15. Bölüm

2024 Kelimeler
ALİCE Işıklar çok parlak ve renkliydi. Fakat en büyük sorun bu değildi. Daha önce hiç duymadığım müzik şekli o kadar güzel sesle çalıyordu ki daha arabadan inmeden önce istemsizce kulaklarımı kapatmıştım. Kalabalık insan topluluğu durmadan hareket ediyor ve dev ışıklandırılmış binada hiç durmadan içeriye girip çıkıyordu. Arthur arabayı binadan biraz uzaktaki park yerine çektiğinde uyku sersemliğiyle camdan dışarıya bakıyordum. Yaklaşık iki katlı villa tarzı binadan çıkan renk renk ışıklar arabanın içinde bile yüzümü her renge boyuyordu. Yerlerden çıkan ışın benzeri lazerler gökyüzüne yansıyor ve sürekli hareket ediyordu. Daha önce hiç böyle bir yer görmemiştim. Ve şaşkınlığımı en üst safhadaydı. "Hey," Arthur ön koltukta arkaya dönerek bana baktı. Gözlerimi parlak ışıklardan almak zor olsa da ona döndüm. "Yanımdan ayrılma tamam mı ? Eğer ben gidecek olursam Chris'in yanında kal." Nereye gideceğini sormak istesem de yanlızca başımı sallamakla yetindim. Böyle bir yerde ve kalabalıkta yanlız kalmak isteyeceğimi hiç sanmıyordum. Bir kez daha Arthur'un ne iş yaptığını merak ettim. İkisi de arabadan indiğinde bende peşleri sıra indim. Müziğin sesi inanılmaz yüksekti ve kalbimin deli gibi çarpmasına neden oluyordu. İstemsizce vücudum gerilirken Arthur'un yanında durdum. Chris hemen arkamızdan gelirken ışıklarla süslendirilmiş ve altın sarısı halı serilmiş giriş merdivenlerine yöneldik. Kapıda duran dev gibi üç adamın üzerlerinde siyah kısa kollu tişört ve siyah pantolon vardı. Kulaklarınd kulaklık benzeri cihaz taşıyorlardı. İnsanların yanlarından geçerken istemsizce herkesi süzüyordum. Serin havaya rağmen kızların üzerlerindeki incecik elbise ve etekler sadece bakıyor olmamla bile olduğum yerde titrememe neden oluyordu. Kapıdaki adamların yanından rahatça geçtiğimizde nefes verdim. Fakat yanlış zamanda rahatladığımı anlamam uzun sürmemişti. İçerisi müthiş kalabalıktı. Müziğin kaynağına doğru yaklaşıyor olmalıydık çünkü kulak zarlarım patlayacakmış gibi hissediyordum. Rengarenk, parlak kıyafetler giymiş insanlar müziğin ritmiyle dans ediyor ve hiçbir şeyin farkında olmadan eğleniyorlardı. Yüzlerindeki ilginç makyajlara baktım. Simlerle gözlerini boyamış, çiçekler, yapraklar ve bir sürü şeyi göz kenarlarına takmışlardı. Çok güzel görünüyorlardı. Dirseğimi yakalayan sert bir elle arkama döndüm. Chris beni Arthur'un gittiği yönde çekiştirmeye başlamıştı. Etrafa bakarken onu kaybettiğimi fark etmemiştim bile. Kalabalığın arasından sıyrıldığımızda arka tarafa doğru ilerledik. Koridor benzeri bir yerden geçerken etraftaki duvarlara asılmış tablolar ve kristal benzeri aynaları vardı. Dekorasyon oldukça güzel ve pahalı görünüyordu. Müziği biraz olsun arkamızda bırakabilmiş olmak rahatlatıcıydı. Arthur önden giderken hemen arkasında ben, benim arkamda ise Chris vardı. Koridorun sonunda acil çıkış kapısı yazan kapıdan geçmiş ve aşağıya inmeye başlamıştık. Müziğin sesi attığım her adımda kısılmış ve rengarenk yanan ışıklar bir indikçe yerini karanlığa bırakmıştı. Depo benzeri bir yere girdiğimizde etrafa bakındım. Tüm bu merkezin yiyecek deposu gibi görünüyordu çünkü dev odanın içi yerden tavana kadar içi malzeme dolu kutular vardı. Tavanda bir lamba yanıyordu. İçerisi yoğun içkiyle karışık beton kokuyordu. Ortada eski, tahta bir masa ve sandalyeler vardı. "Burada mı buluşacağız ?" Dedi Chris. "Evet, gelmek üzeredir." Arthur'un cümlesinin bitmesiyle demir kapı açılmıştı. Yabancı olmanın verdiği korkuyla geride duruyordum. Arthur sandalyelerden birine rahatça oturmuştu. Chris biraz daha duvara doğru durmuş ve kollarını birbirine bağlamıştı. Bense onun arkasında, biraz daha karanlıkta bekliyordum. İçeriye uzun boylu, sarı saçlı orta yaşlarda bir adam girdi. Üzerinde kahve renginin en koyu tonlarından bir palto mont vardı. Ayakkabıları da paltosuna uyumlu bir kahverengiydi. Kırmızı renkler bulunduran kravatı beyaz gömleğin üzerinde çok dağınık durmuştu. Adamın yüzünde asık bir ifade vardı. Bir an olsun hiç gülümsemedi. Hiç konuşmadan geçip bir sandalyenin yanına geçti paltosunu çıkardı ve kolunun üzerine alıp oturdu. Hiç konuşmuyor bazen derin nefes alıyordu. Arada bir parmaklarını iç içe geçirerek sallıyordu. "Çok uzun konuşmam bu yüzden sorularınızı cevaplandıracak zamanım yok. Sadece bildiklerimi söyleyeceğim." Dedi hızlıca. "Verdiğin plaka sahte. Araç siyah audi A3 marka ve en son görülen adresi kağıda yazdım. Araç sahibi Nick Harris adında biri, yüksek ihtimal o da sahte. Araç bir şirkete bağlı gibi görünüyor. CEWİS diye bir marka görünüyor. Paravan olabilir. Araç bir şirket aracı olduğu için adına çalıştığı mekanın adresini de yazdım. Mekan sahibi Luke Wayne. Tanınmış bir kaçakçı. Birçok iş yapıyor, kadın pazarlama, içki, sigara kaçakçılığı. Uyuşturucu dağıtımı gibi birçok pislikte parmağı olan bir adam. Nasıl bir işe girişiyorsunuz bilmiyorum ama bu insanlar başınıza bela olabilir." Gözleri uyarı doluydu. Ardından hızlıca ayağa kalktı. "Şimdi gitmem gerek," Arthur Ve Chris'in yüzlerine baktı. Karanlıkta kaldığım için beni görmemiş gibiydi. "Anlaştığımız gibi olacak. Paramı istiyorum." Dedi kalktığı sandalyeden hiç beklemeden dışarıya çıktığında. Arthur'un gözleri bana döndü. "Sanırım bir sonraki adres belli." Dedi. Chris'in kaşları çatılmıştı. "Luke Wayne, adamı biliyorum. Şahsen tanımadım ama pek kimsenin tanımak istediği birisi değil. Eğer kızı o almışsa peşine düşmek zaman kaybı. Çoktan gitmiştir." Dediğinde korkuyla baktım. "Hayır, onu kurtarmamız gerek lütfen." Dedim ağlamaklı sesimle. "Luke şahsen gidip çocuk kaçıran bir adam değil. Bunu yapan adamları olmalı. O piçin elinden az çocuk almadım nasıl olsa. Çocukları aldığı gibi satışa sunmuyor, aptal değil. En az iki hafta bekleme evi dediği yerleri var. Önce saklıyor, ortalık yatıştığında ve peşinden kimsenin gelmediğini anladığında işlerine kaldığı yerden devam ediyor. Sadece Belle'nin kaldığı o evi bulmamız gerek. Sonrası kolay olacaktır." Yiyecek deposundan çıktığımızda müziğin canlı sesi tekrar yükselmişti. Işıklar hiç durmadan yanıp sönüyor, insanlar bir an olsun hareketsiz durmuyordu. Tekrar kalabalığa girdiğimizde önümde yürüyen Arthur'u kaybetmemeye çalışıyordum. Çıkışa yaklaştığımızda bu kalabalıktan kurtulduğumuz için mutluydum. Dışarıya çıktığımızda merdivenlerin girişinde oldukça lüks bir araç yavaşlayarak durdu. Arthur o anda sinirle küfretti. Chris de benim gibi ilk başta ne olduğunu anlamamıştı. Aracı gördüğünde Arthur da olan panik ona da yansıdı. Ne olduğunu anlamıyordum. Arthur hızlıca arkasını dönüp bizi tekrar içeriye sokarken oradan oraya sürükleniyordum. "Noluyor ?" İkisi de sorumu görmezden geldi. "Siktir, onun burada ne işi var ?!" Dedi Chris. "Bilmiyorum ama burada olduğumuzdan haber vardır. İlerle." Chris beni kolumdan yakalayıp çekiştirirken karşı çıkmadım. Arabanın içindeki kişiyi korkuyla merak ettim. Yine de kim olduğunu öğrenmek istediğimden emin değildim. Kalabalığın arasında durduğumuzda etrafımda müzikle beraber dans eden ve zıplayan insanlar sürekli bana çarpıyordu. "Onu napacağız ?" "Kalabalığın arasında bıraksak ?" "Hayır, üç kişi girdiğimizi görmüş olmalı. Hepinizle konuşacak ama önce onunla yanlız konuşmam gerek." "Siktir, siktir ! Bugün burada olmaması gerekiyordu !" "Kalabalıktan çıkalım, nasıl olsa bizi bulacak. Sakin kal ve her zamanki gibi davran." Dedi Arthur. Chris'in gözleri beni bulduktan sonra nefes verdi. Kalabalıktan çıktığımızda güvenlik görevlilerinden biri bizi bekliyordu. Arthur ve Chris'in yüzündeki panik tamamen yok olmuş ve oldukça rahat bir hal almışlardı. "Patron sizi bekliyor." dediğinde Arthur elleri cebinde adamın arkasında ilerlemeye başladı. Koridorun sonundaki odaya yaklaştığımızda dış kapıda olan adamlardan biri de burada bekliyordu. Arthur'u görüp kenara çekildiğinde kapının ardındaki kişiyi merak ettim. Arthur içeriye girmeden önce durdu ve bize döndü. "Bar'a götür. Beni bekleyin." Dedi. Kapıyı aralayıp girdiğinde içeriyi görmeye çalışsam da karanlıktan başka bir şey yoktu. Chris arkamdan beni yönlendirirken dudaklarımı gergince ısırıyordum. Başka bir odaya girdiğimizde etrafa bakındım. Siyah deri koltuklar odanın köşesinde oturma takımı olarak yerleştirilmişti. Koltukların ortasında cam sehpa vardı üzerinde birçok küllük bulunuyordu. İçleri bitmiş sigara çöpleri ve küllerle doluydu. Duvarlarda koridorlarda bulunan tablolara benzer resimler asılmıştı. Duvarların rengi koltuk takımıyla zıt olarak beyaza boyanmıştı. İçerisi sigara ve alkolden ziyade ilaç gibi kokuyordu. Keskin bir kokuydu ve burun yakıyordu. İçeriye girip koltuklardan birine yerleştiğimde Chris tekli olanlardan birine geçmiş ve montunun cebinden sigara paketiyle çakmak çıkarmıştı. Yaşı küçük olsa da bu tür şeyleri umursuyor gibi görünmüyordu. Dışarıdan bakıldığında iki de benden büyük görünüyordu zaten. "Burası neresi ?" Dedim sessizliği bozarak. Boydan dışarıya bakan camdan gözlerini çekti ve üzerime kondurdu. Müziğin sesi dışarıya göre oldukça azalmıştı. Sürekli arka planda olsa da az önceki kadar rahatsız etmiyordu. Chris beklediğimin aksine bana bir cevap vermişti. "Kanca'nın yeri." Dedi kısaca. Girişte dev tabelada yanıp sönen Kanca adını hatırladım. "O kim ? Arabadaki adam mı ?" Sorularımın canını sıktığına emindim yine de henüz sert bir karşılıkta bulunmamıştı. Sigaradan derin bir nefes çekip araladığı dudaklarının arasından zehirli dumanı verdi. Siyah gözleri beni izliyordu. "Buranın sahibi. Aynı zamanda beraber çalıştığımız adam." "Arthur onunla mı çalışıyor ?" "Evet." "Onun için ne yapıyor ?" Her sorumun sonunda terslemesini ya da bağırmasını bekliyordum. "Peri tozunu duymuşsundur." Dedi alayla. Kaşlarım gelen hatıralarla havaya kalktı. Tepkime sadece küçümserce baktı. "Hatırlıyorsun değil mi ? Sende yandığını ve hafifleyerek uçtuğunu hatırlıyorsun." "Onu siz mi yapıyorsunuz ?" Arthur'un o gece bana verdiği şeyi hatırlamıştım. Yaralarımın dayanılmaz ağrısının nasıl geçtiğini, keskin, soğuk havanın artık canımı nasıl yakmadığını ve yorgunluktan bitap düşmüş vücudumum nasıl enerji dolduğunu hatırlamıştım. Arthur'un yumruk haline getirdiği elini yüzümün tam karşısına getirdikten sonra avuç içini açarak aldığı derin nefesi hatırladım. Şişirdiği yanaklarındaki havayı tüm gücüyle verdiğinde artık uçuyordum. "Bunu nasıl yapıyorsunuz ?!" Dedim büyülenerek. Küçük bir kahkaha attığında şaşkınlıkla gülen yüzünü izledim. "Gerçekten hiçbir şey bilmiyorsun değil mi ?" Dedi. Peri tozu bu kadar duyulmuş bir şey miydi ? Herkes kullanıyor muydu ? "Aptal mısın yoksa saf mı ?" "Aptal değilim." Dedim sinirle. Kısık gözlerle baktıktan sonra tekrar güldü. "Alice." Adımın ağzından çıkması garipti. Bu ilk söyleyişiydi. Gözlerim gözlerini buldu. Gördüğüm karanlıktan başka bir şey değildi. Arthur'un aksine çok daha tehlikeli hissettiriyorlardı. "Kimsin sen ? Tam olarak nesin, nereden geldin ?" Gözlerimi kaçırdım. En başından beri tüm bunları Arthur'a söylemek istemiştim. Ama beni bırakıp gitmesinden korkmuştum. Yanlızca benim hayatım için olsaydı onların yanından uzun zaman önce ayrılırdım. Rawen beni bulduğunda, ki ne olursa olsun bulacaktı, yanımda kimse olsun istemiyordum. Simsiyah gözleriyle sanki ölümcül bir hava veren Chris bile Rawen ile karşılaştırıldığında yanlızca bir çocuktu. Fakat hayat yanlızca benimki değildi. Belle dışarıda bir yerlerdeydi. Zorla alıkonulmuş ve kaçırılmıştı. Benden başka gören yoktu ve biliyordum ki arayan da olmayacaktı. Bu noktada Arthur'a ihtiyacım vardı. Eğer ona gerçekleri söylersem ve gitmek isterse yanlızca bir kişiyi öldürmeyecekti. Benim Arthur'a ihtiyacım olduğu gibi Belle'nin de bana ihtiyacı vardı ve ne olursa olsun onu kurtaracaktım. "B-ben.. hiçkimseyim sanırım." Dedim. Geçmişimi biraz olsun hatırlıyor olsam da hafızamın ne kadarına güvenebilirdim ki. "Gerçekten aptalsın ha ? Sana bir tavsiye vereyim, arkanı dönmeden kaç. Eğer kurtuluş için geldiysen çok yanlış yerdesin." Kapı açıldığında ikimizde kapıya döndük. Arthur içeriye girdikten sonra arkasından bir adam girmişti. Uzun sakalları vardı ve oldukça ciddi bir yüze sahipti. Yüzünde bu kadar çok sakal olan birini ilk defa görüyordum. Adamın üzerinde gömlek ve ceket, altında ise pantolon vardı. Gözleri delici bir mavi renkti. Adamın içeriye girmesiyle Chris ayağa kalktığında bende kalktım. Adam elini cebinden çıkardığında sol elinin olmadığını gördüm. Gözleri Chris'in ardından beni buldu. Kısaca süzdü ve tekrar Chris'e baktı. "Yakamoz'a uğrayın ve dağıtımın güzelce yapılıp yapılmadığını kontrol edin." Dedi. Sesi oldukça kalın ve sertti. Güçlü çıkıyordu. "Bir sorun çıkmayacak." Dedi Chris. "Deniz kızlarından biri mi ?" Gözleri yeniden bana döndü rahatsız edici bir şekilde baştan aşağıya baktı. "Değil, yanlızca zevk amaçlı." Dedi. Kolunu omzuma doladığında bir sorun olduğunu anlamıştım. Bu adam dost gibi görünmüyordu. Chris'in vücudu nedereyse bana yapışık olduğundan gerilen kaslarını hissedebiliyordum. Oynadığı oyuna karşı sesimi çıkarmadım. Arthur'a baktığımda umursamaz görünmeye çalışıyor olsa da onunda kol kasları normalin üzerinde şişmişti. Kanca güldü. "Senin mi yoksa onun mu ?" Arthur'a kısa bir bakış attı. "Yoksa paylaşıyor musunuz ?" Kahkaha attı. "Yanlızca benim." Dedi Chris. Kanca onun bu haline şaşırmış gibiydi. "Görüyor musun hem sonradan geliyor hemde sahipleniyor." Dedi Arthur'a. Arthur yanlızca sahte bir gülümseme verdi. "Yine de senin için büyük gösteriyor." Bana doğru adım attığında korkuyla geri çekildim. Chris omzumu daha sert kavramış ve durmamı sağlamıştı. Yanlış bir hareket yaptığımı o anda anladım. "Korkuttum mu ?" Daha çok yaklaştı. Nefesi sigara ve alkol kokuyordu. Ne söylemem gerektiğini bilemeyerek Chris'e baktım. "Biraz daha yetişkin seviyorum," dedi umursamazca. Kanca küçük bir kahkaha attı. "Siz küçük pislikler benim gençliğimden de betersiniz. Her neyse, dediğim gibi dağıtımda bir aksaklık olduğunu duydum. O sorun neyse bu gece halledin." Dedi. Dışarıya çıktığında farkında olmadan tuttuğum nefesi verdim. Chris'in vücudu benimkinden uzaklaşırken sinirle saçlarını karıştırdı. "Dağıtımda bir sorun mu var ?" Dedi. Arthur'a dönmüştü. "Hayır, siktir. Yanlızca küçük bir meseleydi." "Ne oldu ? Neden bana bir sikim bir şey söylemiyorsun ?!" "Deniz kızlarından biri adamı bıçaklamış." Konuşmanın konusunu anlamamıştım. Deniz kızları da neydi ? Kimdi ?" "Siktir ! Ne yapmış dedin ?! Benimle taşak mı geçiyorsun ?!" "Önemli bir şey değil, bıçak bile değil, çakı. Adamın bacağını sıyırmış." "Siktir !" "Gitmemiz gerek," dedi Arthur, Chris'in sinirle bakan gözlerini umursamayarak. Otoparkta arabaya doğru yürürken esintiyle titredim. Saat gece yarısını uzun zaman önce geçmiş olmalıydı. Ay dolunay şeklindeydi ve kara bulutlar önünde süzülüyordu. Gecenin sessizliğini müziğin yüksek şiddeti bölüyordu. Kanca'nın yeri bir dağın başında, ormanın ortasındaydı. Etrafıma baktığımda uzunca ağaçlar sanki kapana kısılmışız gibi bizi çevreliyordu. Arabada tekrar yerimizi aldığımızda bu seferki yönümüz deniz kızlarının yanınaydı. Neler olduğunu bilmediğim bu dünyada sanki her şey kitaplardan fırlamış gibi hissettiriyordu. Arthur arabayı geri vitese taktı ve direksiyonu bu sefer güneye çevirdi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE