çevirdim. "Ah, ben seni bırakmam ki gül yaprağı!" dedim ben de onun taklidini yaparak. Mimiklerim komik olmuş olmalı ki yine kahkaha attı. "Yalnız ben öyle bebekçe yapmıyorum."
"Aa, öyle mi gül yaprağı? Nasıl yapıyormuşsun?"
"İzle ve öğren," dediğinde burun kıvırdım. "Aman kalsın. O mesleği öğrenmek zor olmasa gerek. Gıcık oyuncu müsveddesi seni!"
"Sen bilirsin çalı süpürgesi. Ne o? Kovuldun mu işinden? Şimdi, ne yapacaksın? Gerçi beni hiç ilgilendirmez. Kovulman hoşuma gitti. Okusaydın daha iyi yerlerde olurdun."
"Aha," dedim sinirle. Bu çocuk, mesleği mi küçümsemişti? Şimdi, gösterirdim ben ona. "Senin o küçümsediğin meslek olmasaydı çırılçıplak dolaşıyor olurdun be! Ahlaksız. Ayrıca ben bu işi kendim istediğim için yapıyorum. Yoksa, öğretmenim ben."
"Öyle mi? Hiç öyle bir tipin yok."
"Nasıl bir tipim varmış?"
"Savcı gibi duruyorsun daha çok. Fazla konuşuyorsun. Ondan öyle düşündüm herhalde."
"Uzun cümle kuran insanları sevmem. Kısa ve öz konuş."
"Garip kızsın. Normalde insanlar ünlü görünce imza alır, öper, sarılır, fotoğraf çeker ama sen ayakkabı fırlatıyorsun."
"Ne o? Beğenemedin mi? Bot mu fırlatsaydım? Sen kendini çok mu önemli sandın, anlamıyorum ki! Ben böyleyim işte. Uğraşmayın lan benimle. Yoksa uğraşırım sizinle."
"Şimdi, benimle de mi uğraşacaksın yani? Öldürene kadar falan."
"Hayır. Senin için kılımı bile kıpırdatmayacağım. Çünkü bundan sonra seni görmeyeceğim bile. Neden kendimi yorayım ki?"
"Sen de haklısın. Ama o ayakkabının hesabını soracağım senden. Alnım mahvoldu."
"Fondötenle kapatmışlar işte. Daha ne istiyorsun? Hadi, naş naş! Şimdi, iş zamanı."
"Beni kovuyor musun?"
"Evet. İstemiyorum seni yanımda. Gider misin?"
"Çok ilginç," dedi şaşkınlıkla. Elleri cebindeydi ve fazla karizmatik bakıyordu. "Adımı da bilmiyorsundur şimdi sen. Gerçi beni tanımayan yoktur."
Onu gıcık etmek için her yola başvururdum. Sanırım, ünlüler tanınmamaktan pek hoşlanmaz. O yüzden bu kozu kullanabilirdim. "Hayır, tanımıyorum seni. Oyuncu veya sanatçı olman bir şeyi değiştirmez."
"Demek tanımıyorsun. Tanışalım o zaman. Ben Giray. Giray Karaoğlu. Sen kimsin?"
Yüzüne dikkatle baktım ve kaşlarımı çattım. "Sana ne? Hayatında benim adımı öğrenip ne yapacaksın?"
Kaldırdığı elini geri indirdi ve çarpık bir şekilde gülümsedi. "Hissediyorum. Hayatımda önemli bir yere geleceksin sen."
"He, canım he. Dayım da doğursaydı eşek doğururdu!"
***
"Anne. İşten daha yeni geldim. Gözünü seveyim bana iş verme!"
"Sus kız! Ben senin orada zaman doldurduğunu bilmiyorum sanki. Kalk, hadi kalk. Orda tembellik yapmış olabilirsin ama evde asla. Al, şunu doğra. Abine söyle. Etleri doğrasın."
"Anneee..."
"İtiraz etme. Anneye 'öf' bile denmez. Ah, ah. Benim çocuklarım neden böyle? Belim ağrıyor. Yaşlandım ama bunlar hep aynı. Aynı tas, aynı hamam. Değişen bir şey yok. Vurdumduymazlar..."
"Anne. Susar mısın? Acındırma kendini. Tamam, yapacağım."
"Anneye sus denir mi hiç? Ben siz de gördüm bunu. Ben anneme tek kelime bile edemezdim korkumdan. Onu üzeceğim diye itiraz edemezdim..."
"Anne..."
"Sözümü kesme. Beni dinle."
Ve sonrası destan...
***
4.BÖLÜM SONU
NASILDI?