28. Bölüm

1721 Kelimeler
Yolların engebesinde sağa sola virajları aşarak ana yola kadar gelmişlerdi, güneş artık batıya yönelmiş parlak sarı ışıkları nazlı nazlı kızıla boyamaya başlamıştı kıyıları. Otobüs denizi uzaktan da olsa gören lokantaya geldiğinde herkes bir anda bu güzel manzarayı fotoğraflamaya koşmuştu. Gerçi Feyza ve Ayça Nil pek de manzarayı fotoğraflamakla veya bu güzel renk cümbüşüne hayran kalmakla ilgilenmiyordu. Her ikisinin de zihninde yol rehberlerinin anlattığı o hikaye tazeliğini koruyordu. Athena ve Afrodit, her nedense bu duyduklarına sadece bir uydurmaca deyip geçememişlerdi. Her ikisi de göz ucuyla parıl parıl parlayan bilekliklerine bakıp düşünüyorlardı. Mehmet Hoca misafirlerini yemeğe davet ederken Ayça Nil ve Feyza’nın sessiz sedasız bir köşede dikildiğini fark etmişti elbette. Koşuşturmaca ve ilgilenmesi gereken işleri yüzünden doğru düzgün öğrencileriyle vakit geçiremediğini düşünecek halde bile değildi. İkisine birden seslendi. “Kızlar, hazır ikiniz de boş duruyorsunuz hadi yardımcı olun misafirlerimize yemek yiyeceğimiz masaları gösterelim.” Ayça ve Feyza çıt çıkarmadan sanki birisi onlara bir emir versin de harekete geçelim dercesine bekliyormuş gibi bir anda hızla misafirlerin yanlarına farklı yönlere ayrıldılar. İş yapmanın düşünceleri dağıttığını her ikisi de önceden deneyimleyerek öğrenmişlerdi ne de olsa. “Buyurun bu taraftan,” diyerek orta yaşlı bir misafire seslendi Feyza. “Ah Nil!” diyerek karşılık verdi, nazikçe bir ses eşliğinde kadının neşeli yüzünde göz çevresinde gülümsemekten yer eden kırışıklıklar derinleşti. “Ne kadar güzel böyle bir organizasyonda görev aldığını görmek, Buhran Bey ve Nesrin Hanım’ı göremedim burada değiller mi yoksa?” Bir süre duraksadı, gülümsedi Feyza, Ayça’nın ailesi hakkında pek bilgisi olmasa da babasının bir yazar ve annesinin de psikoloji alanında profesör olduğunu biliyordu. “Bu konular onların araştırmalarına pek de uygun değil o yüzden gelmediler,” dedi Feyza kaçamak bir cevapla. “Şaşırdım açıkçası, böyle güzel bir semineri asla kaçırmazlardı. Bir sorun yok değil mi iyilerdir inşallah?” “İyiler, bir sorunları yok,” dedi Feyza, hala sevimli bir sesle konuşuyordu. İçten içe bu araştırmacıların ne kadar da şüpheli olduğunu her şeyi deştiklerini düşünüp sövüyordu tabii orası ayrı. “Eve gidiyor musun bu akşam yavrum, eğer gidersen benden selam söyle muhakkak. Bir ara sizi ailecek ziyaret etmek istiyorum Nesrin Hanım ile konuşmak istediğim çok önemli bir mevzu var.” Dedi lokantanın içindeki masaya yöneldiklerinde. Bu cümle Feyza ile konuşmalarını sonlandıran cümle olmuştu. Gülümseyerek yanlarından ayrıldı, arkasını döndüğü gibi gözlerini devirerek oflamayı ihmal etmedi. Sarı saçlarını omzunun arasına savurduğu sırada Melih ile göz göze geldi. “Naber?” dedi Atakan’ı görür görmez. Şu an için Ayça Nil’in bedeninde olduğunun pek de farkında değil gibiydi. “İ-iyiyim, s-sen…” bir saniye kadar kelimeler Atakan’ın ağzında bir sağa bir sola yuvarlandı bir türlü konuşamadı. “Senden naber Nil?” dedi güç bela. Yanakları kulakları kıpkırmızı olmuştu. Nil ismini duyduğu anda durdu Feyza “hay şimdi ağzıma tüküreyim ben!” diyerek kendi kendine sövdü içinden. “Ben de iyi,” dedi ne bir kelime eksik ne bir kelime fazla sağına soluna dönmeden dümdüz ilerledi. Kapıya doğru öyle hızlı yürüdü ki neredeyse koşuyordu. Ayça Nil misafirlere lokantanın içine kadar eşlik ettikten sonra Feyza’nın seri adımlarla dışarıya yöneldiğini görüp Atakan’ın yanına geçti. “Nesi var bunun?” diye söylendi Atakan’ın da duyacağı bir ses düzeyi ile. “Nesi varsa biraz daha insancıl, bana az önce `Naber` dedi, kafasına güneş mi geçti acaba?” diye sordu Atakan. “Belli ki güneş geçmiş,” dedi uzatmamak için Ayça Nil. “Yani, alışık değiliz onun insancıl tavırlarına,” diye diretti. “Abartma ne zaman sana karşı insancıl olamayan bir tavır takındı ki?” diye sordu Ayça Nil. Bu ani tavırları kızıl bukleli saçlarıyla bir cehennem zebanisine benzemişti sıfatı. “Feyz öyle bir ifadeyle soruyorsun ki şu soruyu şaka mı ciddi mi anlamıyorum. Çok tuhaf ne zamandır çakma sarışını sen savunuyorsun ben arkasından laf söylüyorum! Allahım neler oluyor yoksa birisi ruhlarımızı mı değiştirdi? Sen ben oldun ben de sen sanki…” diyerek kahkahalarla güldü Atakan. Güç bela zorladı kendini Ayça Nil o da güldü. “Bir daha ruh değiştirme şakası yaparsa çantamla boğacağım şu çocuğu” düşünceleriyle yemeklerini yemeye konuldu. Herkes afiyetle yemeğini yerken Feyza’nın bir anda iştahı kanatlanıp uçup gitmişti. Karnında inanılmaz bir sancı başlamıştı. Gideceği evi düşündükçe midesi ekşiyordu. Stres yapınca hep böyle olurdu zaten, ne zaman bir sınava girecek olsa ne zaman yeni biriyle tanışsa veya ne zaman bağırış çağırış içinde kalsa ekşi bir koku ve tat midesinden ağzına kadar tırmanarak tadını kaçırırdı Feyza’nın. Ne hikmetse bir başkasının bedeninde bile olsa bu ekşili acılı tadı alıyordu yine. Çatal elinde önündeki leziz tabağın içinde köri soslu tavuğu parça pinçik yapıyordu sadece. “İyice dağıttığına göre kafan allak bullak yine ne oldu Nil?” İşittiği sıcak sesle başını sağına çevirdi Feyza, Yağız’ın parlak mavi gözleriyle karşı karşıya kalınca kaşlarını kaldırıp gülümsedi. “İştahım yok sanırım yol tuttu beni,” dedi. “Gerçekten mi?” gülümsedi, “Tanıdığım Nil bundan daha iyi yalan söyleyebilir.” “Canım hiçbir şey yemek istemiyor…” “Eve gideceksin diye mi?” Kaşlarını kaldırdı, nasıl bilmiş olabilirdi ki bunu. Zihninden geçenleri okuduğunu sandı bir an için. Gözünün için bakıp yüzünü ekşitti. “Hadi ama,” dedi Yağız çarpık bir gülümsemeyle. “Evine on beş dakika mesafede olacağım ve sen hala ailenin yanına gideceğin için mızıkçılık mı yapıyorsun?” “On beş dakika mı?” diye geveledi kelimeleri Feyza. “Nasıl yani?” Gözlerini devirdi Yağız, öyle uzun bir of çekti ki nefesini kirpiklerinde hissetti Feyza. “Nil taşındığımızı daha kaç kez söylemem gerekiyor, annemin yanında kalacağım bu ay demiştim, okulun ilk haftası Melih ile eve geçmeden önce biraz para biriktireceğim de dedim, araba alacağım dedim… Anlaşılan hiç birini yine dinlememişsin.” “Çok üzgünüm, şu an kafam öyle allak bullak ki Yağız… Aklım bende değil resmen hiçbir şeyi mantıklı düşünemiyorum.” Dedi Feyza. “Ama biliyor musun bunu hatırlattığına çok ama çok sevindim, bugün duyduğum en güzel şey bu olabilir!” dedi neşeyle. “O zaman yemeğini ye, keyfin kaçmasın yolun sonuna kadar birlikte giderken konuşuruz şimdi tavukları soğumadan yiyelim.” Sözlerinden sonra Yağız’ın yüzü bir anda asıldı. Ne olduğunu anlamasa da Feyza biraz daha sakin hissediyordu. Bir küçük tavuk parçası ağzına attığında o acı ekşi tat yerine leziz sosun aromasını tattı. “Nefismiş,” diyerek afiyetle tabağını sildi süpürdü. Herkes yemeğini yiyip otobüse geri dönene kadar başka da bir olay yaşanmadı. Otobüse tekrar geçildiğinde Yağız Feyza’ya tuhaf bir şekilde soğuk davranıyordu. Ne olduğunu soracağı sırada Mehmet Hoca’nın sesi duyuldu. “Değerli misafirlerimiz, katılımcılarımız ve geleceğimizin hocaları öğrencilerimiz.” Tok sesiyle bütün gözler üzerine çevrilince sözüne devam etti. “Bu güzel semineri sizlerle başlatıp sizlerle sonlandırmak, her bir konuyu sizlerle keşfedip bir arada güzel anılar kazanmak benim için büyük bir şeref oldu. Asla unutamayacağım bir seminer yaşattınız bana, katılan herkese çok teşekkür ediyorum ve seneye yine bekliyorum.” Neşe dolu sözlerin ardından oturan herkes alkışladı Mehmet Hoca’yı. Bu sözün ardından herkes anlamıştı artık eve dönüş zamanıydı. Feyza için dönüş demek annesinin sıcacık kekleri ve üzerinde buharın dans ettiği tavşan kanı demli çay yudumlayarak televizyon izlemek olmayacaktı bu kez. Aynı şekilde Ayça Nil için de ikinci kattaki geniş odasına kendisini kapatıp keman çalıp Merve ve Yeliz ile telefonda konuşup dedikodunun dibine vurmak olamayacaktı. Her nedense bu konuya çok da içerlenmiyordu Ayça Nil, onu heyecanlandıran bambaşka bir konu vardı. Feyza’nın ailesi ile tanışacaktı, rol yapacak Feyza gibi davranacaktı hatta belki de Feyza’nın abisini Uygar’ı görecekti şansı yaver giderse. Görünce ne diyeceğini umursamadı, yıllar sonra telefon ekranı hariç yüzünü yakından göreceğini bilmek bile Ayça Nil için yetiyordu. Bileğine baktı, pembe taş parlamıyordu artık “Bunun için değerdi,” diye düşündü içinden sessiz sedasız sinsi ve kurnaz bir sesle. Feyza için durum çok daha karmaşıktı. Bir yandan gideceği elit aileye uygun davranmak için neler yapacağına karar vermeye çalışırken bir yandan da kendi ailesine olan özlemi yüzünden içi burkuluyordu. Hamile annesini görmek istiyordu en kısa sürede, babasıyla birlikte gazete bulmacaları çözmek ve abisiyle Formula 1 izleyerek Pazar günlerinde tembellik yapmayı arzuluyordu. Yeni aldığı kitapları masasının üzerinden kitaplığına yerleştirmeyi bile özlemişti. Bu özlem içinde adını sanını güç bela hatırladığı Nil’in ailesinin evine gidecek olmak da onu daha çok geriyordu. Üstelik daha da kötüsü vardı üzerlerindeki laneti kaldırmak için bu kara büyüyü onlara yaptıran falcıyı bulmalılardı. Peki ama nasıl, nasıl, nasıl? Kafası balon gibi şişmişti Feyza’nın, Ayça ile atışmak dışında konuşmuyorlardı bile. Üstelik ikisinin de nezaketli olup özür dileyecek veya alttan alarak sorunu çözmeye girişecek bir hali yoktu. Her ikisi de tıpkı güzellik yarışmasındaki Paris’i ikna etmeye çalışan Athena ve Afrodit gibi kendi başına buyruk savaşıyordu adeta. Ne olacak ne bitecek sadece düşünüyorlardı, sözleri zihinlerinde yankılanan seslerle bilekliklerine bakıp iç geçiriyorlardı. “Ne var o bileklikte, artık sinir bozucu bir şekilde ona bakmaya devam etmen canımı sıkmaya başladı Nil,” dedi birden bire Yağız. Soğuk, buz gibi bir sesle söze giriştiği gibi Feyza’nın bileğini kavradı. “Ne yapıyorsun, çek elini!” Karşılık vermek için bilediğini çekmeyi denedi Feyza ama öyle güçlüydü ki Yağız’ın elleri bu çabası boşuna oldu. İlk kez Yağız’ın bu yüzünü görüyordu Feyza. “Sen böyle basit bir şey takmazsın çıkart şunu Nil,” diyerek bir yandan da bilekliği çıkartmaya çalıştı Yağız. Feyza’nın bir anda sert bir şekilde elini çekmesiyle durdu. “Ne yaptığını sanıyorsun sen? O bilekliğe dokunma bir daha sakın!” öyle bir bağırdı ki Feyza bir anda bütün yolcuların gözleri üzerlerine kenetlendi. Bir anlık duraksamadan sonra kahkahalarla gülmeye başladı Yağız. Kendinden geçmiş gibi güldü. “Çok komiksin Nil! Ha hahaha!” Korku ve dehşetle Yağız’ın gözlerinin içine baktı Feyza. O parlak mavi gözler, o sıcak yüz hatlarıyla tanıdığı Yağız gitmişti. Onun yerine korkutucu, tehlikeli ve ölü balık gözleriyle bakan bir yabancı duruyordu yanında. Sanki tıpkı kendisi gibi biriyle ruh değiştirmişti Yağız da. Ürkek bakışlarıyla çaresizce oturduğu yerde öylece ne yapacağını düşünürken telefonu titredi. Mesajlar • şimdi Ayça Nil -Yağız ilacını içmemiş! Derhal kulağına fısıldayarak ilacını içmesi gerektiğini söyle. Reddederse gözlerinin içine bakıp kaşlarını çat işe yarar. Acele et! Okuduğu mesajı panikle harfi harfine uyguladı. Önce diretti Yağız ardından oflayarak cebinden çıkarttığı sakinleştiriciyi bir yudum su olmadan yuttu. “Oyun bozanın tekisin, her zamanki gibi…” dedi. Beş dakika içinde kendine gelince de defalarca özür diledi. “Neden ilacını içmedin?” diye sordu Feyza. “Onları içmeyi sevmiyorum, beynimi uyuşturuyorlar. Buraya geldiğimden beri ihtiyacım olmadı. Sanırım ikimiz için de eve dönme fikri korkunç geliyor. Bu da beni bu hale getirdi.” Diye açıklamaya girişti Yağız. Ardından da “Nil, iyi ki varsın,” diyerek kafasını omzuna yaslayarak eve varana kadar uykuya daldı. Kalbi artık sakinleşmişti Feyza’nın. Telefonu eline aldı. Ayça’ya mesaj atmaya karar verdi. Yarım saat sonra evlere dağılacaklardı ama hala hazır hissetmiyordu Feyza.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE