5. Kürkçü Dükkanı

1955 Kelimeler
Bacaklarımı sığdıramadığım uyduruk bir oturağın üzerinde rahatsızca uzanıyor, telefonum şarj olsun diye bekliyordum. Kafamın altına koyduğum çantamın içindeki sert cisimler derime batıyordu. Benzinlikteki arka odalardan birindeydim. Hemen yan tarafımda kirli bir vileda vardı ve odanın küçük penceresi açılmıyordu. İşte layık görüldüğüm asıl yer burasıydı. Telefonum şarj olur olmaz direk kaçacaktım buradan. Bavulumu açıp içinden bulabildiğim bir çift çorabı kaptım ve yara bandı yapıştırdığım ayaklarıma geçirdim. "Benim sevgili karpuz desenli çorabım seni bu kadar özleyeceğimi hiç düşünmemiştim." Dalgınca saçlarımı kaşıyıp bavulu kapattıktan sonra biraz içeride dolanmaya karar kılmıştım. Abur cubur dolu raflar arasında gidip geldim ve en sonunda tuzlu bir kraker alıp kasaya gittim. Arka tarafta duran sigaralardan da bir tane istediğimde az önceki çocuk beni yargılıyor gibi bakmıştı. Yine de söz etmeden sigarayı verdi ve kasadan geçirdi. "Biraz stresliyim de..." diyerek bir bahane bulmaya çalışsam da tüm bu düşüncelerin geçerli olmadığını biliyordum. Sigara içmeyen insanlar da stresle baş edebiliyordu sonuçta... Sigaramı alıp kapıya çıktığımda çantamdan çakmağı çıkardım. Sam'in az ilerde duran evinin görüntüsü beni rahatsız ediyordu. Duygularım istemsizce kabarmıştı. Kurumuş dudaklarımın arasındaki sigaradan bir kaç nefes çektikten sonra gidip çöp kutusuna attım. Hazır eşyalarım buradayken bir gidip bakmanın hiçbir zararı olmazdı... Önce markete tekrar girip kendime bir şapka satın aldım ardından eşyalarıma göz kulak olmasını isteyip adımlarımı o lanet eve doğru attım. Boğazım kurumuştu. Apartmanın önüne geldiğimde elim Sam'in zilinde yazan o isme gitmişti. "Tüm bu olanlara inanamıyorum Sam." Kameralara takılacağımı bile bile buraya gelmiş olmam ne kadar zeki bir insan olduğumu gözler önüne seriyordu. Zillerden herhangi birine basacağım sırada biri bileğimi sertçe tutmuştu. Ani çekmeyle tükürüğüm boğazıma kaçtığında öksürmekten çığlık atacak halim kalmamıştı. Beni hızla ücra bir köşeye çektiğinde kalbim ağzımda atıyordu. Biri acilen sırtıma vurmazsa öksürüğüm geçmeyecekti. Onun yerine her kimse beni sertçe duvara çarpmıştı. Kim olduğunu göremediğim şahıs yüzünden saniyesinde nefessizlik ve acı içinde geberiyordum. Elim göğsümde kalbimi tutarken bileğimi tutan sert elin baskısı arttı. Suratındaki maskeden görebildiğim tek yeri ela gözleriydi. Uzun kirpikleri olan biri. "Sen... Kim... Kimsin?" Hala öksürüyordum. Çocuk bileğimi bıraktığında elim cansız bir nesne misali duvara doğru düştü. Sırtımdaki tüm kemikler sızlıyordu. Siyah maskede ağız kısmı hareket ettiğinde duyduğumuz çıtırtı sesiyle kafası hızla yana gitti. Endişeyle gözleri irileşirken hemen profilini inceledim. Topuklu giydiğim halde boyu benden epey uzundu ve kollarında kasları vardı. Beni bırakacağını zannettiğim o kısa dilimde rahat bir nefes alacaktım ki bileğimden çekiştirerek koşmaya başladı. Ayağımdaki topuklularla hunharca sürüklenirken ciğerlerim yanıyordu. "Faith!" Alec'in sesini duyduğuma yemin edebilirdim ama görme şansım bile olmamıştı. Belki de hayal görüyordum. Alec neden buraya gelsindi ki? "Durun!" Arkamızdan koşsa da yetişememişti. Saçlarım gözlerimin önünde morarmış bileğimle koşarken artık nefes alamıyordum. Benzinliğe doğru giden ana yoldan karşıya geçerken bir arabanın aniden önümüzde belirmesiyle geriye sıçradık. Korkudan ve acıdan sesim çıkmıyordu. Arabanın sahibi küfür ederek yoluna devam etti. "Bırak!" Sonunda sesim çıkmış elimi çekerek karşı koymayı başarmıştım. Bir anlık şaşkınlığından faydalanıp benzinliğe doğru koştum. Az önce bizi geride bırakan araba ileride durmuş bir sorun olduğunu fark ederek yanımıza doğru gelmeye başlamıştı. Maskeyle fazlaca dikkat çeken katil ne yapacağını şaşırmıştı. Durdum ve nefeslendim. Tam yanımda Alec arabayla ani fren yaptığında elim kalbime gitmişti. "Alec!" "Arabaya bin!" "Eşyalarım benzinlikte!" "Onları daha sonra alırız Faith!" İşaret ettiği yere bakınca maskeli adamın silah doğrulttuğunu fark ederek arabaya bindim. Alec arabayı çalıştırıp gazlayınca bir kurşun sesi duyduk. Refleksle kafamı torpidoya doğru eğdim ve kulaklarımı kapattım. Ne kadar hızlı gittiğimizin farkında değildim. Kalbimin sesi kulaklarımda uğulduyordu. Ayaklarımı dahi hissetmiyordum. Ellerim uyuşmuş kulaklarımı kapatmaya devam ederken midem bulanmaya başladı. Beynimin içinde zonklayan bir ses motorun sesini duymamı engelliyordu. Gözümün önü karardığında ellerim kulaklarımdan düştü ve kafamı torpidoya çarptım. Ondan sonrası tamamen karanlıktı. *** "Kendine gelmesi uzun sürdü..." "Sormam ne kadar doğru bilemiyorum ama neler oluyor?" "Bilmiyorum kesinlikle hiçbir şey bilmiyorum." Sesler zihnimin içinden geçip başımı ağrıtıyordu. Elimi istemsizce torpidoya çarptığım yere götürdüğümde hareketlendiklerini hissetmiştim. "Kendine geldi!" Gözlerimi açtığımda benzinlikteki markette çalışan çocuğun mavi gözleriyle karşılaştım. Meraklı ve endişeli görünüyordu. Hemen yanında Alec'in beni şüpheyle süzen keskin mavi gözleri vardı. Gördüğüm anda tüylerim ürperiyordu. "İyi misin Faith?" Ruhsuz sesine karşılık gözlerimi devirdim. Beni nasıl bulmuştu? Doğrulmaya çalıştığımda diğer çocuk sırtımdan tutarak yardım etmişti. Karpuzlu çoraplarımda kan lekeleri vardı, saçlarım terden alnıma yapışmıştı. İnsan bir zahmet edip ceketimi de çıkarır ve sıcaktan pişmiş halde oturmamı engellerdi... "Gidelim buradan." diyebildim sadece. Kurşun sesi aklıma geldiğinde midemin bulantısını hatırlıyordum. Soğuk soğuk terlediğimi fark ederek gözlerimi kaçırdığımda Alec yanda duran bavulumu aldı. Şarj olmuş telefonumu aldım ve çantamı sırtlandım. Kan lekelerine aldırmadan topuklularımı giyindiğime şaşıran benzinci çocuk bir şey dememişti neyse ki. Alec'in umurunda bile değildim. Harika! Ayaklarım sızlasa dahi bir şey yokmuşçasına yürüdüm ve arabaya bindim. Alec'in bavulumu bagaja yerleştirdiği vakitten faydalanarak ayakkabılarımı hemen çıkarmıştım. Ceketimi de çıkardığımda camı sonuna kadar açtım. Kendi ter kokumun içinde boğulup ölecektim. Alec beni uyarmadan emniyet kemerimi taktım hemen. Arabaya bindiğinde bana hiç bakmadan gaza basmıştı. Derin bir sessizliği vardı. "Emniyet kemerini takmadın." "Beni çok korkuttun Faith." "Neden korkuyorsun ki? Bana bir şey olmaz." Kendimden emin bir halde dışarıyı izlemeye başladım. "Neden sen insan değil misin?" "İnsani duygularım yok benim." Kollarımı göğsümde birleştirdiğimde bileğimdeki morartı sinirimi bozmuştu. Ceketimi neden çıkardıysam sanki. "Emin misin?" Bana döndüğünde göz göze gelmiş ve kalbimin ritmi tepetaklak olmuştu. Bir kaç saniye gözlerimin içine bakıp frene bastı. Eve giden yolda bizden başka bir araba yoktu ve yolun ortasında duruyorduk. Direksiyonu tutan ellerinden gerginliğini hissedebiliyordum. "Ben... Eminim." dedim. Boğazım anında kurumuştu. Elini direksiyondan indirip bileğime götürdüğünde afallayarak bakakaldım. Morarmış bileğime şöyle bir baktı ve bakışlarını tekrar gözlerime çıkardı. "Bu, sana bir şey olmamış halin mi Faith?" Buna verecek bir cevabım yoktu. Gözleri çorap yapışmış ayaklarıma gitti. "Kanlı çoraplar mı?" Yutkundum tekrar. Kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir yerdeydim. Bileğimi elinden kurtarıp kucağıma koyduğumda rahatsız olmuşçasına geri çekildi. Önüne dönüp bir süre sessizce boş yola baktı. "Öyle olsun." Vitesi çevirip arabayı çalıştırdı ve normal bir hızda gitmeye devam ettik. Arkama yaslanıp gözlerimi kapadım. Tartışma yapmaya gücüm kalmamıştı artık. Gözlerim açıldığında havanın karardığını fark ettim. Alec arabayı durdurmuş valizi içeri doğru götürüyordu. Antrede beni merakla bekleyen Laurent'i fark ettim. Bir günde özlemiştim çocuğu. Topuklu ayakkabılarımı giyindim tekrar. Ceketimi de üzerime geçirdiğimde arabadan inmiştim. Tükenmiş ayaklarımla dahi topuklularla yürüyebiliyor olmak Faith demekti. "Ben markete gideceğim bir şeyler almam gerek." "Ben de geleyim." Neden bunu söylediğimi bilmiyordum ama eğer tek kalırsam beynim bana işkence edecekti. Ilık bir duş almak varken markete gitmek istiyordum. Alec bana deliye bakar gibi bakmıştı. "Onca olan şeyden sonra hala enerjin var mı?" Ayaklarımı işaret ettiğinde sorun yok dercesine havalı bir duruş sergiledim. Bana tuhaf bakışlar atıp Laurent'e içeri geçmesini söyledi. "Yürüyerek gideceğim Faith." "Ne olmuş yani?" "Daha yeni benzinlikte marketteydin neden şimdi-" "Sadece gelmek istiyorum Alec." Israrla suratına baktım. Pes dercesine omuz silkti ve arabayı kilitledi. Bana inat yürüyerek gittiğini tahmin etmek zor değildi. Nereye kadar dayanacağımı merak ediyor olmalıydı. Beni pes ettiremezsin Alec! Arkasından yavaşça yürüyordum. Yol bitmek bilmiyordu ve Alec dönüp de bir kez bile arkasına bakmıyordu. Uzun bir mesafenin ardından yürüyüşün acıyan ayaklarıma rağmen iyi geldiğini fark ettim. Temiz hava ve böcek sesleri biraz da olsa huzur veriyordu. Terlemiş saçlarımın arasından esen ılık rüzgarla rahat bir nefes aldım. Güvende hissetmek böyle bir şeydi demek... Ah şimdi evimde kendi yatağımda ve tamamen güvende olmak vardı ya... Neon tabelası olan küçük bir markete gelmiştik. Etrafta marketten hariç küçükte bir ev vardı. Marketin önünde duran masalı bank, hemen yan taraftaki büyük çöp kutusu ve sessizlik... Alec beni görmezden gelip markete girdi ve kasada duran yaşlı adama selam verip market sepetini aldı. Peşi sıra yürürken yaşlı adamın dikkatini çekmiş olmalıydım ki gözlerini izlediği minik televizyonundan ayırıp bana çevirdi. Boş bakışları merakla perçinlenmişti. Sandalyesi öyle eskiydi ki adam geri yaslanırken kırılır diye endişe etmiştim bir an. Alec ışık hızıyla alacaklarını almış ve kasaya gelmişti bile. Aldıklarına bakmak yerine televizyona baktım. Haberleri seyrederken içimde bir şeyler huzursuz olmuştu. Benzinlikte yaşanan olayın kamera görüntüleri sızmış olabilir miydi? Kalbim korkuyla kasıldığında Alec parayı ödemiş ve iyi geceler dileyerek marketten çıkmıştı. Arkasından sessizce bende çıktığımda o önde ben arkasında yürüyordum. Tuhaf bir sessizlik vardı. Ayaklarımın altında ezilen yapraklar, cırcır böceklerinin kafa ütüleyen bitmez tükenmez uğultusu ya da ormanın içinden yükselen yabani hayvan sesleri aramızda oluşan sessizliğe hiç bir katkıda bulunmuyordu. En az bir metre mesafede arkasından hantalca yürüyordum. Ayaklarım, giydiğim ayakkabıların on iki santim topuğu ve de yaralı olmasından ötürü zonkluyordu. Yaz bile olsa geceleri serin bir rüzgar vardı ve siyah kot ceketimin yırtıklarından içine giren soğuk bedenimi ürpertiyordu. Yürüdüğümüz yolun sonu kaldığımız iki katlı ahşap eve çıkıyordu. Markete gideceğini söylediğinde peşine takılmak iyi bir fikir gibiydi. Bunu aklıma koyduğum sırada aramızda tuhaf bir sessizliğin olacağını bilmiyordum. Dalgınca onu izlerken bir anda arkasını döndü. Ayaklarım refleksle durduğunda bakışlarımı gecenin dahi gizleyemediği parlak mavi bakışlarına kilitlemiştim. "Acıkmış olmalısın eve daha var istersen şunu al..." Siyah poşetin içinden çıkardığı çikolatayı bana uzattı. Tereddüt etmeden çikolataya uzandığımda geri çekmişti. Yaptığı saçmalıkla yüzümü buruşturduğumda yarım ağız güldü. "Ya da biraz daha sabreder ve eve gidince güzel bir yemekle bana teşekkür edersin..." Gözlerindeki muzip ifadeye anlamsızca bir kaç saniye baktığımda benden cevap beklercesine tek kaşını kaldırdı. "Madem sabretmemi istiyordun öyleyse neden başka bir seçenek sunarak beni kışkırtıyorsun Alec?" Söylediğim cümleyle şaşkına uğrayarak kaşlarını çattığında boşluğundan faydalanarak elindeki poşeti kaptım. İçinden çıkardığım çikolatayı keyifle açtığımda tek yaptığı yan gözle beni izlemekti. "Baksana Faith, tüm bu yardımlarıma rağmen oldukça kabasın. Bazen düşünüyordum da neden o gün seni arabama aldım ve neden buraya getirdim." "Sahi Alec... Neden bana yardım ediyorsun?" Durup bakışlarımı insanın içini buz kestiren bakışlarına çevirdim. O gözlerin arkasında tuhaf bir şeylerin gizli olduğuna yemin edebilirdim. Bir adım yanıma yaklaştığında ürkekçe geri çekilmek yerine dimdik karşısında durdum. Aramızda ya on ya da on beş santim vardı. Boşta kalan eliyle bileğimden tuttuğunda hala gözlerine bakıyordum. Çikolatayı tutan bileğime çileden çıkarıcı bir şekilde dokunarak çikolataya ulaştığında tek gözüm seğirmeye başlamıştı. Ani ve iç gıdıklayan teması mideme krampların girmesine neden oluyordu. Çikolatayı kapacağı sırada daha sert tutarak onu almasını engelledim. Bunu beklemiyor olsa gerekti. Dudakları düz bir çizgi halinde kasıldığında keyifle sırıttım. "Yüzde yüz eminim ki verecek cevabın olmadığı için beni geçiştiriyorsun ve yine yüz de yüz eminim ki o poşetin içinde bu çikolatadan fazladan bir kaç tane daha var." Elini geri çekip kafasını eğdi. Küstahça güldüğünü görebilecek, nefesini yüzümde hissedebilecek kadar yakınındaydım. İnce gömleğinin üzerine sinmiş odun kokusu alabildiğim en keskin kokuydu. "Belki de..." Deyip tekrar bana baktı. Karanlık orman yolunda ikimizden başka kimse yoktu yine de tehdit altında hissetmiyordum. Bakışlarını dudaklarıma indirdiğinde kasıldığımın farkındaydım. "Belki de kendi kendine kurduğun hayal dünyası hoşuma gidiyordur ve sorularına cevap verirsem büyüsünün bozulacağından korkuyorumdur." Verdiği cevapla nefesimi hızla dışarı verdim ve ona bakmadan hışımla yürümeye başladım. Elimdeki çikolatayı yere kumların içine fırlattığımda yaptığımdan zerre kadar pişmanlık duymuyordum. "Hadi ama Faith. Sana karşılık vermediğim için hala kızgın mısın bana?" Arkadan bağırıp durması beni yolumdan edemeyecekti. Ne diye yardım teklifini kabul etmiştim ki zaten? "Sen kimsin ki bana karşılık vermediğin için sana kızayım..." Kendi kendime mırıldanırken topuğumun kırılması sonucu dengemi yitirmiştim. Bileğim burkulduğundan dişlerimi sıkarak inilti çıkarmamak için kendimi zorladım. "Buraya gel." Kolunu açmış beni beklerken hırçınca eline baktım. "O zamanlar henüz 14 yaşındaydım Alec. Beni reddettin ve bitti. Bir daha bunun konusunu açarsan yüzüne tokadı yersin." Korkmuş gibi bir yüz ifadesi takındığında suratına gerçekten bir tokat atmak istiyordum. "Anlaşıldı. Hadi kolunu omzuma at." Kendime lanet ederek topuklu ayakkabılarımı çıkardım. Kanlı ayaklarla orman yolundan gitmek ne kadar mantıklıydı sorgulamak istemiyordum. Burkulmuş bileğimle yürümeye devam ettiğimde sıkıntılı bir nefes verdiğini işittim. "Bende senden hoşlandığım için falan sana yardım etmiyorum." Durup arkama baktığımda bu defa ciddi duruyordu. Hemen sonrasında alaycı yüz ifadesi geri gelmişti. "Karnım acıktı ve bu hızla eve gidersek açlıktan ölebilirim." Kast ettiği yardım, az önceki kolunu omzuma at yardımdı ve ben aptal gibi beni kurtarmasından bahsediyor zannetmiştim. "Açlıktan öl zerre kadar umurumda değilsin." Bir kaç saniye aval aval suratıma baktığında sessizlik huzursuz ediciydi. Kafasını yana yatırarak beni geçti ve ellerini cebine atıp hızla yürüdü. Bir beş dakika sonra dönemeçten döndüğünde artık görüş mesafemden çıkmıştı. "Hayır anlamıyorum 14 yaşındayken sende ne bulmuşum ki? Keskin mavi gözlerin, pürüzsüz cildin ve kahverengi düz saçlarınla tipsizin tekisin Alec!"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE