2. İlk Aşk

1407 Kelimeler
Sıcak bir yaz günüydü. Ona olan tüm hislerimi içimde biriktirip açılmak için akşamı beklemiştim. Her akşam arkadaşlarıyla orada burada takılır ve beraber gitar çalarak eğlenirlerdi. Elimde itiraf mektubum yanaklarımda pembe bir allıkla parka giderken kalbim ağzımda atıyordu. Yeni temizlediğim babetlerimin kirlenmemesi için ekstra dikkatliydim. Uzun saçlarımı onun için düzleştirmiş gözlerime onun için kalem çekmiştim.  Liseye başlamadan önce sevgilim olmasını o kadar çok istiyordum ki sonunda itiraf etme kararı almıştım. Arkadaşlarının arasına bodoslama daldığımda herkes şaşırmıştı. Onu kenara çekip itiraf mektubumu verdiğimde sonra okusam sorun olur mu diyerek cebine atışı ve gidip arkadaşlarına mektubu gösterişi kalbime bir ok misali saplanmıştı. En azından mektubu onların önünde okumaz zannederek aptallık ettiğimde dönmek üzereydim fakat aralarından biri mektubu alay ederek okumaya başlamıştı. Sinirden ellerimi yumruk yapmış ve öfkeme yenik düşüp mektubu okuyan çocuğun suratına tokat atmıştım.   Ortalık karıştığında belimden tutup beni kenara çekişini hatırlıyordum. Beni sakinleştirmek için ellerimden sıkıca tutuşu kalbimi nasıl heyecanla çarptırmıştı haberi var mıydı? Mavi gözleriyle gözlerimin içine bakarak sakin ol derken dalıp gittiğimin farkında mıydı? Defalarca seni seviyorum dememe rağmen hiçbirini duymamış gibi yapıp sorun yok diyerek mektubumu geri verişi... "Faith?" "Alec?" "Neler oluyor neden dizlerinde kan var?" O gece yaşadığım sinir bozucu andan sonra Alec'i bir daha görmemiştim. Benimle aynı üniversiteye gittiğini bilmeme rağmen farklı kampüslerde olmamız yüzünden bir kere bile denk gelememiştik. Kadere bak ki yıllar önce beni sorun yok diye geçiştiren çocuktan medet umuyordum. Gerçeği söylesem beni direkt polislerin önüne atardı eminim.   "Soru sorma ve beni buradan götür. Lütfen..." Sesim içime kaçmıştı sanki. Hala bana bakıyordu fakat yine de arabayı çalıştırmıştı. Ellerimdeki teri ceketime sürüp dikiz aynasından polis arabalarını kontrol ettim. Geride kalan benzinlikteki insanlara sorular soruyorlardı.   Hızlıca nefesimi dışarı verip telefonuma baktım. Saat neredeyse beşe geliyordu. Gelen mesajı tekrar kontrol ettiğimde elimin titrediğini fark ederek içimden küfür ettim. Alec'in yan koltuğumda oturuyor olması kalbimi tuhaf hallere sokuyordu. "Pekala en azından neden kaçtığını söyleyebilir misin? Ya da seni nereye götürebileceğimi?" "Benden hemen kurtulmak istiyorsun anlıyorum tabi... Cehenneme kadar yolumuz var sür işte." Onu şu anda terslememem gerekiyordu ama ona olan bastırılmış hislerimi dizginleyemiyordum. Bu kadar zaman sonra bile öfkemin dinmemiş olması neyi işaret ediyordu bilmiyordum.   "Dizilerindeki kan izlerine ve polislerden kaçtığına bakılırsa birini öldürmüş olmalısın." Yarım ağız güldüğünde öfkeli bakışlarımdan nasibini almıştı. "Ciddi değildim sadece... Sen gerçekten birini mi?" Panikle arabayı durdurduğunda çantamdan suyumu alıp tek dikişte bitirdim. "Kimseyi öldürmedim ama öldürmüş gibi gösterildiğim bir kumpasa getirildim. "Ne? Faith bu..." Ellerini direksiyondan çekip bana doğru döndüğünde kalbim kasılmıştı. Bana sürekli ismimle hitap ediyordu ve gerçekten benimle ilgileniyor gibi görünüyordu. Hayır hayır kim olsa bu halde duran birine ilgi duyardı... Yukarı kalkık kaşları dağılmıştı. Sarıya çalan kahverengi saçları, göz altı torbaları ve ince dudakları hepsi de zamanla daha da ilgi çekici olmuştu.  Hayır hayır aptallaşma Faith! "Şimdilik bu olayı atlatmam için beni sakin bir yere götür. Yemin ederim sonrasında bir daha beni görmeyeceksin." "Dur dur dur... Seni görmek istemeyeceğimi de nereden çıkardın?" Arabayı tekrar çalıştırdığında ezik kız kompleksimden kurtulup elimi saçlarıma daldırdım. "Başına bela istemiyor olabilirsin." "Değişmişsin." Sözleriyle içime bir öküz oturttuğunda yan gözle onu izledim. Hafifçe tebessüm ediyordu ve elleri ustaca direksiyonda gidip geliyordu. Bileğinde pahalı bir saat vardı. Giydiği kareli mavi gömlekle gözleri olduğundan daha mavi görünüyordu. "Bu iyi bir şey mi şimdi?" "Saçların... Yakışmış." Yutkundum.  Az önce bir şişe su içmiş olmama rağmen dilim damağım kurumuştu. Uzun saçlarımı kısacık kullanmaya öyle alışmıştım ki artık benimle bütünleşmişlerdi. Kâküllerim ve omzuma değmeyen kısa saçlarımla beni beğenen bir sürü insan vardı fakat bunun Alec'in dikkatini çekmesi hepsinden daha ütopik geliyordu. "Bu... Bu stresimi azaltmıyor Alec. Lütfen bir süre konuşma ve dikkatimi dağıtma." "Stresini alması için yapmadım. Sadece düşündüğüm şeyi söyledim."  "Bense ne düşünüyorum biliyor musun? Neden onca insan varken senin arabanı buldum!" "Neden?" "Bir de soruyor..." diyerek dışarıyı seyretmeye başladığımda dizilerimdeki kan lekesinden midem bulanıyordu. Çok geçmemişti ki sadece ağaçların olduğu bir yola sapmıştık. Batmaya hazırlanan güneşin kızıl ışıkları ağaçların arkasından görünüyordu. Hava öyle temiz ve iç açıcıydı ki başıma gelen bu saçmalıktan nefret eder olmuştum.   Alec'in hızı normalin biraz daha üzerindeydi. Kafamı açık cama dayayıp rüzgarı hissederken gözlerimi kapadım. "Uyarmayı unutmuşum Faith. Emniyet kemerini takmalısın." Sözleriyle gözlerimi açıp emniyet kemerini buldum ve yerine geçirdim. Bana yan gözle bir bakış atıp tekrar yola odaklandığında nereye gittiğimizi merak ediyordum. Yokuş yukarı çıkan arabayla geriye yaslandım ve kan izlerini anımsadım. Sam'in son sözlerini düşünürken buğulanan gözlerim tanımadığım biri için gözyaşı döküp dökmemeyi sorguluyordu. Karnına saplanan bıçağa dokunmadığım için şanslı sayılırdım. Alec'in kolunu emniyet kemerimin düğmesinde gördüğümde afallamış ve sıçramıştım. Nasıl daldıysam geldiğimizi fark etmemiş ve de Alec'in sesini duymamıştım. "Beni dürtebilirdin... Seni duymamışım." derken yüzünün santimler kala yüzüme döndüğünü hissettim. Mavi bakışları yüzümde gezinirken oldukça yavaştı. "Seslenmedim ki." Emniyet kemerimi tutup geriye çekildiğinde tuttuğum nefesi dışarı verdim. Seslenmemiş miydi... Kapılma Faith. Tekrar kapılmak için fazla büyüksün. "Öyleyse bundan sonra seslen." Arabanın kapısını hışımla açıp çıktım. Topuklu ayakkabılarımı ayağıma geçirdiğimde ahşap ev tüm güzelliğiyle önümde duruyordu. Hemen sağ tarafımda gürül gürül akan bir nehir vardı. Berrak sular kayaların arasından süzülüp giderken yüreğimin ferahladığını hissedebiliyordum. Kurbağa seslerine karışan cırcır böcekleri güneşin batmakta olduğunu hatırlatıyordu sanki. Ağaçların arasından süzülen güneş ışığı ahşap evin pencerelerine yansıyıp gözümü alıyordu. Pencere pervazlarındaki küçük saksılarda renk renk menekşeler vardı. Verandada iki sandalye ve sol taraftaki ağaçta lastikten bir salıncak... Katil konumuna düşürülmemiş olsam şimdi burada olduğum için çok mutlu olabilirdim. Alec arabayı geriye çekip ağaçların arasında boşta kalan alana park etti. Bu sırada gergince önüme gelen saçları kulak ardı etmiştim. Az önce arabada bile isteye emniyet kemerimi çıkarışı duygularımı karıştırıyordu. Arabadan inip yanıma gelene kadar onu izledim. Boyu bir hayli uzamıştı. Ne kilolu ne de zayıftı fakat kaslı gibi de durmuyordu. Uzaktan bakıldığında normal bir çocuk denilebilirdi fakat bakışlarının insanda uyuşturucu etkisi yaptığını bir ben biliyor olamazdım. Önümden geçip elinde sallandırdığı anahtarları karıştırdı. Verandanın ahşap basamaklarına çıktığımda tahtalar gıcırdamıştı. Kapıyı açtığında peşine takıldım. İçeride kimsenin olmayacağını düşünmüştüm fakat biri vardı. Arka tarafa bakan pencerenin önünde biri oturuyordu. Meraklı bakışlarla çocuğu süzdüğümde tekerlekli sandalyede oturduğunu fark etmiştim. Çocuk yüzünü döndüğünde onu hatırlayarak ismini düşündüm. "Sen... Laurent... Bu sen misin?" Şaşkın bakışlarım altında kalan çocuk Alec'inkilere benzeyen mavi bakışlarını boncuk boncuk açmıştı. Dizlerinde yatan kedi kollarını uzatarak gerildiğinde elini kedinin başına koyarak okşadı. "Tanıyamadım..." dedi mahcup olarak. Sarı saçları Alec'e göre daha uzundu ve yüz ifadesi kesinlikle çok daha masumdu. Benden iki yaş küçük olduğunu biliyordum ama tekerlekli sandalyede olduğunu hatırlamıyordum.   "Faith'i nasıl unutursun Laurent. Hatırlasana beraber öğle yemekleri yerdik." Benimle hatırladığı tek şeyin bu olması gözlerimi yaşartmıştı doğrusu. Gözlerimi kısıp Alec'e baktığımda omuz silkti ve gidip kardeşinin kucağında duran kediyi aldı. Beyaz kedi uykusundan bölündüğü için hoşnutsuzca gözlerini araladığında gergince etrafıma bakındım. Renkli ve eski koltuklarla döşenmiş salonda küçük de bir televizyon vardı. Bir duvarı boydan boya kaplayan kitaplık toz içindeydi. Hemen yan tarafta mutfak tezgahında makarnalar saçılmış halde duruyordu.   "Aç mısınız? Bu gece gelmezsin diye makarnayı dolaba kaldırmıştım." Arabasının tekerlerini sürerek onu daha yakından göreceğim bir yere geldi. Bana yaklaştıkça kendimi kötü hissediyordum. Dizlerimdeki kan lekelerinin kokusunu hissedecek diye ödüm kopuyordu. Alec bu durumu fark etmiş olacak ki gelip omuzlarımdan kavradı.  Temasıyla tüylerim ürperirken beni merdivenlere doğru yönlendirmişti. "Evet kurt gibi açız. Sen dolaptan makarnayı çıkar biz geliyoruz." Laurent gülümseyerek mutfağa doğru giderken biz de merdivenlere çıkmıştık. Elleri hala omzumdaydı. Gergince omuzlarımı sallayarak temasını kestim. Hiçbir şey demeden ellerini çekti ve arkamdan gelmeye devam etti. Üst kata çıktığımızda önüme geçip bir odanın kapısını açtı. Peşi sıra ilerledim. "Dolaptan istediğin herhangi bir şeyi giyebilirsin şimdilik. Kıyafetlerin kuruyana kadar..." Gözlerini kan lekeleri olan dizlerime çevirdiğinde yüzü buruşmuştu.  "Duş almak istersen hemen soldaki kapı-" "Duşa falan gerek yok. Sadece şundan kurtulsam yeter." Bana yardım eden birini terslediğim için kendimden utanmalıydım. Hayret dolu bakışlarını esirgemeden bana bakmaya devam ettiğinde gidip dolabın kapağını açtım. Tamamı erkek kıyafetleriydi ve bilin bakalım kimin kıyafetleriydi... "Peki, nasıl rahat ediyorsan..." diyerek odadan çıktığında arkasında bıraktığı rüzgarla iç çektim. İçine düştüğüm duruma inanamıyordum.  Dolaptaki kıyafetler arasında ellerimi dolaştırırken Sam'in kanlar içinde yatan görüntüsü zihnime üşüşüyordu. Silkinerek bulduğum ilk tişörtü kaptım. Gri bir eşofman altı da aldığımda üzerimdeki kanlı kıyafetlerden kurtulmuştum. Kanlı kıyafetlerimi banyoya götürüp makineye attığımda tişörtün bol gelen kolları beni rahatsız ediyordu. Boynum fazlasıyla açıkta kalıyor eşofman belimden düşüyordu. O an ayağıma batan cam parçalarını anımsayarak klozete oturdum. Kesiklerin içine yapışan çalı çırpı ve pıhtılaşmış kanın görüntüsü hiç iç açıcı değildi.  Ayaklarımı hızla yıkayıp telefonumu elime aldım. Mesaj atan numarayı aradığımda numaranın çoktan kapandığını duyarak gerginliğime bir yenisini daha ekledim. Kim benden ne istiyordu ki... "Faith. Yemek hazır." Ne zaman Sam aklıma üşüşse Alec gelip zihnimi dağıtıyordu. Şu an odaklanmam gereken olan biteni açıklığa kavuşturmaktı, Alec ile ve ilgimi çeken her hücresiyle ilgilenmemeliydim sanki bu takıntı haline getirdiğim çocuk için mümkünmüş gibi.  "Geliyorum."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE