ALİCE
Saat gece dörde geliyordu ve bu zaman dilimi benim uyanık kalabildiğim bir dilim değildi. Arka koltukta ayakkabılarımı çoktan çıkartmış uzanıyordum. Üzerimdeki montu battaniye olarak kullanmıştım. İçerisi neyse ki Arthur'un kaloriferleri bir kez olsun kapatmamış olması sayesinde fazlaca sıcaktı. Araba yanlızca bir kez durmuştu. Arabanın durmasıyla gözlerimi açtığımda içerideki karanlık biraz olsun aydınlanmıştı. Dışarıdan gelen kırmızı renkli ışıklar yüzüme vuruyordu. Uzandığım yerden direklerim yardımıyla doğrulmayı başardığımda camdan dışarıya baktım. Benzin istasyonundaydık ve oldukça sessizdi. Bizden başka kimse yok gibi görünüyordu.
Gözüme çarpan manzara, iki yassı tepenin arasındaki geçidiyle bir istihkâm manzarasıydı. Nereden bakarsam bakayım, cam gibi keskin bir ışık altında bu ovayı, bütün çizgilerini ve arazi terkiplerini kendisinde topladığı, ufuk, hep aynı sükûnetle hâkim görünüyordu. Bu geniş ova, üzeri beyaz çarşafla örtülmüş toprak, yürüdüğümüz yolun her dönümünde doğmaya başlayan güneşle beraber kristalize bir manzara sunuyordu.
Gökyüzünden düşen pamuk gibi görünen kar taneleri usulca aşağıya süzülürken şaşkınlıkla baktım. Ne kadar yol gittiğimizi bilmiyordum fakat şehir değiştirdiğimize emindim. Hayranlıkla cama yapışan beyaz pamukların hızla suya dönerek aşağıya kaymasını izledim. Arthur biraz ileride markete girmişti. Reyonların arasından yürüyüşünü cam giriş kapısından girebiliyordum. Chris başını geriye yaslamış ve gözlerini kapatmıştı. Uyuyor olmayacak kadar gergindi vücudu. Düzenli olarak nefes alıp veriyordu. Dışarıdaki kırmızı ışıklar yüzüne yansımıştı.
Başımı tekrardan cama çevirdim. Daha önce kara hiç dokunmamıştım. Chris kızacak olsa bile umursamak istemedim. Kapıyı açtığımda hareket ettiğini duysam da bir şey söylemesine fırsat vermeden dışarıya çıktım. Ellerimi gökyüzüne uzattım ve konan soğuk pamukları avuç içlerimde hissettim.
O kadar büyülü bir andı ki sanki rüyada gibi hissediyordum. Gökyüzüne doğru başımı kaldırdığımda usulca süzülen kar taneleri inanılmaz bir görüntü oluşturuyordu. Kalbim deli gibi çarpıyor ve dudaklarım istemsizce yukarıya kıvrılıyordu. Ne kadar da çok kurmuştum bunun hayalini. Yağmurda ıslanmayı, karda üşümeyi..
Kollarımı kaldırmış etrafımda usulca dönerken beni garipçe izleyen iki gözün farkında değildim.
"Karı bu kadar sevdiğini düşünmezdim." Dedi Arthur. Gözlerimi gözleriyle buluşturdum ve gülümsedim.
"Çok güzel," dedim hayranlıkla. Bu halime güldü.
"Deli gibi görünüyorsun." Dedi Chris. Arabadan çıkmış, elleri cebinde ön kaputa yaslanmış bana bakıyordu. Utanarak başımı eğdim.
"Hadi gidelim, çok bir şey kalmadı."
Tekrar arabaya bindiğimizde saçlarımdaki kar tanelerini toplamaya çalışsam da ellerimle dokunduğum an eriyorlardı. Arhur marketten aldığı hazır yiyecekleri dağıtırken paketlenmiş sandiviçi aldım. Acıktığımı fark etmemiştim bile. Yemeğin ardından tekrar uyumak istemedim. Doğrularak oturdum ve kapıya yaslandım. Bomboş ovaların arasından geçerken üzerleri kar tutmuş bu beyaz manzaranın tadını çıkartıyordum. Arthur bir yerden sonra radyoyu açmış ve hoş, slow bir müzik kulaklarımızı doldurmuştu.
İster istemez tekrar hayallere dalarken aklımda kabuslarımdan çok uzaklarda hoş rüyalar vardı. Bir daha Rawen ve Tina'yı görmeyeceğim rüyalardı. Arthur ve diğer çocuklarla yaşıyordum. Sabah erkenden uyanmış ve ormana kaçmıştım. Rüzgâr esiyor ve her esintisinde kendiyle beraber kokusunu da getiriyordu. Orman kokuyordu. Hayvanların capcanlı sesleri kulaklarımı dolduruyordu. Albert'in gösterdiği salıncağa doğru gidiyordum. Attığım her adımda uçuyor gibiydim. Salıncağa yaklaştığımda sallanan küçük kız yeşil gözleriyle bana dönüyordu. Belle hayatta ve mutluydu. Artık mutluyduk. İkimizde bize mahkûm ettikleri o hayatları artık yaşamak zorunda değildik.
Salıncakta hızla ileri geri giderken saçları rüzgarda savruluyordu. Tiz kahkahaları ormanda yankılanıyor, ağaç dallarındaki kuşların uçmasına neden oluyordu. O kadar güzel bir rüyaydı ki gözlerim umutsuzca bunun gerçek olması dileğiyle yaşarmıştı.
Uyanıkken gördüğüm rüyamdan beni uyandıran arabanın yavaşlamasıydı. Camdan dışarıya etrafa baktığımda karşımda eki görünen, üç katlı bir ev vardı. Dış cephesi öncesinde soluk sarı renginde olmalıydı ama artık neredeyse sarıdan da iz kalmamıştı. Penceleri oldukça kirliydi ve bazıları çatlamıştı. Fakat oldukça genişti. Ev, yemyeşil bir zemine sahip çam ağaçlarıyla süslü büyükçe bir bahçenin içinde yer alıyordu. Süslü, Ahlat taşları ile çevrili bahçe duvarı insanı adeta büyülüyordu. Yine de zaman buraya da hiç acımamış ve azizliğine uğratmıştı.
Çevre olarak ise yine ormanın içindeydik, bahçe dışında çevresinde birkaç binadan başka bir şey yoktu. O evlerde insanlar yaşıyormuş gibi görünmüyordu.
Güneş henüz tam olarak doğmamıştı fakat gökyüzü onun uzaktaki ışıklarıyla beraber aydınlanmaya başlıyordu. Yıldızlar ışıkla beraber silinmeye başlarken hava gece olduğundan çok daha soğuktu. Arabadan indiğimde uyuşmuş bacaklarım bana bir süre sorun çıkarsa da en sonunda biraz hareket edebiliyor olmak güzeldi.
Üzerimdeki monta iyice sarınsam da rüzgar dağın başında olduğumuzdandı belki de, çok daha sert esiyordu. Arthur ve Chris önden giderek kapıyı açtıklarında temkinli adımlarla arkalarından geliyordum. Meraklı gözlerim görebildiği her noktada merakla gezindi. Evin içi dışı kadar kötü değildi. Hatta oldukça yeni görünüyordu. Duvarlardaki renkli renkli desenler, eski zamanın tarih kokan halıları, yastıkların üzerine serilmiş o duygu seli oluşturan bez parçaları vardı.
Evin içinde yukarıya çıkan merdivenler bulunuyordu. İçerisi oldukça ferah ve genişti. Yerler tahta laminant parkeydi ve yeni görünüyordu. En son ben girdiğimde arkamdan kapıyı kapatmıştım. İçeride birilerinin olup olmadığınından emin değildim. Gölde duruyorduk ve ürpertmiştim.
Arka taraftan ayak sesleri geldiğinde tedirgince bekledim. Deniz kızlarını ne zaman göreceğimi merak ediyordum.
Kıvırcık saçlı, uzun boylu, siyah gözlü birisi bir anda bulunduğumuz yerde belirdi. Üzerindeki elbise belli ki yolda tozlanmıştı. Elini o siyah, çizgili pantolona vurdukça pantolondan sürekli toz çıkıyordu. Başındaki beyaz, bir tarafı katlanmış şapka da onu Amerika'da yaşayan kovboylara benzetmişti. Neyse ki yorgunluk ve soguğun sebep olduğu o kıpkırmızı yüzü yerini farklı bir yüz hattına bıraktı. İnce dudakları memnuniyetle yukarıya kıvrıldı.
"Hoşgeldiniz," dedi. Sesinde samimiyet vardı. Arthur ile tokalaştı ardından Chris'e döndü.
"Uzun zaman oldu," dedi.
"Öyle," İkisinin tokalaşması bittiğinde gözleri beni buldu. Yüzüne göre gözleri küçük kalmış gibiydi. Sanki orantısızdı. Yine de bu onu kötü göstermekten ziyade farklı bir hava vermişti.
"Misafirimiz kim ?" Dedi. Bana doğru elini uzattı. "Ben Steve McQueen, tanıştığıma memnun oldum."
Uzattığı eline soğuk elimi koydum. Benimkinin aksine onunkiler sıcaktı. "Merhaba, ben Alice." Dedim.
"Bilmene gerek yok," dedi Chris. "Muhabbet etmek için gelmedik, kızlar nerde ?"
Steve Chris'in kabalığına aldırmadı. Sanırım alışık olduğu bir şeydi. "Yarım saat içinde gelecekler. Gece dağıtımı bitmek üzere." Dedi. "İsterseniz dinlenebilirsiniz, eğer açsanız bir şeyler hazırlarım."
"Ben duş alacağım." Dedi Arthur üst kata çıkarken. Chris de peşinden üst kata çıktığında aşağıda kalmıştım.
"Tüm gece yolculuk yaptınız, eğer dinlenmek istersen sana boş bir oda verebilirim." Dediğinde başımı salladım.
"Olur, teşekkürler." Kim olduğumu ya da nereden geldiğimi merak etmiyor gibi görünüyordu. Ya da etse de soracak gibi değildi. Bu işime geldiği için merdivenlerden yukarıya peşinden ilerledim. Üst kat üç koridora ayrılıyordu. Steve düz ilerleyerek soldaki ikinci kapıyı araladı.
"Yatak, banyo ve eğer üzerini değiştirmek istersen kalın kıyafetler var. Burada rüzgar biraz daha soğuk eser, üzerindeki ince gömlek seni ısıtmayabilir." Dedi. Gülümseyerek tekrar teşekkür ettim.
Odaya girdiğimde sağ tarafta çift kişilik bir yatak vardı. Üzerinde beyaz, kalın bir yorgan ve beyaz üç tane yastık vardı. Yatağın iki tarafına krem rengi şifonyer konulmuştu. Şifonyerin üzerinde üstünde kelebek desenleri olan lamba yer alıyordu. Karşı duvarda iki çift cam vardı ve orman manzarasını gözler önüne sermişti. Giriş kapısının olduğu duvarda ise çift kapaklı, tahta gardrop konmuştu. İçeriye girerek dolabın kapaklarını açtığımda kalın sweatshirt ve içi yünlü taytlarla dolu olduğunu gördüm. Üzerimdeki ince gömlek ve pantolon oldukça rahatsızdı ve söylediği gibi beni ısıtmaya yetmiyordu.
Banyoya girerek işimi hallettikten sonra lavaboda elime soğuk su alıp yüzüme çarptım. Aynadaki yansımam normalde olduğum halimden daha yorgun ve zayıf görünüyor olsa da gözlerim ışıltıyla parlıyordu. Artık ölü değillerdi sanki, yaşıyorlar, merakla izliyorlardı. Banyodan çıktıktan sonra üzerime kalın, gri renk bir tayt ve üzerine bana bol ve uzun gelen, gri sweatshirt geçirdim.
Duşa girsem belki daha çok ısınabilirdim fakat arabada uyuduğum için uykum yoktu ve yorgun değildim. Dışarıya çıkıp etrafa bakmak istiyordum. Islak saçlarla bu pek mümkün olmayabilirdi. Sessiz adımlarla odadan çıktığımda etrafa bakındım. Evin içi yine sessizliğe bürünmüştü. Her zaman böyle olup olmadığını merak ettim.
Alt kata indiğimde gözlerim Steve'i aramış fakat bulamamıştı. Mutfak olduğunu tahmin ettiğim yere doğru ilerlediğimde arka bahçeye açılan kapıyı gördüm. Meraklarımı dindirebilmek yeni yeni tatmaya başladığım duyguydu ve oldukça güçlüydü. Arka bahçeye açılan kapıyı açtığımda karşıma bir avlu çıkmıştı.
Avlu, kapalı bir mahzen rutubetiyle ıslaktı ve taze gübre, bulaşık suyu, yanık tezek, kuyruk yağı, insan teri ve saire nevinden birtakım gönül bulandırıcı kokularla doluydu. Avluyu ikiye bölen tahtaboşa yaklaşınca hava daha ziyade ağırlaştı. Ben ilerledikçe kulaklarıma dolan kişneme sesleri beni gittikçe heyecanlandırıyordu.
Uzun kavak ağaçları ile kaplı yolda sessiz adımlarla kulağıma fısıldayan rüzgara aldırış etmeden ürkek evlerin gölgesinde köşe başına doğru ilerledim. Kiremit ve beyaz renklerin hâkim olduğu bir at çiftliği karşıma çıktığında heyecanla gülümsedim. Atlar onlar için ayrılmış bahçelerinde otluyordu. Steve bindiği atını çevirip aşağıya ovaya baktı. Bir geniş yayla parçası, bazı yerlerde yeşilimsi, bazı yerlerde sarımtırak ve ufuklara doğru mor renklerle dalga dalga alabildiğine uzanıyor, yayılıyordu. Göz, ilk bakıştan İtibaren bu toprak dalgalarını takip etmekten yorulurdu. Beni gördüğünde el salladı. Oldukça arkadaş canlısıydı. Tanıştığım ilk normal erkek olmaya adaydı.
"Merhaba," dedim çekinircesine. Sonuçta buraya izinsizce girmiştim, misafirlerden hoşlanmıyor olabilirdi. Yine de korkularımı yersiz bırakan bir gülümseme verdi.
"Yürüyüşe mi çıktın ?" Atın üzerinden atladı ve eyerinden tutarak bana doğru yaklaşmaya başladı.
"Evet, öyle de denebilir. Burası çok hoş," dedim gözlerimi uçsuz bucaksız ormanda gezdirirken. Kar taneleri yerde incecik tutmuştu. Ağaçların üzerine pudra şekeri dökülmüş gibi görünüyorlardı.
"Beğendiğine sevindim. Lola ile tanışmak ister misin ?"
Bana doğru gelen kocaman ata endişeyle baktım. Daha önce hiç bir ata bu kadar yakın durmamıştım.
"Endişelenme, oldukça uysaldır." Lola kocamandı ve kahve, sık tüyleri vardı. Kirpikleri uzun ve siyahtı. Gözleri de tüyleri gibi kahverengiydi.
"Nasıl yapacağım ?" Dedim. Steve güldü.
"Elini uzat ve başını sev." Dediklerini uygulamaya çalışırken parmaklarım titriyordu. Yine de korkuma yenik düşmeye hiç niyetim yoktu. Gözlerimin aynadaki yansımam gibi heyecanla parladığına emindim.
Elimi başına koyduğumda sıcaklığını hissettim. Sık tüyleri yumuşak olması yanı sıra sert ve gürdü. Parmaklıklarımın sevmek amaçlı zayıf hareketine karşın Lola hiçbir şey yapmadan beni izledi.
"Seni sevmiş gibi görünüyor." Dedi Steve. Hevesle ona baktım ardından tekrar Lola'nın gözlerine döndüm.
"Bende seni sevdim." Dedim gülümseyerek.
"Ona havuç vermek ister misin ? Buna bayılır." Dediğinde başımı hevesle salladım. Atların havuç yediğini bilmiyordum. Steve üzerindeki çizgili pantolonun cebinden kesilmiş havuç parçaları çıkardı. Birkaç tanesini avcuma bıraktı.
"Avcuna koy ve uzat." Dedi ne yapmam gerektiğini söyleyerek. Havuçları Lola'nın yemesi için uzattığımda avucuma değen dudakları gıdıklamamı sağlamış ve beni güldürmüştü. Lola'nın başını tekrar okşadım.
"Yürüyüşün için sana eşlik etmemde bir sakınca var mı ?" Dediğinde beklemediğim bu teklif karşısında ona baktım.
"Buraları bilen biriyle gezmek daha iyi olur diye düşündüm. Tabii eğer biraz sessizlik ve yanlızlık istiyorsa-"
"Hayır," dedim aceleci davranarak. Yanlızlık ve sessizlik uzun zamandır hayatımın en büyük parçasıydı. Artık bunları istemiyordum.
"Eşlik etmen güzel olur. Teşekkür ederim."
"Harika o zaman, ben Lola'yı bırakıp geliyorum." Dedi. Geri geldiğinde yürümeye başlamıştık.
"Daha önce sihirli bir göl gördün mü ?" Dedi keyifle. Neden bahsettiğini anlamayarak başımı iki yana salladım. Hayatımda olması gerektiğinden fazla sihir varmış gibi hissediyordum.
"Hayır,"
"Görmek ister misin ?"
"Evet, isterim."
Ormana doğru giden küçük bir patikaya girdiğimizde Steve önden giderek yolu gösteriyordu. Güneş kendini ufukta göstermeye başlamış olmalıydı çünkü gecenin karanlığı yerini gökyüzünün mavisine bırakmıştı. Orman güneşle beraber uyanıyordu. Kuş cıvıltıları başlamış ve konuk olduğumuz evlerinde hiç durmadan yeni güne başlamışlardı. Eğer dikkatlice dinlersem yaprakların birbirine sürtme sesini, rüzgarın esintisini ve hareket eden onlarca canlının çıkarttığı küçük sesleri duyabilirdim. Yürüyüşümüz beni fazla merakta bırakmamıştı. Steve birbiri içine karışmış çalıları kenara çekerek bana yol açtığında heyecanla atan kalbimi göz ardı ederek ileriye doğru adımladım.
Burası güze zamanlardan taptaze kalmış bir cennetin hayaline benziyordu. Sanki tarih denen fırtınanın rüzgârları bu asırlık çınar ağaçlarının arasından, beyaz, münzevi binanın sakin çatısı üstünden hiç geçmemişti. Etrafta setleri olan büyük göl zümrüt gölgeler içinde, nilüfer rüyalar açmış uyuyordu.
"Beğendin mi ?" Dediğinde bunu tarif edebilecek bir söz yoktu sanki. Açık kalmış ağzıma güldü.
"Büyüleyici," dedim. "Sen burada mı çalışıyorsun ?"
"Evet, çoğunlukla. Evdeki işleri hallediyorum. Aslında daha çok kızların bakıcılığını yapıyorum da diyebiliriz." Dedi göz devirerek.
"Deniz kızları mı ?" Dedim heyecanla. "Onlar burada mı ?"
"Evet, odalarında uyuyorlardır. Gece çalıştıkları için neredeyse öğlene kadar uyurlar."
"Onlar neden deniz kızı ? Yani neden öyle sesleniyorsunuz ?"
"Şey, bunu açıklamaktansa görmeni tercih ederim. Anlayacaksın. Aslında uyanmak üzeredirler, geri dönelim mi ?" Dediğinde başımı salladım.
Eve geri döndüğümüzde Chris mutfak sandalyelerinden birine oturmuş telefonuyla uğraşıyordu. Arthur elinde saç havlusuyla saçlarını kurulayarak merdivenlerden indi. Holde karşılaştığımızda üzerinde tişört olmadığı için gözlerimi farkında olmadan kaçırmıştım.
"Neden dışarıdasınız ?"
"Evin arkasındaki göle gittik, birde atları gördüm." Dediğimde Steve onaylarca başını salladı.
"İsterseniz mutfağa geçelim, eminim acıkmışsınızdır. Temiz hava her zaman acıktırır." Mutfağa girdiğinde bende peşinden ilerledim. Arthur hemen ardımdan gelirken kendi kendine bu adamı çok aradım mı acaba diyerek söyleniyordu.
Steve yemek yapmaya başladığında bende boş sandalyelerden birine oturdum. Bu büyük evi neyin ısıttığını bilmiyordum ama oldukça işe yarıyordu. Dışarının keskin soğuğuna karşın içerisi sıcak ve rahattı.
"Kızlar uyuyor mu ?" Dedi Arthur.
"Evet, birazdan uyanırlar. Gece geleceğini haber verdiğin için işten döndüklerinde onlara söyledim. Yine de beklediğimden erken geldiniz."
"Melodi burada mı ?"
Steve gerginlikle Arthur'a döndü. "Lütfen üzerine gitme. Geldiğinde oldukça korkmuş haldeydi."
"Orasına ben karar vereceğim. Yaralanmış mıydı ?"
"Neyse ki hayır. Kanca büyük sorun çıkardı mı ?" Dedi. Bir yandan masanın üzerine pankekler, çörekler ve kahvaltılıklarla donatıyordu. Guruldayan karnımla sofraya baktım. Kısa sürede oldukça fazla şey hazırlıyordu. İşinde en iyisi olmalıydı.
"Fark edeceği kadar büyük bir olaymış. Şu sıralar Narkotikler çıldırmış köpek gibi her yere korkusuzca baskın yapıyor. Sanırım yeni bir şef gelmiş. Yakında onunda boyunun ölçüsünü alırlar. Yine de temkinli olmaktan zarar çıkmaz."
"Steve !" Üst kattan gelen önce ama hoş ses hepimizi o tarafa döndürdü. Merdivenlerden inen ayak seslerinin ardından mutfağın kapısında biri göründü.
Küçük yüzü çok sevimliydi: Pırıldayan, genç, parlak gözleri ve pembe burnunun ucu görünüyordu. Vücudu, ipek gibi, tertemizdi ve adeta bir meleğe benziyordu. Duru yüzündeki doğal güzelliği kalbimin deli gibi çarpmasına neden olmuştu. Güzelliğine hayran kalmıştım. Üzerindeki ince, beyaz geceliğiyle içeriye girdiğinde zümrüt yeşili gözleri diğerlerine nazaran benim üzerimde daha fazla durdu.
"Merhaba," dedi müzik gibi bir tınıyla.
"Gelsene Ella, kahvaltı neredeyse hazır. Diğerleri uyandı mı ?"
"Evet, geliyorlar. Arthurr..." Sanki balerin yapıyormuşçasına sandalyede ciddiyetle oturan Arthur' yaklaştı.
"Gerçekten bizim bir suçumuz yoktu. O pislik Melodi'ye sarkıntılık etmeye çalıştı. Biz sadece onu koruyorduk." Dedi dudak sarkıtarak.
"Sik kadar para ödediği o sikik korumalar ne bok yiyordu ?" Dedi sinirle.
"Onlarda engel olmaya çalıştılar tabii ama adam fazla uçmuştu. Melodi yanlızca kendini koruyordu." Arthur'un bir şey demesine kalmadan kapı pervazında birkaç yüz daha belirdi. Hepsi adeta bir melek kadar duru ve güzeldi.
"Günaydın,"
"Ah, çok yorgunum."
"Hey, Chris. Sende gelmişsin !"
"Arthur.."
Kızlar birbiri ardına içeriye girerken sandalyemde oturmuş olanları izliyordum.
"Melodi. Neler olduğunu ayrıca dinleyeceğim." Dedi Arthur sarışın kıza yönelik. Melodi yanlızca başını sallamakla yetindi. Sofra kurulduğunda herkes yemeğe oturmuştu. Önümdeki pankekten ısırık alırken ister istemez gözlerim kızlara kayıyordu.
"Bu kim ?" Dedi aralarından biri.
"Bilmene gerek yok." Dedi Chris.
Bazı gözler bana dönmüş olsa da önümdeki tabağa baktım yanlızca. Yemek işi bittiğinde kızların hepsi salonda toplanmıştı. Arthur köşe koltuğa oturduğunda yüzündeki bu denli ciddiyet daha önce hiç görmediğim bir ifadeydi.
"Satışlar nasıl gidiyor ?"
Kızlardan biri cevapladı. "Gayet iyi, oldukça rağbet görüyor ve gece boyunca elimizde hiç kalmıyor."
"Ya güvenlik ?"
"Polis şüpheleniyor elbette. Şu sıralar ortaya çıkan peri tozu herkesin gözdesi. Yine de hiçbir şey bulamayacak kar. Geride hiçbir iz bırakmıyoruz."
"Müşterileri bıçaklayana kadar tabii," dedi. Kız gözlerini devirdi.
"Bizim hatamız değildi, yanlızca kendimizi koruyorduk. Bir gurup keş bağımlıyla sohbet etmek bazen oldukça zor olabiliyor."
"Sizin işiniz peri tozunu alıp sorunsuzca dağıtımını sağlamak, daha fazlası değil. Kanca polisin ilgisi yüzünden yeterince gergin. Yanlızca o güzel yüzlerinizi kullanın ve daha çok satılmasını sağlayın." Dediğinde hepsi başını salladı. Kızlar bir bir dağılmaya başladığında Arthur ve Melodi arka bahçeye çıktılar. Ben duvar kenarında olanları izlerken Steve'in arkamdan yaklaştığı görememiş ve sesiyle yerimde zıplamıştım.
"Anladın mı neden deniz kızları dendiğini ?" Dedi gülerek. "Onlar büyüleyiciler, insanları güzellikleriyle büyülüyor ve denizin en derinine çekiyorlar."