...gelmiyordu. Çünkü bir oyunun kurallarını bilmek, o oyunu kazandırmazdı. Ama bazen, kaybetmeyi reddetmek; sessizce bir isyanın fitilini yakmak yeterliydi. Ferah gözlerini kaçırmadı. İçindeki korku yer değiştirmişti. Artık Aleksey’i ürküten bir şey vardı o bakışta. Ne gözyaşı, ne yalvarış, ne de boyun eğiş… Sadece boş bir kararlılık. Çırılçıplak bir “yeter” hissi. Aleksey sandalyesine oturdu. Tepsideki fincanı alıp Ferah’a uzattı. “İç,” dedi. “Zehir değil. Henüz değil.” Ferah uzanmadı. Gözleri fincanın kenarındaki buğuda, bir zamanlar kendine ait olan sıcaklıkları, annesinin sabahları demlediği çayı hatırladı. Ama şimdi o buğu, bir kafesin dumanıydı. Ve o duman, içindeki her çocuk sesini boğuyordu. Yine de fincanı aldı. Ama içmedi. Parmaklarını porselenin soğukluğunda gezdirdi. Yavaş

