Yeşil dağlar, kızıl kahve toprak ve tuzlu denizin mavisi öyle eşsiz güzellikte bir manzara bahşediyordu ki incecik engebeli yolda güç bela ilerleyen arabanın sarsıntısını çoğu yolcu gibi Ayça Nil de umursamıyordu. Mehmet hocanın tur rehberi ile konuşmalarını dinliyordu. Buradaki dağlardan hasan boğuldu hikayesinden bahsediyordu tıknaz adam. Dikkat çekici bir hikaye değildi bu Ayça için ama yine de kulak misafiri olmadan edememişti.
“Eski zamanlarda öyledir işte Mehmet Hocam…” diye başlamıştı rehber söze, araç durana kadar da tane tane anlatmaya devam etmişti. “Fakir ve zengin kavramları farklı olsa da hala insanlar arasında uçurumlar kurmak için iki kavram olarak vardı. Hep o duyduğumuz zengin fakir aşıklarından biri de bu kaz dağlarındaki göle adını veren Hasan…”
“Ah şu Anadolu hikayeleri yok mu ah,” diyerek iç çekti Mehmet hoca. “Sizden bir ricam olacak bunu bütün otobüse anlatabilir misiniz acaba?”
“Elbette,” diyerek mikrofona uzandı rehber, sanki hayatı boyunca bu anı beklemiş gibi kıvır kıvır tepesinde uçuşan saçlarını alnından çekti. Gülümseyerek söze girişti. “Gitmekte olduğumuz bu Kaz Dağlarında geçen pek çok hikaye var aslında. Anadolu toprağı kadar bereketli yerler buraları, şu an gitmekte olduğumuz Hasan Boğuldu Gölünün hikayesini anlatmak istiyorum naçizane dilim döndüğünce.”
Rehberin baygın sesinin bir anda herkesin dikkatini çekecek bir tona bürünmesiyle en arkada yolculuk eden Feyza ve çevresindeki goy goy takımı da sessizliğe büründü. Her nedense hikaye dinlemek olmak insanların ilgisini çekmişti. Feyza’da sessizce rehberi dinleyenler arasındaydı.
“Tam anlamıyla bir aşk hikayesi anlatacağım size, zengin bir kız ve fakir bir oğlan…” dedi rehber.
“Hiç şaşmadık, amma klişe,” diye mırıldandı Feyza’nın yakınlarından birisi. Merve veya Yeliz’di bunu söyleyen oyun bozan. Gerçi kim olduğunun bir önemi yoktu, rehber yine de devam etti.
“Anadolu’nun bu topraklarında o zamanlarda zengin bir ailenin Emine adında güzeller güzeli bir kızları varmış. Emine’nin de divane bir aşığıymış Hasan, ne yazık ki zengin değilmiş veya bir mal varlığı da yokmuş.”
“Durun tahmin edeyim,” diye arsızca araya girdi birisi, Merve’nin sesini artık ayırt edebiliyordu Feyza. “Emine ile evlenmek istemiş Hasan ama ailesi vermemiş sonra da gitmiş gölette boğulmuş, değil mi?”
Otobüste bir süre kıkırtılar ve hayıflanma sesleri birbirine karıştı. Rehber de gülenler arasındaydı. Alayla gülenler arasındaydı hem de.
“Emine ile evlenmek istemiş Hasan dediğin gibi ama hikaye burada bitmiyor. Hasan hemen durumu kabullenmemiş, Emine ile evlenmek için her şeyi yapabileceğini kanıtlamak istiyormuş. Fakir bir adam olsa da çalışkan olduğunu göstermek için ne yapması gerekiyorsa Emine için her işi yapacağını söylemiş. Bunun üzerine Emine’nin ailesi genç Hasan’a bir fırsat vermişler. Sevdiği kadına kavuşması için bir fırsat,” öyle duygusal bir tınıyla söylemişti ki bu son sözleri sol gözünden bir damla göz yaşı pıt diye akıp gidecekti sanki.
“Peki ya ne yapması gerekiyormuş, sevdiği kıza kavuşması için?” diye sordu yolculardan orta yaşlı bir kadın. Belli ki rehberin anlattığı bu hikaye onun dikkatini çekmeyi başarmıştı.
“Bir çuval dolusu tuzu sırtlayıp Kaz Dağlarından götürmesi gerekiyormuş. Sevdiği kız için her türlü zorluğu sırlama imtihanıymış bu onun için. Hayal etsenize, ince kumaş elbiselerinizle tuz dolu bir çuvalı dağ boyunca taşıyacaksınız, kaç erkek buna katlanırdı aşk için? Hasan daha düşünmeden yaparım demiş.”
Arkada oturanlardan bir kıkırtı koptu, belli ki Hasan’ın aşkı için yaptığı gençlere göre pek de mantıklı veya duygusal değildi.
“Sırtındaki çuval Hasan yürüdükçe yırtılmış, ince kumaşı derisini tuzdan koruyamamış ve gittikçe yaralar açılmış genç adamın bedeninde. Her adımda tuzlar derisini yaka yaka kanatmış. Ta ki şu sağınızda gördüğünüz tepeye varana kadar güç bela taşımış çuvalını Hasan.”
Rehberin gösterdiği yöne batı herkes, inanılmaz güzel bir manzara eşliğinde bir uçurumdu gördükleri. O kadar yüksek ve sivri taşlardı ki bunlar oradan düşen birinin sağ kalması mucize olurdu. Aşağıda bir göl olsa da o su bile korumazdı kimseyi.
“Oradan mı düşmüş?” bu kez soruyu soran Feyza oldu. Hikaye dikkatini çekmişti ve merak ediyordu.
“Düşmemiş,” dedi rehber.
“Peki ya ne olmuş?” diye sordu bu kez de Feyza.
“Genç Hasan bu çuvalı asla istedikleri yere taşıyamayacaklarını anlamış. Sevdiği kıza asla kavuşamayacağını biliyormuş, bu yüzden de oradan atmış kendisini. Aşkına utançla yapamadım demek mi ağır geldi yoksa onu acıları mı delirtti kimse bilmiyor.” Dedi rehber.
“Ama onu bekleyen bir sevdiği varken nasıl atar kendisiniz Hasan!” diye araya girdi Ayça Nil, “Sevdiğin birine kavuşamasan da kendi canına kıyıp sevdiğini sensiz bırakmayı nasıl seçer!” sitem dolu sesi Ayça Nil’in hislerini ayan beyan ortaya koyuyordu. En başta sıkıcı bulduğu bu hikaye genç kızı etkilemişti nihayet.
“Hikayemiz burada bitmiyor, tam da dediğin gibi seven bir kalp geride kalırsa o hikaye devam ediyor ne yazık ki,” dedi rehber. “Hasan’dan haber bekleyen Emine ailesinden gizli kaçaklı kaz dağlarına gitmiş, Hasan’ı aramış her yerde. Ta ki şu tepeye geldiğinde Hasan’ı, sevdiği adamı yüzükoyun gölde boğulmuş bir halde görene değin bakmadığı yer bırakmamış. Hasan’ı öyle görünce tepenin başında bağırmaya başlamış, Hasan Boğuldu diye… Sesi her yerde yankılanmış dört bir diyar duymuş Emine’nin çığlıklarını. Ağlaya ağlaya tepeye gitmiş gemine, o da aşkından vaz geçmek istememiş. Hasan’ın olmadığı bu dünya Emine’ye de ağır gelmiş. Atmış kendisini Emine, Hasan gibi gölün derinlerinde o da can vermiş. Taktığı al yazması akıntıyla bir suya akıp köylerine varmış, Emine’nin ailesi kızlarının eşarbını görünce neler olduğunu anlamışlar. O eşarbı da gelip buradaki şu çınar ağacına başlamışlar. O günden sonra da buradaki göle Hasan Boğuldu demiş herkes. Gerçek bir aşkın boğulduğu suların aktığı topraklar burası işte.”
Dinledikleri hikaye herkesin içine buruk bir his peydahlamıştı. Aracın durduğunu ve Hasan Boğuldu’ya geldiklerini söylediğinde Mehmet Hoca herkeste bir sessizlik vardı. Araçtan indiklerinde bu topraklara bakarken birçoğunun aklında duydukları hikaye vardı.
Feyza da bu hikayeden etkilenenlerden biriydi. Rehberin ardında rengarenk tezgahları aşıp Hasan Boğuldu gölünün üstündeki köprüye vardığında bir süre sessizce aşağıya baktı.
“Gerçekten böyle bir hikaye yaşanmış mı diye düşünüyorsun yoksa?” dedi adı gibi iyi tanıdığı bir ses. Kafasını çevirdiğinde kendi bedenini görünce afalladı Feyza, bedenlerinin değiştiğini bilseler de konuşurken kendisini görmek ilk zamanki kadar tuhaf hissettiriyordu bu kez de.
“Neden olmasın?” diye sordu.
“Ciddi misin?” diyerek göz devirdi Ayça Nil. “Sanırım mantığın bedeninde kalmış, bu hikaye bana zırvalıktan öte bir şey gibi gelmedi.”
“Yolda rehbere itiraz ederken gayet de sen de hikayeye inanmış gibi konuşuyordun ama,” dedi Feyza.
“Adı üstünde Hikaye,” diye geçiştirdi.
Aşağılarındaki uçurum manzarasına bakmaya devam etti ikisi de, herkes satıcı tezgahlarında olduğu için Feyza’nın yanına gelebilmişti Ayça Nil. “Bundan daha iyi hikaye sallanırdı bence,” dedi muzipçe gülerek.
“Hikaye uydurmak gibi bir yeteneğim olmadığı için bunu bilemem ama doğru, sen çok daha güzel kurmaca şeyler söyleyebiliyorsun.” Bu kez çarpık çurpuk gülerek yanındaki kıza sataşan Feyza oldu.
Tam ağzını açıp karşılık verecekti ki Feyza otobüsteki rehberin bir anda arkalarında belirdiğini görünce vazgeçti.
“Anlaşılan bu hikaye size hitap etmedi güzel hanımlar.” Sözleri bitince ikisine de küçük birer plastik bardak uzattı. Kırmızı sıvı dolu olan bardaklar buz gibi soğuktu, güneşin kavuruculuğu öyle sinir bozucuydu ki Ayça da Feyza da sorgusuz sualsiz aldılar bardakları teşekkür ederek.
Küçük bir yudum aldı Feyza, ekşi ama tatlı, taze ama daha önce tatmadığı kadar yoğun hoş şekerli bir içecekti bu, daha büyük bir yudum içerken bunun ne olduğunu sordu.
“Karadut şerbeti,” dedi rehber, “Buralarda en lezzetli içecek budur, bunu içmeden gitmeniz hiç olur mu? Üstelik bu kez ikinizin de seveceğine emin olduğum bir hikaye de anlatırım siz onu içerken.”
İkisi de itiraz etmedi, bu leziz karadut şerbetini içerken bir yandan da yol boyunca yürümeye başladılar. Rehber bir kez nazikçe boğazını temizledi, ses tonunu ayarlayarak yeni bir hikaye anlatmaya başladı.
“Sol taraftaki harabeleri görüyor musunuz?” diye sordu ilk olarak.
O diyene kadar Feyza ve Ayça çarpık taşların eski bir yapıya ait olduğunu anlayamamıştı.
“Yok artık bu bir saray mı yoksa?” diye sordu Ayça Nil heyecanla. “Dağın içine saray mı oymuşlar?”
“Bir saraydan da fazlası, burası tanrıların konağıydı bir zamanlar.”
Rehber’in sözleri ile iki kız da afallamış gözüküyordu.
“Burada tanrılar önemli günleri kutlar, şölenler yaparlardı. Bazen de eğlenceleri mahvolur savaşa neden olurdu. İşte bu hikayemizde ne yazık ki güzel başlayan bir eğlencenin nasıl her şeyi yerle bir edeceğini anlatacağım. Dünyanın ilk güzellik yarışmasının hikayesini dinleyeceksiniz birazdan.” Dedi Rehber.
İlginç bir şekilde adım adım ilerleyen Feyza da Ayça da tek bir laf etmeden rehberi dinliyorlardı. Bileklikleri parlıyordu, gün ışığı altında göze görünmesi çok güç olsa da bu topraklara adım attıklarından beri Feyza da Ayça da oldukça tuhaf hissediyorlardı.
“Tanrıların hikayeleri ikinizin de dikkatini çekti hanımefendiler, anladığım kadarıyla bu konuya sizler de benim kadar heyecan duyuyorsunuz. Daha çok lafı uzatmadan size bu topraklardaki görkemli bir düğün ile başlayan hikayemizi anlatmak isterim. Tanrıların tanrısı Zeus, Akhilleus’un annesi ve babası Thetis ve Peleus’un evlilikleri için büyük bir şölen düzenlemiştir burada. Bilirsiniz ki evlilikler büyük bir birleşmedir ve bu özel günlerde hiçbir sorun yaşanması istenilmez. Eğlenme, bolca şarap ve dansın olacağı güzel bir gün olması için Zeus bu şölene fitne ve fesatlığın tanrıçası olan Eris’i davet etmez.”
Bu sözün üzerine kıkırdadı Ayça Nil, “Seni davet etmemiş baksana,” diye fısıldadı Feyza’ya. Bu söz üzerine kaşlarını çattı Feyza sadece.
“Çünkü Eris’in bir karmaşa çıkartmasını istemez Zeus, Eris hariç herkesi davet eder. Elbette bu durum Eris’in kulağına gider ve fesatlık tanrıçasını öfkelendirir. Eris bunun intikamını almak için altın bir elma alır, düğüne davet edilmediği halede gider ve bu elmayı Zeus’un önüne atar. Altın elmayı yerden alan Zeus üzerinde kazınan bir şeyler olduğunu görür. Elmanın üzerinde “En güzele,” yazmaktadır. Eris yine yapacağı fesatlığı yapmıştır ve düğün şöleninden çeker gider Zeus’u büyük bir sorun içinde bırakır. Çünkü Hera, Athena ve Aphrohite buradaki en güzel olduklarını söyleyerek elma üzerinde hak iddia ederler. Zeus ise bu karmaşadan sıyrılmak için kendine göre zekice bir hamleye girişir. Daha öncesinde Ares ile girdiği bir mücadelede dürüstlüğü ile ödüllendirmeyi vaat ettiği ölümlü Paris’i bulmalarını emreder. Paris şölene getirilir ve etrafındakilere şöyle der Zeus; Bir ölümlü gerçek güzelliği seçebilir ancak. Bu nedenle altın elmayı gerçek güzele Paris verecektir!”
Çıt çıkarmadan rehberi dinliyordu ikili. Elmayı kime verdiğini merak ediyorlardı.
“Üç tanrı da en güzelin kendileri olduğunu söylemeye devam eder ve en güzel seçilmek için Paris’i ikna etmeye çalışırlar. Hera, Paris’e onu Avrupa ve Asya’nın kralı yapmayı önerir. Athena ise savaşta kullanabileceği bilgeliği ve yetenekleri vaat eder. Son olarak yanında Kharitler ve Horalar olan Aphrohite dünyanın en güzel kadınının aşkını vermeyi teklif eder. Paris, Aphrohite’nin bu eşsiz güzelliği karşısında adeta büyülenir ve altın elmayı ona verir, altın elmayı alan Aphrohite en güzel tanrıça ilan edilir ve Paris’e verdiği sözü yerine getirmek için dünyanın en güzel kadının aşkını ona verir. Dünyanın en güzel kadını ise Menelaos’un karısı Spartalı Helen’den başkası değildir. Üstelik bu durum üzerine tanrıçalar çok gücenir. Bilhassa Athena bunun intikamını alacağına yemin ederek oradan uzaklaşır. Paris aşkı Helen’i alsa da Truva savaşı ile her şeyi kaybeder, kimine göre Tanrıçaların ant içtiği intikam budur, kimilerine göre bu olay tanrıçaları da lanetler…” der rehber. “İşte hikayem budur güzel hanımlar, dünyanın ilk güzellik yarışması ve nasıl kazanıldığı…”
Rehber sözünü bitirmeden Feyza hırlarcasına konuşmaya başladı. “Aptal Paris yüzünden, güzelliğin sadece yüzlerde olduğunu sanacak kadar aptal olmasa dünya onun olabilirdi.” Başını çevirip Ayça Nil’e bakarken gözlerinde daha önce olmayan bir parıltı vardı, nefret doluydu bakışları. “Aphrohite onu koruyamadı, aşkını da topraklarını da Truva’da kaybetti!” derin bir nefes aldı bu kez içinden şu kelimeleri geçirdi “Onu değil beni seçmeliydi Paris”.
Bu ani sinir krizi karşısında şaşkına dönmüştü rehber, gözlüklerinin ardında az önce karadut özü ikram ettiği iki genç kadına baktı ve irkilerek geriledi. Ağzı bir karış açık kalmıştı, karşısında güzelliği ile başını döndüren Aphrohite ve savaş zırhı içinde öfkeyle soluyan Athena vardı. “Bu bu nasıl…” derken gözlerini kapatıp açtı. Gördüğü silüetler kayboldu birden, tekrar Feyza ve Ayça tam karşısındaydı.
Hikayeler sona erdiğinde Feyza fevri bir hareketle yanlarından ayrıldı. Satıcı tezgahlarına yöneldi, Yağız’ın yanına geçti bir süre konuştular. Ayça Nil ise bir süre orada öylece etrafına bakındı, az önce Feyza’nın Athena’ya dönüştüğünü görmüştü o da her nedense bu görü rehber gibi tuhaf gelmemişti ona. “Delirdim zaten, böyle görmem normal” düşüncesineydi. Bir süre tek başına etrafına bakınıp duyduğu hikayeyi düşündü. Dönme zamanı geldiğinde Mehmet Hoca’nın ardından araca geçti.
“Artık evlere mi dönüyoruz hocam?” diye sordu.
“Veda yemeğimizi yemeden aç açına mı gidelim Feyzacığım? Karınlarımızı doyurup öyle dönüyoruz. Yolculuğumuzun son basamağına gidiyoruz.” Dedi alçılı olmayan eli ile hafif toparlak göbeğine vurarak. “Ben bu kadar acıktıysam misafirlerimizi hayal bile edemiyorum.”