PARLA
Adım Parla.
Adımın hakkını verenlerden mıydım? Evet ama şu var ki parlamakla ışık saçmak arasında fark var.
Parlıyordum, önümdeki engellere takılıp düşmemek için, belli ki bu yetmiyordu çünkü hala düşüyordum. Sonra fark ettim ki sadece yürüdüğüm yola odaklanmıştım çevrem o kadar karanlıktaydı ki kimsenin olmadığını zannediyordum.
O andan sonra anlamıştım parlaklığım karanlıkta ki geçici bir leke gibi göründüğünü. Kendimi toparlamalıydım.
İlk kendimi bulamadım. Sonra buldum ve onu korumak isterken daha çok parçaladım. Şimdiyse öylece dağılan parçalarımın başında öylece duruyor, biri gelip üzerime basmasın diye nöbet tutuyordum.
Güneş ışığı yarım örttüğüm perdenin arasından sızarken oluşan toz taneciklerini izliyordum. Uyanalı yirmi dakika olmuştur. Derin olmasa da verimli bir uykunun içindeydim ama kolumda anlamlandıramadığım bir sızıyla uyanmıştım. Dirseğimin iç kısmına iğneler sağlayıp çıkarıyorlarmış gibi tarifi karışık bir acıyla gözlerimi aralamıştım.
Sırt üstü uzandım. Hâlâ kolumu tutuyordum anlık bir acıydı ama sonucunu uykumu kaçırarak almıştım.
Yataktan destek alarak doğruldum. Her yerim ağrıyordu.
En çokta başım ve maalesef geceden kalma olduğum için ağrının hemen geçmeyeceğini biliyordum.
Ama neyseki arkadaşlarımla bir mekanda sabahlamamıştım.
Benim arkadaşım olmazdı ve evde sızmak ise tek tercihimdir.
Yataktan kayıp ucuna oturdum. Bacaklarımı yorganın altından çıkarıp çıplak betona koydum.
Ah, Tanrım cidden mi?
Ayakkabılarım hala ayağımdaydı ve ben onlarla uyumuştum. Yorganı kaldırıp altına bakmak hiç istemiyordum.
Baya güzel bir sabah oluyordu.
Evime hala bir halı alamadığım için, normalde ayakkabılarla dolaşıyordum. Mutfaktan, tuvalete kadar her yer çıplak betondu ne fayans ne de parke, cimri ve bir o kadarda pislik bir ev sahibim vardı.
Ayağa kalktığımda başımda ki ağrı keskin bir sızıyla tekrar hatırlattı kendini, elimi saçlarımın arasına geçirdim. Umarım ağrı kesicim kalmıştı.
Hole doğru yürüdüm ya da süründüm, yürüyecek halim bile yoktu. Ayaklarımı sürüye sürüye küçük holümün sonuna, mutfağa geldim.
Burada güneş ışığı daha fazlaydı tabi bu sayede görünen toz tanecikleri de. Durduğum mutfak kapısının hemen çaprazında ki tuvalete girdim.
İlk önce yüzümü yıkadım saçlarımın bir kısmını ıslatıp karışan tutamları ayırarak taradım. Siyah omuzumun bir karış aşağısında biten ama ne yaparsam yapayım, yıpranmış görünen saçlarım vardı. Taradığım saçları omzumdan aşağıya bırakıp, lavabodan çıktım.
Buzdolabının kapağını açtım, bir şişe su ve üzeri kurumuş bir tabak peynir vardı. Kapak kısmına baktım, ağrı kesici için ama oda bitmişti.
Buzdolabının kapağını kapatıp tekrar uyandığım odama gittim. Burada yataktan başka küçük kare bir masa ve bir sandalyem vardı yatağımın tam karşısına koymuştum.
Masanın üzerindeki kapüşonlu bordo ceketimi giydim.
Dışarı çıkıp yemek bulmam gerek sonrada iyi bir iş. İyi bir iş mi? Hah. Bana iş olsun yeter.
Bu evde sadece iki oda vardı? Biri mutfak diğeri ise şuan ki bulunduğum odaydı. Dış kapı ise yatağımın tam çaprazındaydı. Siyah üst kısmı biraz paslanmış demir bir kapıydı. Neyse ki uyurken kapıyı kitlemeyi akıl etmiştim. Şimdi asıl soru anahtarlık neredeydi? Çünkü görünürler de yoktu.
Pantolonumun ceplerini kontrol ettim, yoktu. Ellerim ikinci saklama yerime gitti, sutyenimin aralarını kontrol ettim ama orada bile yoklardı. Neredeydi bu?
Etrafa bakınırken ayağım dün gece içtiğim biranın kutularına takıldı. Onları kenara itekleyip, çıkan seslerden ayırt ettiğim anahtarımı buldum. Anahtarı aldım ve boş teneke kutularını yatağın altına yuvarladım. Görüntü kirliliğinden hoşlanmıyordum.
Kapıyı açtım ve dışarı çıktım. Önümdeki tek basamağın üzerine oturup ayakkabılarımın açılmış bağcıklarını bağlamaya başladım ve kapıyı kilitleyip yürümeye başladım.
Gündüzleri yaşadığım sokak belki de dünyanın en huzur verici yeri olabilirdi ama geceleri; küçük bir kıvılcımlar gibi etrafa yayılan ve yayıldıkları yeri kül eden bir ateşe sahiplerle doluydu. Benim evimin bir kısmı güneş görüyordu ama bunun sokak için geçerli olduğunu söyleyemezdim. Dar ara sokakta, herhangi bir caddeye çıkana kadar güneş göremezdiniz.
Sokağın bitiminden sola döndüm. Zemin katta oturan ve benden bıkmış bir o kadının penceresinin önünde durdum. ilk etrafa bakındım, kapılarının önünde oturan kadınların arasında yoktu. Büyük ihtimalle de evdeydi demir parmaklıkların arasından cama tıklattım.
Bir dakikadan daha az bir zaman geçmişti ki önce ince perdesi hareket etti sonrada kendisi göründü. Kızıla boyadığı saçlarının arasından yine beyazlar kendilerini gösteriyordu. Ona gülümseyerek bakarken, o ise çattığı kaşlarıyla yüzüme bakıyordu. Buda az pislik değildi. Sanki elimde çok büyük bir zaafı varmışta ona karşı oynamaya gelmişim gibi gülümsedim oysaki kuru bir nefretten öte değildi. Hala somurtmaya devam edince dudaklarımda ki gülümsemeyi alıp yere attım ve gözlerimi devirerek camı açmasını işaret ettim.
En sonunda pencereyi açtı. "En sevdiğin kızın geldi" dedim. Biliyordum beni sevmediğini çünkü bende onu sevmiyorum. Ama işte menfaat neler yaptırıyordu.
Kelimelerime karşı, kırışık yüzünü biraz daha buruşturdu.
"Peki o zaman çıkarcın geldi." dedim gözlerimi devirerek.
Neyse ki bu sefer çok atışmadı pencereyi sertçe kapatıp içeri girdi, bende her zaman ki gibi pencerenin önüne oturup beklemeye başladım. Sürekli geldiğim bir yer değildi ama bir nevi bu halimiz klasik bir rutin haline gelmişti. Kimi zaman bütün hıncını çıkardığı bir kum torbası olurken, bazen de evini silip süpürdüğü hizmetçisi olabiliyordum. Bense final kısmına bakıyordum karnım doyuyorsa gerisi umurumda değildi. En tuhaf kısmı ise bu kadınla nasıl tanıştığımı hatırlamıyordum çünkü hiçbir kan bağım yoktu.
Perde tekrar hareketlendiğinde doğrulup ayaklandım. "Akşama gel şu belime masaj yap yine tutuldu." O iğrenç koku burada olmasa da burnuma gelmişti. Beline sürdürdüğü ilaçlar o kadar iğrenç kokuyordu ki onu yapacağıma mahallenin tüm evini temizlemeye razı olabilirdim.
Ama yine de uzattığı yarım ekmeği alıp başımı salladım. "Saat yedi uygun mu?" Belini tutarak "Uygun uygun" dedi.
Ekmekten bir parça ısırıp geldiğim yolun tersine doğru yürümeye başladım. Umarım şu masaj işini unutmazdım, kadına saat bile vermiştim. Eğer dediğini yapmazsam elimdeki içinde sadece yarım domatesle dolduran ekmeği de kaybedecektim.
Yol boyunca toplam 5 ilan gördüm ama bunların hiçbiri bana göre değildi. Bunlardan ikisi berberdi.
Diğer üçünden biri fırına çırak, deneyimli boyacı ve kuafördü. Evet sonuncu idealdi ama o en son kovulduğum kuafördü. Her işte bir deneyim kazanırsınız ve bende bunda kazandığım deneyim, sıcak ağdayla aramın olmamasıymış. Kadının kasık bölgesine yaptığım ağda neredeyse kadının evliliğine mâl oluyordu. O günün akşamına kadın evine gidince ve kocasıyla o malum işlerini görecekken adam kadının orasını mosmor bulmuş.
Ondan sonra kadının ağlayarak dükkana gelip saçımı başımı yolmaya kalkmasıyla anlamış olduk ki bu, geri zekalı adam kadının onu aldattığını düşünmüş. Dediğim gibi geri zekalı, güvenmiyorsan niye evleniyorsun MAL.
Neyse.
Sakinim.
Bir saat daha gezmem sonucunda işsiz bir şekilde evin yolunu tuttum. Ellerim kapüşonlumun cebinde sessiz yolda yürürken bir anda birinin hiddetle bağırdığını duydum. Bulunduğum sokakta benden başka kimsenin olmadığına bakındım. Burası sakindi.
Yürüdüğüm kaldırımın üzerinden inip sağıma denk düşen sokağa girdim.
Adamın öfkeden göğsü lastik top gibi şişip iniyordu. Gözlerini yerde yatan adamdan ayırmadan iki adım geriye gitti ve eğilip yerden düşen atkısını aldı. Yanan öfkesinden geriye külleri bile kalmamıştı, sanki mümkünmüş gibi onlarıda yakmıştı.
Bir an panikledim.
Bir baba-oğul kavgasını tiyatro izler gibi izlemiştim ve adam bana şimdi "ne bakıyorsun lan" dese diyecek hiçbir şeyim yoktu.
Hızla kapüşonlunun şapkasını başıma geçirdim ve en yakınımdaki kaldırıma oturdum. Kafamı eğip bağcıklarımla uğraşmaya başladım. Adam tam önümden geçti; sakin adımlarla önümden giderken siyah daha yeni ki kargaşadan dolayı tozlanmış kunduralarıyla önümden geçip gitti.
Arkasından diğer sokağa girene kadar baktım. Başka bir sokağa girip gözden kayboldu. Başımdaki şapkayı indirip yerde ki adama baktım. Hala aynı pozisyonda yerdeydi. Hareket dahi etmedi.
Bayılmış mıydı?
Koşar adımlarla adamın yanına gittim umarım telefonumda kontör vardır çünkü büyük ihtimalle ambulansa ihtiyacı olacaktı ve diğer yandan bir araba gelip altında ezilmesi an meselesiydi.
Yaklaşınca tam arkasında durdum. Şimdi ne yapmalıydım?
Etrafa bakındım, yardım isteyecek kimse yoktu. Adam hareket etti.
İyi haber bayılmamıştı. Başını yerden kaldırıp öksürmeye başladı. Saçları gürdü ve yerdeki tozlu kumlar saçına sim gibi yayılmıştı.
İlk tepki vermemiştim ama şuan bakıyorum da öz baban tarafından reddedilmek yediği dayaktan daha fazla acıtmıştır.
Düşünmedim, yerlerin ince bir tabaka şeklinde kirli kumun aldırmadan dizlerimin üzerine oturdum. O an fark etti birinin varlığını, başını arkaya düşürüp bedenini aynı yönde yatırdı.
Ah, yüzü gözü berbat bir haldeydi. Kaşı ve dudağı patlamıştı. Sağ gözünün altında belirgin bir kızarıklık vardı akşama kadar mosmor olacağı belliydi.
"İyi misin?" Diye sordum.
Tamamen sırt üstü uzanıp ellerini karnının üzerine koydu. Ben ona tepeden bakarken, tek gözünü kısmış öylece bakıyordu.
"Evet... noldu ki." Hiç ya sokağın ortasında babandan ölesiye dayak yedin ha birde unutmadan evlatlıktan reddedildin.
"Galiba kavga etmişsin biriyle." Dedim. Şuan düşüncelerim benimle kalması vicdanım açısından daha iyi olur. Başını olumlu anlamda salladı.
"Çok kalabalıklardı?" Kalabalık? Tek kaşım sorgularcasına havalanacağı an rötar yapmış uçak gibi anında aşağıya indirdim.
"Anlıyorum" diye mırıldandım. Başka ne söyleyebilirdim ki.
"Senden ufak bir şey isteyebilir miyim?"
Başımı salladım. "Yapabileceğim bir şeyse neden olmasın."
"Bir bacağına ihtiyacım var."
"Nasıl bir bacak?"
"Etten ve kemikten ha uzun ve pürüzsüz olursa daha iyi olur." Dedi. Yüzünde alaycı bir ifade vardı ve bu beni sinir etmişti, babasını getirip tekrar dövdürtecek kadar hem de.
Tam ağızımı açıp, açık açık tersleyecektim ki benden önce o konuştu. "Yerler taş ve başım inanılmaz ağrıyor."
"Ve bacağımı yastık olarak kullanacaksın?" Başını salladı. Yüzü bir anda acıyla buruştu. Canı gerçekten acıyordu.
Tereddüt etmeden yana dönüp bacaklarımı uzattım. Kafasını kaldırdı ve bacağıma yatırdı. Gözleri kapandı.
Umarım yakınlarda oturuyordur çünkü bu halde evine gitmesi baya zor olacaktı.
Kirpikleri titredi gözlerini yavaşça açıp tekrar kapattı ve bunu bir kaç kez tekrarladı. Sonra ellerini kaldırıp yüzünü örttü. Yavaşça sıvazlarken kendine gelmeye çalışıyor gibiydi. Ellerini üstün körü saçlarının arasında gezdirdi ve kollarını iki yana açarak yere bıraktı.
Göz göze geldik. Ben onun her hareketini tek tek izlerken sonradan fark ettim ki oda bana bakıyormuş.
Göz bebekleri iriydi uzaktan bakan insan bile rahatlıkla göz rengini ayırt edebilirdi.
Kahverengiydi. Dünyanın genelinin bu göz rengine sahip olduğunun farkındaydım. Ama göz bebeklerinin iriliği 'ben sizinle aynı rengin başka bir boyutuyum' der gibiydi.
Kasvetli bir hava sis gibi etrafımıza yayıldığını hissettim, o sisi dağıtmak için ellerimi değil kelimelerimi kullandım bu sefer. "Umarım o kalabalık grupla bir daha karşılaşmazsın." dedim. Yüzümü buruşturmamak için kendimi sıktım her kelimem samimiyetsizlik suyuna bandırıp kurumadan sunmuşum gibiydi. Ama yabancı biriyle de en fazla ne kadar samimi olabilirdim ki.
Derin bir nefes aldı, kısık bir sesle "Umarım." dedi.
"Ben bu ağrıyla kalkıp evime gitmeliyim ama işte ağrım da var." Diye konuştu, bunu bana bakarak söylememişti. Cümlesini tekrar kafamdan geçirdim. 'ama işte ağrım var' benden ona yardım teklif etmemi mi istiyordu?
Benden cevap alamayınca kafasını kaldırıp yüzüme baktı.
"Evime gitmeme yardım etmelisin."
Evet, emrivakilikten hoşlanmayan ben elbise gibi geçirdiğim nezaketi çamur etmemek için zor tutuyordum.
"Sebep?"
"Çünkü, kimse sokak ortasında, her an bir arabanın gelip çarpma ihtimali olan yaralı bir adamı bırakmaz. Bırakmamalı."
Sanki kavga ederken bana sormuş-, bir dakika o kavga etmemişti ki. Gözümün önüne babasının ona bağırışı aynı anda savurduğu tekmesi, tüm netliğiyle canlanmıştı.
Derin bir nefes aldım. Başımı kaldırıp önünde durduğumuz eve baktım sonra çenemle ona göstererek "Lütfen burada oturduğunu söyle."
Dirseklerinden gerinerek doğruldu. "Merak etme iki dakika bile sürmez, bileğimin üzerine basmamamda yardımcı olacaksın."
Çok güzel yastık görevi bitti, şimdiyse denge çubuğu olacaktım.
Bugünü bir an önce nasıl bitirebilirdim.
Ses o sokaktan gelmişti.
Adımlarımı yavaşlattım ve durdum. Uzağımda denecek kadar ilerimde bir adam -orta yaşın üzerindeydi- yerde ayağının dibinde yatan kişiye bağırıyordu.
Ellerini iki yana açıp tekrar bağırdı. "Yeter oğlum, yeter. Yuvamı yıktın ailemi dağıttın..." Yerde bana arkası dönük olan bir diğer adama bakarak söylüyordu bunları ve adam bir anda yerdeki adamın karnına tekme attı. "Bir daha bana baba dersen..." Sustu. Sinirini ayağının ucuna ok gibi sabitlemiş gibi sertçe bir tekme daha attı.
Söylemek istediğim, söylemeye çalıştığım çok şey vardı. Ağızımdan çıkan kelimeler bana kızmadan birbirlerine destek olurcasına dökülürken sorun yine bendeydi; ben ve benliğimdeydi.
Artık kendime seçenek sunmuyordum.
Ya devam edecektim ya da sahayı terk edecektim.
Bir kolumu beraber yürüdüğüm adamın sırt kısmına dolanmıştım. Durumu düşündüğümden de kötüydü.
Neredeyse yirmi dakikadır yürüyoruz veya yürümeye çalışıyoruz. Çünkü sol ayağının üzerine basamıyordu.
Boyu uzundu omuzunun hizasına gelebiliyordum ama şuan kambur bir vaziyette durduğu için daha kısa görünüyordu.
Sanki bir şey söyleyecekmiş gibi hafifçe boğazını temizlediğin de, gözlerim yürüdüğümüz kaldırımdayken kulağım onu bekledi.
Söylemek istediğim, söylemeye çalıştığım çok şey vardı. Ağızımdan çıkan kelimeler bana kızmadan birbirlerine destek olurcasına dökülürken sorun yine bendeydi; ben ve benliğimdeydi.
Artık kendime seçenek sunmuyordum.
Ya devam edecektim ya da sahayı terk edecektim.
Bir kolumu beraber yürüdüğüm adamın sırt kısmına dolanmıştım. Durumu düşündüğümden de kötüydü.
Neredeyse yirmi dakikadır yürüyoruz veya yürümeye çalışıyoruz. Çünkü sol ayağının üzerine basamıyordu.
Boyu uzundu omuzunun hizasına gelebiliyordum ama şuan kambur bir vaziyette durduğu için daha kısa görünüyordu.
Sanki bir şey söyleyecekmiş gibi hafifçe boğazını temizlediğin de, gözlerim yürüdüğümüz kaldırımdayken kulağım onu bekledi.
"Az kaldı." Dedi, mahcubiyetin eli varmışta ses tellerini sıkarak kısıyormuş gibi fısıltıyla söylemişti.
Başımı sakince indirip kaldırdım.
Göz ucuyla yüzüne baktım. Yürüdüğümüz yola bakıyordu. Gözünün altındaki pembelik, sarı ve yeşilimsi bir ton almıştı ve gitgide koyulaşıyordu, moraracaktı.
Şuan evimde ya yemek yiyor olurdum ya da bugünün stresini azaltmak için kendi kendime uydurduğum yöntemi kullanabilirdim.
Yöntem: Uyumak. Kesin çözüm.
şunu da biliyorum ki birinin desteği olmadan değil yürümek o yolun ortasından bile kalkamazdı.
"Hey, bu tatlı şey elime bir bıçak vermedi sadece seni iyileştirmemi istiyor."
"Buna gerek yok fazlasıyla yardımcı oldun zaten." Belli ki köpeğinin böyle bir şey yapacağı aklının ucundan bile geçmiyordu. Emrivaki bir tavırla "İki dakikamı almaz, kusuruma bakma ama ben bu köpeği kıramam." Sanki o an diğer siyah ve kahverengi köpekler anlamış ki havlamaya başladı. 'Bizi kat' der gibi.
Köpeklere bakarak güldüm. " Pardon bu köpekleri kıramam diyecektim."
Ses gelmeyince başımı çevirip ona baktım. Tek kaşını kaldırmış açık açık 'ciddi mısın' diyordu sanki. Onu görmemiş gibi yapmak en mantıklısı olucaktı. Beyaz köpeğin ağzındaki kutuyu tuttum -tabi ağızından en uzak olan kısmı- ağızını açıp elime bıraktı ama hala İzel'e bakıyordu tabi İzel'de ona bakışlarını sürdürüyordu.
Yapacak bir şey yoktu, bir işi yapıyorsak tam yapalım. Omzumdaki saçlarımı geriye atarak yatağa ilerledim.
İzel artık köpeğine değil bana bakıyordu. Yataktan kendini yataktan geriye kaydırdı açtığı yer rahatça oturabileceğim kadar genişti. Yatağın kenarına oturdum. Kutuyu yere koyup kapağını açtım. Yarısı bitmiş oksijen suyu, tentürdiyot ve parça parça etrafa saçılmış pamuklar vardı.
"Yaranı temizleyebilir elimden geleni yaparım fakat bileğin için yapabileceğim hiçbir şey yok."
Elini bileğine koyup hafifçe ovaladı. "Üstüne hiç basmadım," umursamaz bir tavırla "Buz koyarsam geçer." Dedi.
Kahverengi köpek hiç ummadığım bir anda havlayınca irkildim. Diğer iki köpek koşuşturarak yanına gittiler ve üç köpekte aynı anda odadan çıktılar belliki oyun oynayacaklardı.
İki tane ince pamuğu üst üste koyup üzerine temizleme suyunu bir miktar döktüm. Kafamı kaldırıp İzel'e baktım. Göz göze geldik. Yaptığım işe değil yüzüme bakıyordu. Elini kaldırdı ve üzerinde ki siyah ceketin fermuarını indirdi. Hala birbirimize bakıyorduk kollarını ceketin içinden çıkartırken bir anda gözlerini başka bir noktaya çevirdi. Bense hâlâ ona bakıyordum. Kendi kendime kaşlarımı çatıp önüme döndüm.
Bana neler oluyordu böyle?
Elimdeki pamuğa bakmaya başladım ona yardım etmeye çalışıyordum ama belliki bundan rahatsızdı, onun bana teklif etmesi gerekken ben zorluyordum. Akılsız başın cezasını bende böyle çekicektim. Bir an önce şu işi halledip gitmek istiyorum.
Pamuğun yetersiz olduğunu düşünüp bir parça daha aldım ama biran bir bacağımda ıslaklık hissettim. Sanki bozuk bir musluktan akan damlalar benim bacağımın üzerinde gölcükler yapıyor gibiydi. Bacağıma baktım siyah kotumda damla damla ıslanmış ve o damlalar koyu bir boya gibi belirgindi.
Garipseyerek başımı kaldırdım ve o an hiç olmadığım kadar şok oldum.
Üç köpek hemen dibimdeydi ve ağızlarında taşıdıkları kare buz küplerini almamı istercesine bana doğru uzatıyorlardı. Gözlerim şaşkınlıkla aralandı, bunların köpek olduğuna eminiz değil mi?
Köpeklerin hepsinde tek tek gözlerimi gezdirirken İzel'e tebrik edercesine "Bunları nasıl eğittin? Çok fazla akıllılar."
"Doğdukları günden beri benimleler, kendi kendilerini eğittiler." İlk siyah olanı başını eğip ağızındaki buzları kucağıma bıraktı sonrada tek tek diğerleri,
Hass... Dondum.
İzel köpeklerini kendisine çekip tek tek başlarını okşayarak onları öptü. Bense kucağımdaki buzları önümdeki metal kabın boş kapak kısmına koydum.
"Ben bir an önce işimi halledip gidebilir miyim?" Dedim artık bir an önce evime gitmek istiyorum.
İzel beyaz köpeğin kulağını okşayarak "Poşet getir" dedi. Sonra bana döndü ve "Uzansam sorun olur mu?" Diye sordu.
Başımı iki yana salladım. "Daha iyi olur." Üzerinden çıkardığı ceketi ikiye katladı ve başını koyacağı yere koydu. Yastığı yoktu.
Hemen uzanmadı beyaz köpekten istediği poşeti bekliyordu. Gerçi onuda ne yapacağını bilmiyorum ama bende bekledim.
Ses geldi. Birbirine çarpan cam gibi kırılgan nesnelerin sesi. Kafamı kapıya doğru çevirdim çünkü sesin kaynağı oradan geliyordu. İçeriye beyaz köpekle siyah köpek girdi. Arkalarında da ağızında bezle kahverengi köpek.
O an o kadar imrendim ki, keşke benimde böyle arkadaşlarım olsaydı.
Beyaz ve siyah köpek bir poşetin iki ucundan tutarak geliyorlardı. O poşetin içinde buzlar vardı daha yeni duyduğum ses buzların sesiydi. Ama en tatlıları kesinlikle kahverengi köpekti o ise poşetten damlayan su damlalrını ağızındaki bezle silerek geliyordu.
İzel köpeklerin ağızından poşeti alırken öyle şevkatle bakıyordu ki temellerinin sağlam olduğunu nurdan bile anlayabilirdi insan. Poşetin ağızını bağlayıp bileğinin üzerine koydu. Bacaklarımın üzerinde hareketlilik hissedince dikkatimi kucağımdaki fazlalığa verdim. Kahverengi köpek şimdiyse benim ıslanan kotumu siliyordu. Gülümsedim uzun zamandır ilk defa bu kadar samimi bir şekilde dudaklarım şekillendi. Çekinerekte olsa bu köpeciğin başını okşayarak bir nevi teşekkür ettim.
İzel uzandı yatakta biraz daha kayıp ona yaklaştım elimdeki pamuğa biraz daha temizleme suyunu döktüm. Gözlerini kapattı ve bu beni fazlasıyla rahatlattı. Pamuğu yavaşça kaşına sürdüm ve o kısımdaki kanları temizledim, dudağı ve burnu içinde aynısını yaptım. Burnuna bir tıpaç yapmadım çünkü kanaması çoktan durmuştu.
Temiz bir pamuğa tentürdiyotu bir miktar döktüm hâlâ gözlerini açmamıştı. Pamuğu yine ilk baş kaşında gezdirirken yüzünü inceleme fırsatı buldum.
Kaşları ne ince nede kalındı. Sanki asma bir kilitle tam ortasından kilitlenmiş gibi hızalıydı. Dudakları biraz etliydi ama dolgun diyecek kadar değil. Kirpikleri gür değildi ama kısada değildi çok tuhaf sanki her şeyi o kadar orantılıydı ki matematiksel verilerle bile bakılsa tek bir santim bir diğerinden fazla istense de ölçülemez gibiydi.
Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirdim ki, yakışıklıydı.
Kutunun içinde bulduğum yara bandını kaşına yapıştırdım. Dudağına istesemde bir şey yapamazdım. Gözünün altına baktım, morarmaya başlamıştı. İşe yarayacağını düşünmesem bile yinede oraya da tentürdiyot sürdüm.
Gözlerini hâlâ hiç açmamıştı. O kadar yarasına yakıcı şeyler sürmene rağmen yüzü bile ekşimediği aklıma geldi. Bir dakika uyumuş muydu?
Köpeklerden de ses gelmediğini fark edince etrafıma bakındım. Bunların uyuma saati miydi? Çünkü köpeklerin üçüde kutularında uyuyorlardı. İzel bir anda öksürmeye başladı ama uyanmamıştı. Yaklaşık bir dakika aralıklı bir şekilde öksürünce kalkıp tek oda diye düşündüğüm ama meğerse mutfak olan yere girdim. Mutfağı genişti. Köşede masa ve sandalyeler varken tezgahın yanına monte edilmiş bir tanede buzdolabı vardı. Tezgahın üzerindeki boş bardağı kapıp içini suyla bir kez çalkalayıp su doldurdum. İçeri girdiğimde İzel'in öksürüğü durmuştu, uyumasına devam ediyordu.
Yanındaki boşluğa suyu bırakıp ses çıkarmamaya özen göstererek kirli pamukları ve ilaç şişelerini kutuya koydum. İşim bittiğinde içimde tuhaf bir his vardı. Bugünüm diğer günlerden daha farklıydı, birine yardım etmiş ve onun yarasını iyileştirmeye çalışmıştım ama en önemlisi farklı bir bağla karşılaşmıştım. Bu bir aile bağı gibi değildi ya da kardeş veya iki yakın dostun bağı gibi değildi. Şuan biri önüme seçenekler sunsalar ve içlerinde bu üç köpekle İzel'in arasındaki gibi bir bağ olucak deseler diğer seçenekleri görmeye gerek duymadan onları seçerdim.
Ayağa kalktım son kez onlara köpeklere baktım, gözüm İzel'e kaydı ayağının ucundaki ince pikeyi aldım ve sessizce üzerine örttüm. Şimdi bütün işim bitmişti. Derin bir nefes aldım ve geldiğim kapıdan geri çıktım.
Bugünde benim için böyle bitmiş-, hayır bitmemişti o yaşlı kadın tamamen aklımdan çıkmıştı eğer bugün yanına gitmezsem bana verdiği ekmeğin her lokmasına kadar bir şekilde burnumdan getirirdi ve sadece beline yapacağım masajlada kalmaz bütün evi çamaşır suyuna batırıp çıkarsamda yakamdan düşmezdi.
Ah, ama kremleri çok iğrenç kokuyor!
️️