Hedefe ulaşmak

798 Kelimeler
Kırmızı mavi polis sirenleri tapınağa çok yakın olan bahçeli evde parlıyordu, mahalleden bazı insanları merak ile balkonlarına çıkmış ne olduğunu gözlüyordu. Daniel ölen kişi arkadaşı olmasına rağmen dikkatini bozmadan büyük profesyonellik ile kalabalığı kontrol ediyor olay mahalline yaklaşmamalarını söylüyordu. Olayı duyan ve Bab’ı seven herkesin bakışları solmuştu. Adam bu sürede hızını bozmadan Bab’ın evine gitmeye çalışsa da çok başarılı olduğu söylenemezdi, kendi gözünde koşsa da dışarıdan bakan birisi için acınası şekilde kollarını sallayarak sürünüyordu. Gözü her attığı adımda kararıyor kusmamak için her saniye yutkunuyordu, gecenin soğuğundan donmuş fayanslardaki çizgilere basmadan Bab’ın evine koşarken yerde düşmemek için resmen savaş veriyordu, bilerek mi yapıyordu yoksa o anki hasta zihni ile istemeden mi çizgilere basmaktan kaçınıyordu bilmiyordu ama yapmaktan kendini alıkoyamıyordu. Evin eskimiş kahverengi kiremitten çatısını gördüğünde içinde bir heyecan oluştu, en yakın arkadaşlarından birisini kaybettikten sonra arkasındaki suçluyu aramak onu heyecanlandırıyordu. Kendini ne kadar durdurmaya çalışsa da bunun yanlış bir şey olduğunu düşünse de duramıyordu, gidip olay mahallini incelemek için can atıyordu. Kalabalığın arasından sıyrılıp Daniel’e elini güçsüzce sallayıp kendini fark ettirmeyi başardıktan sonra Daniel usulca yanına geldi. Gözlerinde saklı olan hüzün ve yorgunluğu farkedecek kadar yakından tanıyordu onu, buna rağmen kendini bozmayıp durumu kontrol altında tutması işindeki profesyonelliği kanıtlıyordu. “Hey do- Ou… Telefondan sesini duyduğumda bu kadar berbat durumda olmanı beklemiyordum, evine git. Senin de ölmeni istemem.” Son cümlesinde ciddiydi, Adam o kadar kötü gözüküyordu ki her an düşüp yerde can çekişmeye başlayacakmış gibiydi. “Bu durumda evimde uyuyabilir miyim sanıyorsun? Arkadaşım öldü ve onun olayının peşinden gitmek yerine evde ağlayarak erotik kadın magazinlerine bakarak her şeyin güzel olmasını mı dilemeliyim?” Cümlesinin başından sonrasını neden söylediğini bilmiyordu, öylece çıkmıştı ağzından. Düşüncelerini bir araya getirmek çok zordu. “Adam, durumu anlıyorum ve… Biliyor musun? Ne kadar uğraşırsam uğraşayım seni eve yollayamayacağım. Git olay mahallinde altına sıç da rahatla.” Yine de çıkışmasından sonra Adam’ın hak verip evine gideceğini ummadan edememişti, nafile bir umuttu tabi ki. Adam kafasını sallayıp Daniel’i onayladı. “En azından beni tanımışsın.” Kendini evi geniş bir açı ile görebilecek bir pozisyona getirdi, evin geneline baktığında göze aniden çarpan bir şey yoktu. Bahçede şimdilik göze takılan önemli bir şey görmemişti, olayın evin içinde yaşanmış olmasından başka ihtimal yoktu. Bab’ın evine öylece girebilecek birisi var mıydı ki? —------------------------------------------------------------------------------------------------------- Asia hastane sedyesinde oturmuş eski anıları yad ediyordu, hiçbir zaman yanından ayırmadığı küçük anı defterini okuyor üzerine yapıştırdığı eski fotoğraflara bakıyordu. Kasabaya geldiği günden beri tanıyordu Adam ve Bab’ı, yedikleri içtikleri asla ayrı gitmezdi. Hatta lisedeyken Adam’a çıkma teklif edip soluksuz bir red yemişti, hala o anı gece uyurken aklına gelip uyumasını engeller. Ama bu gece farklıydı, çok yakından tanıdığı ve çok sevdiği bir insan ölmüştü, peki ne yapacaktı? Ailesine söylemeyi çok isterdi ama hiçbir aile bireyi yaşamıyordu, arkasından gidip ağlayabilirdi ama bu bir yere getirmezdi onu. Yıllardır hemşirelik yapmasına ve bir çok ölüm görmesine rağmen bu onun için bir ilkti, kendine bu kadar yakın bir insanı hiç kaybetmemişti. İnsanların ölümlerini sürekli gördüğünden ölüm konusunda hissizleşse de Bab’ın ölümüne karşı hissizleşemiyordu, normalde çok kolay kabul edebildiği ölüm fikrini kabul etmeyi reddediyordu. “Bab ölebilir mi ki? Kalp krizi falan mı acaba? Gizli bir hastalığı mı vardı? Öyle olsaydı tüm polis departmanı eve akın eder miydi ki? Gerçi Bab karakoldaki herkesin sevdiği sıcak kanlı bir arkadaş… dı.” Sedyenin bembeyaz temiz çarşafına yaslanarak hastanenin tavanını uzun uzun izledi, tavandaki her deformasyonu tek tek sayana kadar başını kaldırmayı planlamıyordu ki bir anda ayaklanma isteği duydu. Sedyenin gıcırtısı eşliğinde ayağa kalkıp resepsiyon masasının üzerindeki kartı aldı, üzerinde on yıl öncesinden kalma resmi ve kişisel bilgileri yazıyordu. İş üstündeyken bu kartı takması lazımdı ki hastalar onu tanıyabilsin, en azından kağıt üstünde plan buydu, bu küçük kasabanın çalışkan hemşiresini tanımayan kimse yoktu. Yine de kartı yanında taşırdı her zaman, kartın üzerinde yazan yazıya sanki ilk defa bakıyormuş gibi dikkatlice baktı. ‘Hemşire’ yazısını görüp durakladı, hastanenin kuytu yerinde çökmüş acınası şekilde zamanını boş boş geçiren kendine resepsiyondaki aynadan baktı. Uykusuzluktan göz torbası mosmor olmuş saçı birbirine karışmıştı, yüzündeki çiller ve mavi gözü ile birlikte bu bakımsızlığa rağmen tatlı gözükebiliyordu. Tek sorun hiçbir yorgunluk karşısında neşesi sönmeyen gözleri büyük bir yorgunluk ve umutsuzlukla bakıyordu. Kendini hastane kaloriferine yaslayıp ellerine baktı, sıcak demire temas ettikleri için kızarmışlardı. İki ile yüzünü tokatlayıp kendine geldi, şu an iş üstündeydi. Son on yıldır olduğu gibi, eğer oturup ağlayacaksa bunu evinde yapacaktı, sorumluluklarını yerine getirmek zorundaydı. Kendi kendine böyle düşündükten sonra camdan yeni doğmaya başlayan güneşin ışığına baktı. “Böyle olmalı değil mi? Öldün diye iş yapmayı bıraksam benimle sağlam dalga geçerdin.” Güneş yavaşça tüm kasabayı aydınlatmaya başlamışken hastanenin acil girişinin önünde acı bir tebessüm ile anılarını yad ediyordu. Hiçbir hasta gelmediği için rahatça elindeki küçük anı defterinin sayfaları arasında gezerken hastanenin telefonu çaldı, hızlıca gidip açtığında tanıdık bir ses eşliğinde gözleri büyüdü. “Ney?!” Resepsiyon masasının arkasındaki renksiz askılıktan hızlıca paltosunu alıp ambulansa atladı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE