26. Bölüm

2567 Kelimeler
Otobüsün harekete geçmesinden beş dakika sonra otel çıkışında ana yola çıkan caddenin kenarında birisini almak üzere durdular. İçeriye daha önce görmedikleri kıvırcık saçlı tıknaz orta yaşlı bir adam girince misafirler ve öğrenciler birbirleri ile bakışmaya fısıldaşmaya başladı. Hemen hemen herkesin birbirine sorduğu soru “Bu da kim?” oluyor ama sorular cevapsız kalıyordu. “Affedersiniz, geciktim Mehmet Hocam,” dedi tıknaz kıvırcık saçlı adam. Bu sözler üzerine gözlerde daha parlak bir merak filizlendi. “Ooo, Selçuk ben de tam misafirlerimi rehbersiz bir tura çıkarttım diye üzülüyordum.” Neşeyle karşılık verdi Mehmet Hoca. “Hadi sen geç kaptanın yanına ben de seni taktim edeyim,” diyerek tekrar harekete geçen otobüsle sallanarak arkasına döndü. “Değerli hocalarım, profesörlerim ve öğrencilerim. Sizlere bu veda gününde gerçekleştireceğimiz turda bize rehberlik edecek Selçuk Tamgüneş’i takdim ederim. Kendisi ulusal bir rehber olmakla birlikte antik medeniyetler üzerine çalışmalar da gerçekleştiriyor. Eh, beni tanırsınız matematik ve antik Yunan imparatorluğu söz konusu olunca hayran kalırım. Sizlere de güzel bir gezi anısı yaşatmak istiyorum. Selçuk Bey’in rehberliğinde keyifli turumuz olsun,” sözlerinden sonra alkışlanarak yerine oturdu. En önde oturduğu için ister istemez Mehmet Hoca’yı dinlemek zorunda kalmıştı Ayça Nil, bu konuda hiçbir sorun yoktu ama birkaç saniye geçtikten sonra eline otobüsün mikrofonunu alıp ilk durak noktalarına gelene kadar anons yapan tıknaz adamın baygın sesini dinlemek bir çeşit Çin işkencesi gibi gelmişti. Öte yandan arka tarafta durum Ayça Nil’in oflayıp sıkıntıdan patlama sürecine yakından uzaktan hiç mi hiç benzemiyordu. Rehberin sesi bile duyulmuyordu oradan, birbirleri ile konuşup şakalaşırken çıkan gürültü sesleri, Merve’nin sinir bozucu bir şekilde sakız çiğneyerek patlatması ve Melih’in saçma sapan anılarını anlatması öyle çok gürültü yaratıyordu ki burada sıkılmaya yer yoktu. Feyza herhangi bir kimseye tam odaklanmamış ara sıra kendisini güldüren komik olaylarla kaygısını biraz olsun dağıtmaya çalışıyordu. Tam o sırada Yağız’ın camdan dışarıya bakıp gülümsediğini gördü. Ne kadar tuhaftı, Yağız’ın şaşkın gülüşü Feyza’yı dinlediği saçma sapan esprilerden daha çok mutlu ediyordu. Bir süre sessizce ve kaçamak bakışlarla Yağız’ı seyretti. Otobüs yolun kavisiyle birlikte denizi takip ederken ne kadar hoş gözüküyordu bu çocuk! Denizler, gökyüzü ve hatta dalgalarda sallanan gemilerin mavi yelkenleri bile Yağız’ın gözleriyle yarışamazdı Feyza’ya göre. İçinden bir ses Yağız’a yaklaşmasını söylüyordu, bir söz söylemesini herhangi bir şekilde konuşmasını tetikliyordu. “Ne bu hâl, daldın gittin denizlere,” diyerek söze girişti Feyza. Bu yerli yerinde ama mizahın gerisinde söz ile tebessüm etti Yağız. Başını çevirmeden göz ucuyla Feyza’ya baktı. “Deniz,” dedi. Kelimeler biçimli dudaklarından dökülürken hafifi bir pembelik yüzünü sıvazladı genç adamın. Bir kelimeyi seslendirmek bu hale getirmişti Yağız’ı. “Ne varmış denizde bu kadar bakıp kaldın…” diye sordu. “Ne yok ki onda… Deniz,” dedi sesleri fısıltıyla söyleyerek. “Deniz’siz olmuyor Nil.” “Bence de,” dedi Feyza. Gözlerini aracın camından akan manzaraya kaydırdı kısacık bir süre. Bu söz üzerine ani bir hareketle yüzünü çevirip gözlerinin içine baktı Yağız. Kaşları bir tuhaftı, yüzünde biçimsiz bir ifade vardı. Şaşkınlıkla karışık “Ne demek istiyorsun sen yahu?” bakışıydı bu Yağız’ın. “Ne var? Niye öyle tuhaf bakıyorsun bana?” gafletle sordu Feyza. “Nil, benim Deniz’den bahsediyorum ve sen…” başını sağa yatırıp biraz daha yaklaştırdı yüzünü. “Sen iyi misin?” “Ne iyi misin? Yağız, ne demek istiyorsun sen?” diye sordu. Anlamadığı yüzündeki her bir ifadesinden yağmur damlaları gibi dökülüyordu. “Nil, kız arkadaşım Deniz’den bahsediyorum. Hani şu nefret ettiğin kızdan…” diyerek hatırlattı. “Ne?” diye sordu şaşkınlıkla. “Yağız, şu manzaradaki denizden bahsediyorsun sanıyorum of ya,” bozuntuya vererek bozuntuya verdiğini telafi etmeye çalıştı başarısız bir girişimle. Bu tepki karşısında güldü Yağız, Yağız gülünce Feyza’da güldü. Keyfi biraz olsun yerine gelince ilk duraklarına vardıklarını bile fark edemedi. *** Güneş dalgalar üstünde dans ediyordu, eylülün ortalarında olmalarına rağmen Ayvalık sıcak bir ağustos gününü aratmayacak kadar bunaltıcıydı. Otobüs otoyoldan çıkıp toprak yola gelince sağa çekip durdu. Bir kenarda deniz, bir kenarda göğü kucaklayan yeşil dağlarla burası eşsiz ferah ve güzellikte gelmişti otobüsten inenler için. Mehmet hoca ve misafirlerin ardından araçtan ağır adımlarla indi Ayça Nil. Aklındaki birkaç çıngıraklı düşünce gördüğü güzel manzarayla askıya alındı. “Vay canına…” sözcükleri döküldü dudaklarından. Zeytin ağaçları arasında nefesine karışan tuzlu koku yüzünde kocaman bir hayranlık ifadesi filizlendirmişti. “Çok güzel değil mi Feyz?” hemen arkasında omzuna dokunarak sordu Atakan. “Cennet böyle mi gözüküyor acaba?” Yan yana toprak yolda yürümeye koyuldu Ayça Nil ve Atakan. Bir cevap vermedi, böyle bir sorunun cevabını Atakan ile tartışmak Ay’ın neden sürekli aynı evrelerden geçtiğini sorgulamak kadar anlamsızdı onun için. Ayrıca şu an aklını böyle şeylerle doldurmak istemiyordu, klasik bir Ayça Nil hareketi yaparak anı yaşamak istiyordu. Mehmet Hoca’ya yetişmek için daha seri adımlarla ilerlemeye koyuldu Ayça Nil. Otobüsten en son inen Feyza oldu. Merve ve Yeliz’in topuklu ayakkabıları ve toprak yol yüzünden söylene söylene inmeleri ardından bir süre beklemek zorunda kaldı. İşin tuhafı bu beklediği süre içinde ayaklarında onların giydiği topuklulardan olduğunu hatırladı. Daha otelin koridorunda paytak paytak yürürken şimdi bu yolda nasıl ilerleyeceğini düşündü bir süre. “Endişelenme Nil, koluma gir,” dedi ahenkli bir ritim ile Yağız. Mavi gözleri gülümserken kısılmış tıpkı deniz gibi gün ışığını neşeyle yansıtıyordu bakışlarında. “Teşekkürler Yağız, buna hayır diyemem,” diyerek centilmen dostunun koluna girdi Feyza. Kalbi deli gibi atıyordu. Diliyle dudaklarını nemlendirdi, gülümseyerek Yağız’a baktı. Ne zaman bu genç adama yaklaşsa Feyza’nın kalbi çılgına dönüyordu, tam da şimdi olduğu gibi. Etrafın ne kadar güzel olduğunu fark edemiyordu veya şu an bir başkasının bedeninde olduğunu bile unutuyordu. Yağız ona Nil diye seslendikçe daldığı hülyalardan zorla kopartılıyordu Feyza. “Nil şuraya baksana!” dedi Yağız. Bir kez daha bu üç harflik sinir bozucu sözcükle Feyza’yı kendine getirmeyi başardı. “Burası büyüleyici bir yer,” gülümseyerek etrafına bakındı. “Evet…” dedi Feyza. Biraz buruk çıkmıştı sesi. Ayça Nil’in bedeninde olduğunu hatırlayarak bakınca etrafın güzelliği bile içini ferahlatmaya yetmiyordu. “Nil, bu kez ne oldu? Deniz’den bahsettiğim için mi böyle tavır aldın? Hadi ama yapma böyle… Düşündüğün gibi birisi değil o,” diyerek savunmaya geçti Yağız. “Ona hiç şans vermedin. Seni anlamıyorum neden uygun değil senin için Deniz…” Uzun uzun konuştu Yağız, öyle tuhaftı ki ne dediğini duysa da dinlemedi bu kez Feyza. Kafasını salladı, sahte gülümsemelerle bir sorun yokmuş gibi davrandı. Yağız buna inansın veya inanmasın umursamadı, gözleri hemen önünde Mehmet Hoca’nın arkasında etrafa hayranlıkla bakan kendi bedenine kenetlenmişti. “Nasıl oluyor da bu kadar mutlu olabiliyor?” diye sordu. Bu kez içinden değil sesli sesli sordu bunu. “Feyza’dan mı bahsediyorsun?” diye sordu Yağız. Göz göze geldiler, başını sağa sola salladı Feyza. Boş ver dercesine ilerlemeyi denedi. Topuklu ayakkabıları yüzünden ilerlemek bir kenara dursun Yağız kolundan tutmasa çakıllarla bayramlaşacaktı Feyza. “Dikkat et!” diyerek kolunu sıkıca kavradı Yağız. “Neredeyse yere düşecektin, Nil neyin var senin?” diye sorgularcasına kendine çekti onu. “Yok bir şeyim,” diyerek kolunu sarsarak güçlü ellerden kurtardı Feyza. “Yağız, biraz hava almak istiyorum, yalnız yürüyeceğim.” Dedi ve çömeldi. Ayakkabılarının küçük gümüş kemerlerini çözerek topukluları çıkardı. Çakıllı toprak zeminde yalın ayak yürümeye başladı seri adımlarla. Yağız büyük bir şaşkınlıkla geride kalmış onu izliyordu ne olduğunu anlayamasa da arada bir en yakın arkadaşının ani çıkışlar yaşadığını bilirdi. Böyle durumlarda en iyisi Ayça’yı uzaktan izlemek ve olabildiğince kendi haline bırakmaktı Yağız için. Seri adımlarla Ayça Nil’in yanına ilerledi Feyza. Yerdeki çakıllar ayaklarına batsa da sorun değildi, toprağa değmek biraz sakinleşmesini sağlamıştı bile hatta. Ayça Nil’in hemen arkasına gidince yüksek sesle konuşmaya başladı “Böyle bir şey olamaz!” Bu dört kelimelik sesi duyunca ardına döndü Ayça Nil. Kaşları havalandı, taranmış ve fönle özenle düzeltilmiş kâküllerinin gölgesinde kaldılar. Tam şimdi burada mı onunla konuşmak istiyordu Feyza… Şaşılmayacak gibi değildi, bu ifadeyi yapmakta yerden göğe kadar haklıydı Ayça Nil. Etrafa göz gezdirdi, önlerindeki rehberin soluksuz anlattığı Zeus Altar’ına ilerleyen topluluk arasında dikkat çekmeden konuşabilecekleri bir yer aradı gözleri. Ya kalabalık, ya uçurum ya da dikenli çalılar veya zeytinlik… “Of hiçbir yer de yok ki bu Nifak Tanrıçası ile konuşalım rahatça…” diye düşünürken bir anda aklına gelen fikirle telefonuna uzandı. Feyza anlamsızca Ayça Nil’in ne yaptığını anlamaya çalışırken telefonu çalmaya başladı. Şaşkınlıkla elini çantasına götürüp telefonu eline aldı. Ayça hızlı adımlarla uzaklaşırken telefonun ekranında gördüğü isimle afalladı. Gelen Çağrı: Nifak Tanrıçası Telefonu açtı Feyza, kulağına görürdü hızla. “Alo…” dedi, sesinden de anlaşıldığı üzere ne demesi gerektiğini bilemeyen birinin sözcüğüydü bunlar. “-Alo annem iyiyim ben de seni özledim…” sözleriyle bir seri adımlarla gözden kayboldu Ayça. “Çaktırma sanki ailenle konuşuyormuş gibi sakin sakin konuş benimle. Ne var ne diyeceksin?” dedi bir anda değişen ses tonu ile Ayça Nil. Bu duruma şaşırsa da Ayça’nın ne yapmaya çalıştığını fark etmişti Feyza. “İyiyim ben de,” dedi hayatında hiç rol almamış bir figüran kadar kötüydü oyunculuğu. Sesi de bir o kadar tecrübesizdi Feyza’nın. Bu durumda bundan iyisini yapması gerekse de etrafını kolaçan edince kimsenin onu dinlemediğine emin olunca söze devam etti. “Biz ne halt yapıyoruz?” dedi tıslarcasına bir sesle. “-Ahhh, biraz sakin olsana sen! Of,” bıkkınlıkla telefona derin bir nefes üfledi Ayça, hoparlörden gelen cızırtılı ses bu durumu pek de umursamadığını ele verir gibiydi. “-Biraz rahatlasana, şu an hiçbir şeyi düzeltemeyiz biliyorsun değil mi? Anı yaşa biraz.” “Farkında mısın, zaman işliyor. Ve dönüşte ikimiz de tanımadığımız kişilerin evlerine gideceğiz? Senin kadar rahat olamadığım için kusura bakma ya!” diye çıkıştı Feyza. “-Ne dememi bekliyorsun? Telefonu kapat, arkadaşlarınla eğlen ve her şeyin düzeleceğine inan. Geri dönünce hallederiz. Şimdi her şeyin içine etme. Biraz olsun anı yaşa, biraz olsun içinde bulunduğun bedene uyum sağla, biraz olsun Ayça Nil ol…” sözlerinden sonra telefonu kapattı Ayça Nil. Bir süre kulağında telefonla olduğu yerde kaldı Feyza. Bunu daha önce de konuşmuşlardı, ama bir türlü anlamıyordu. Telefonu çantasına koyarken derin bir nefes aldı, eden her şeyi bu kadar çok takmak zorundaydı ki Feyza? Neden biraz olsun Ayça Nil gibi olamıyordu? Ne kadar tuhaftı, şu ana kadar tek doğrunun kendi yaptıkları olduğuna inandığı için Feyza için sınırlarının dışına çıkmak ateş çemberinden atlamak kadar ürkütücüydü. Kara kara düşünmekten ileriye gidemiyordu bu yüzden. Anı nasıl yaşayabilirdi? Bir matematik problemi çözmek gibi miydi anı yaşamak? Bu denklemde kaç bilinmeyen vardı ki? Bu da mı bir bilinmeyendi yoksa? Anı yaşamanın bir algoritması olabilir miydi? Uyan, elini yüzünü yıka, yemek ye, giyin ve akşama kadar canın ne isterse onu yap… Bu muydu anı yaşamak? “Neden anlamıyorum, neden?” diye sesli düşündü bir kez daha. Bu güzel yeşil ve mavinin birbirine karıştığı manzarada bile karanlıkta bırakıyordu düşüncelerini. Bileğindeki yılan gibi boğuyordu mantığı onu. Daha önce hiç bu kadar hissetmemişti kendine koyduğu handikapların kendine ne büyük hendekler açtığını. Anlıyordu bir bakıma Feyza, ama anlamak yetmiyordu, çünkü kısır döngüye giriyordu. İhtimali başa dönüp duruyordu, nasıl mı? Çok basitti formülü; düşün, doğru veya yanlış mı? Eğer doğru ise Feyza onu yapardı, yanlış ise yapmazdı. Ve şu an olabilecek en büyük yanlışın içindeydi. Ayça Nil’in bedenindeydi. Yapmaması gereken ile yapacağı şeyler birbirine dolanmıştı, ipin ucu kaçmıştı. Bir kendine gelse bir fark etse aslında sadece birazcık anı yaşamanın ne demek olduğunu bilseydi Feyza şu an için ne kadar da boşuna üzüldüğünü fark edebilirdi. Derin bir nefes aldı. Başını sağa sola salladı. Önündeki insanları takip etmeye karar verdi. Çıplak ayaklarla ilerlerken hemen arkasında onu birinin izlediğini hissetti. Arkasına baktı göz ucuyla. Bu kez şaşırdı çünkü Yağız’ı görmeyi bekliyordu ama gördüğü kişi Yağız değildi. Daha önce gördüğü birisi değildi ona bakan kişi. Aynı yaşlarda olsalar da cılız, pörtlek gözlü yorgun görünümlü biriydi ona bakan. Bu sıcağa rağmen başının üzerine geçirdiği siyah kapüşonlu hırkasıyla dikkat çekecek birisiydi. Üstelik alenen açık bakıyordu Feyza’ya, ürkütücü sayılacak bir bakışmaydı bu. Gözlerinin içine bakıyordu tuhaf bir şekilde sanki onu daha önce görmüş gibiydi ilk kez gördüğü bu genç adam. Dudağının ucuyla gülümsedi, belli belirsiz bir tebessümdü bu. Ellerini hırkasının cebine soktu sonra da ilerlemeye koyuldu. Tuhaf bir şekilde yanından geçerken Feyza’ya döndü ve gülümseyerek birkaç kelime söyledi. “Böyle bir yere gelmek için harika bir kıyafet seçimi.” Bu kelimeleri söylerken göz göze geldiler Feyza ile, ancak o zaman gencin koyu mavi gözlerini gördü. Üstelik dalga mı geçiyordu onunla yoksa espri mi yapıyordu anlaşılamıyordu ses tonundan. Öyle içinden konuşmuştu ki gizemli çocuk şaşkınlıkla dondu Feyza. Bir saniye öyle uzun geçti ki o sürede zihnine düşen bir fikirle dudaklarını büktü. “Anı yaşamak…” işte tam da şimdi zamanıydı. “Böyle bir sıcakta üstüne kapüşon çeken biri mi diyor bunu bana?” dedi hiç düşünmeden. Ona bakmaya devam etti genç çocuk, uzaktan bakarken takındığı ifadesini takınıp tebessüm etti. Çok tuhaftı bu an, bu çocuğu ilk kez görse de sanki o tanıyordu Feyza’yı. Başını çevirip giderken içtenlikle gülümsediğini hissetti onun. Anı yaşama fikrine öyle bir kapılmıştı ki bir saniye bile düşünmeden “Hey, sen!” diyerek seslendi ona Feyza. Sessizce arkasına döndü genç, çökmüş gözleriyle baktı Feyza’ya. Bu seslenmenin nedenini biliyordu sanki, gerçekten ürkütücüydü tavırları. “Seni tanıyor muyum?” diye sordu. Gülümsedi genç adam, sanki tipik tavrıydı ona sorulan soruları böyle gülümseyerek geçiştirmek. “Sana bir soru sordum,” diye diretti Feyza. “Biliyorum,” dedi kapüşonlu genç. “E yani? Cevap vermeyecek misin?” diye sordu Bir gülümseme daha sundu genç. Ardına döndü, ilerlemeye koyuldu. “Hey, sana diyorum!” diyerek seri adımlarla ona yetişmeyi denedi Feyza. Bu kez gülümsemesi yüzünden silinmiş boş bir ifadeyle baktı Feyza’ya. Şaşkın sayılırdı, “Cevabı biliyorsun,” dedi ve ilerlemeye devam etti. Şaşkınlıkla arkasına bir daha dönmeden ilerleyen gence baktı Feyza. “Acaba aklımı mı kaçırdım, onu benden başka kimse görüyor mu?” düşüncesiyle elini saçlarına daldırdı. Kalbi hızlı atıyordu. Tam o sırada solunda onu izleyen Yağız’ı fark etti. Göz göze geldiler, bir ona bir de önlerinde kalabalığa karışan kapüşonlu gence baktı. “Nil,” dedi Yağız, yanına yaklaşıp. “Bak ne oldu sana bilmiyorum ama…” “Yağız,” dedi sözünü bölerek. “Şu öndeki kapüşonlu çocuğu görüyor musun?” diye sordu ürkmüş bir ses tonuyla. “Hangisi, az önce konuştuğunuz çocuğu mu?” diye sordu. İçi rahatladı bu soruyla Feyza’nın. Başını yukarı aşağı salladı. “Evet, dedi ardından, çok daha iyi çıkan bir ses tonuyla. “Sana aptalca bir şey mi dedi? Eğer böyle bir şey yaptıysa ona gününü göstermesini bilirim ben,” bu kez tuhaf olan sanki Yağız da tanıyordu onu. “Onu tanıyor musun?” diye sordu Feyza. “Onu tanımak mı? Elbette Nil,” dedi. Ardından arkadaşına iyice yaklaşıp yüzünü iki eliyle kavradı. “Ayça Nil, sen iyi misin? Onu tanımadın mı?” Yağız’ın sesi hiç olmadığı kadar endişeli çıkıyordu artık. “Ne demek istiyorsun sen?” diyerek yüzünü kavrayan ellerden kurtuldu Feyza. “Nil, o bizim rehabilitasyondan birisi… Gerçekten iyi misin sen başına güneş mi geçti? Sen telefonla konuşurken bana selam verdi, buraya ailesiyle tatile gelmişler. Adını bilmiyorum ama bizim ekibin piyanisti o, onunla epey bir konuşurdunuz cidden çok tuhaf davranıyorsun bugün. Hastaneye gitmek ister misin? Yoksa,” diye yanına yaklaştı kulağına fısıldadı, “Yine mi ilaç kullanmaya başladın Nil? Beni endişelendiriyorsun…” dedi göz bebekleri küçücük oldu Yağız’ın. Bir süre şaşkınlıkla baktı Feyza Yağız’a. Ardından gülmeye başladı. Abartılı bir kahkaha attı. “Sen de hemen kötü düşünüyorsun Yağız, iyiyim ben. Şaka da yapamayacak mıyım artık? Şu haline bak!” direk uzun uzun güldü. Bu davranışını normal bulmadı Yağız, sessizce arkadaşının yanında yürümeye devam etti sadece. Bir süre herkesin arasında manzaraya baktılar. Tekrar otobüse geri dönerken şaşkınlıkla düşündü Feyza. Gerçekten Ayça Nil’in dediği gibi anı yaşamak her şeyi daha katlanabilir hale mi getirirdi? Kapüşonlu çocuk geldi aklına, bu tuhaf çocuğu bir daha görecek miydi acaba? Sorguları devam ederken otobüse bindi. Yerine geçti, bir yandan tur rehberleri bir sonraki duraklarından haberdar ediyordu onları. Hasan Boğuldu denilen yere gideceklerdi. Ardından da evlerine geri döneceklerdi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE