Pâyidar | 24

3409 Kelimeler
Yaren'lerde arkadaşlarımla geçirdiğim eğlenceli dakikalardan sonra akşam eve gelip okulda takıldığım soruya kafa patlatmakta karar kıldım. Bir süre bununla gerçekten, camı gönülden uğraştım. Aslında daha da fazla uğraşırdım ama bu soruyla daha fazla uğraşıp uğraşmamak arasında gidip gelen minnoş bünyem, en sonunda uğraşmamakta karar kıldı ve bana elimdeki kalemi bıraktırdı. Defterimi kapatarak ayağa kalktığımda sürekli olarak eğilmekten ağrıyan sırtım dolayısıyla gerindim ve kitabı rafa kaldırdım. İçeriden mis gibi yemek kokuları geliyor ve beni peşi sıra sürüklüyordu. Odamın kapısını açarak takip ettiğim kokular beni mutfağa, Canan yengemin yanına götürdü. Canan sultan parmaklarının marifetini yine konuşturmuştu. Hiç haber vermeden gizlice arkasından yanaşarak beline sarıldığımda olduğu yerde sıçradı, "Ay Almina! Allah iyiliğini versin. Ödümü koparttın." "Sultanım," diyerek yanağını kocaman öptüm. "Yine döktürmüşsün bakıyorum. Bir insanın yemek kokuları bile mi lezzetli olur be?" "Ben yaparım da güzel olmaz mı kız?" Diyen Canan yengeme kahkaha atarak yanıt verdiğimde o da bana eşlik etti. "Allah neşenizi arttırsın, karılar!" İçeriye giren Serhat ağabey bana kollarını açtığında dizlerini hafifçe kırarak, "Hanimiş sarı civciv?" deyip dizlerine vurduğunda tıpkı yavru köpek gibi hızla ona doğru koştum ve kucağına zıpladım. O da beni belimden tutup havaya kaldırdı ve tıpkı küçüklüğümüzdeki gibi beni omzuna aldı. "Şampiyon kim?" Dedi ve yumruğunu kaldırdı. "BEŞİKTAŞ!" "En büyük kim?" "BEŞİKTAŞ!" "En kral kim?" "BEŞİKTAŞ!" "Peki ya en özel?" "ÇARŞI!.." "Son, iki, üç, dört..." Ardından ikimiz birlikte haykırmaya başladık, "GÜCÜNE GÜÇ KATMAYA GELDİK, FORMANDA TER OLMAYA GELDİK, BEŞİKTAŞ SENİNLE ÖLMEYE GELDİK! BEŞİKTAŞ..!" Büyük bir Beşiktaş patlaması yaşayarak bağırmaya devam ettikten sonra Serhat ağabey, "Yeter lan, omzum çöktü. Ayı kadar ağırsın!" diye isyan ederek beni koltuğa fırlattı. "Çok kötüsün Serhat ağabey ya," diye sitem ettim dağılan saçlarımı düzeltirken. "Ne güzel eğleniyorduk şurada." "Vivir vivir vir vir..." diyerek suratını ekşiten Serhat ağabeye öfkelenerek elime geçen yastığı kafasına fırlattığımda, yastık tam suratına isabet etti. Onun bozulmuş olan ifadesine baktıktan sonra yumruğumu kaldırıp kontrolsüz bir kahkahayı dudaklarımdan koyverdim, "Heyt be! Head shot!" "Ben şimdi sana gösteririm head shotu bilmem neyi!" Diyerek celallenen Serhat ağabey arkasındaki yastığı kaptığı gibi bana fırlattı. Eğildiğim için beni ıskalayan yastığa karşın Serhat ağabeye dil çıkartırken ben de ona yeni bir yastık fırlattım. Derken derken, aramızda haşin bir yastık savaşı başladı! İkimiz de yıkıcı darbelerle yılmıyor, terimizin son damlasına kadar savaşıyorduk. Ortalığın ağzına ettiğimiz için Canan yengem de bizim ağzımıza edecekti ama biz alışıktık. Çığlık çığlığa süren mücadelemiz adeta kan davasına dönüşürken ikimiz de yorgunluktan geberdiğimiz halde pes etmiyorduk. Mesela ben onun kafasına çalışıyordum o da benim bacaklarıma çalışıyordu. Hatta öküz, elindeki yastıkla bir kere bacaklarıma öyle bir vurdu ki ayaklarım yerden kesilmiş, koltuğun üzerinden yüz üstü yere çakılmıştım. Ama ben de bunun intikamını, ona kafasını duvara vurdurarak almıştım. Yüzüne fırlatmakta olduğum yastıktan kurtulacağım diye suratını diğer tarafa çevirdiği an resmen duvara kafa atmıştı. Bu, benim için en büyük zevkti. Canan yengem dehşet saçan yüzüyle içeriye girdiğinde ellerini dizlerine vurarak, "Allah sizi ne etmesin. ALLAH SİZİ NE ETMESİN! CANAVARLAR!" diye bağırdığında terliğini kaparak ikimizin kıçına da sert bir şaplak indirdi. Serhat ağabeyle ikimiz çığlık çığlığa bağırırken odadan kaçarak Canan yengemden kurtulmayı başardık ve kendimizi koridor duvarının dibine bıraktık. İkimiz de şu durumda çökmüş durumdaydık. Yüzümüzden ter akıyordu. Göğüslerimiz şiddetle kalkıp inerken birbirimize baktığımızda gülmeden edememiştik. Nefes alış verişlerimiz düzene girdiğinde nihayet bir iki kelam edebildik. "Senden başka kimse benle oynamıyor ya..." Diyerek Serhat ağabeyin omzuna kafamı koydum. O da alnıma küçük bir öpücük kondurdu. Evet, yirmi yaşını geçmiş bir kız olarak -hatta ertesi gün bir yaş daha yaşanacak bir kız olarak- ağabeyim le oyun oynamak istiyordum. Hatta bu en sevdiğim aktivitelerden birisiydi. "Ya benim miniğim istesin, ben onunla ne isterse oynarım. Seninle oynamayanlar bok yesin!" Kahkaha atmıştım, "Bence de ya! Bok yesinler onlar!" Elleriyle saçlarımı karıştırarak doğruldu ve "Çok terlemişsin." dedi. "Hadi üşüme, git üzerini değiştir. Hava soğuk hasta olursun." Ona tatlı tatlı gülümseyerek başımla onayladığımda, "Serhat ağabey," dedim. "Sana bir şey sorabilir miyim?" "Buyur sor bakayım?" Sırıtarak, "Benimle çıkar mısın?" diye sorup elimi ona uzattım. O da ilk önce uzattığım elime, sonra da bana bakarak yüzünü buruşturdu. "Iy... Tüpüm değilsin biliyor musun? Şimdi def ol hadi!" "Ya!.." Diye somurtarak karnına yumruk attığımda o da kahkaha attı ve saçlarımı tekrardan karıştırarak üzerimi değiştirmem için beni odama yolladı. Ben de dediğini yaparak odama gittim ve kısa bir süre içerisinde üzerimi değiştirerek elimi yüzümü yıkadım. İçeriye girdiğimde sofra çoktan kurulmuş, bütün aile masa başına toplanmıştı. Onlara bakaraken gururla kabaran göğsüm Allah'ın bana sunduğu en güzel nimetin ailem olduğunu hatırlamama neden oldu. Hepsini o kadar çok seviyordum, hepsi benim gözümde o kadar kıymetli insanlardı ki haklarını ölene dek ödeyemeyecektim. Bu biraz bencillik olacaktı ama umarım onlardan birini kaybetmeden önce ben çoktan ölmüş olurdum. Sofraya Bülent amcamla Burhan amcamın arasına oturduğumda kendimi tıpkı öz babamın yanında oturuyormuş kadar güvende hissediyordum. Sofrada edilen muhabbetlerle birlikte şen şakrak yemeğimizi yerken sofraya konan yemeklerin lezzeti de aramızdaki kopmaz bağlara ayrı bir bağ daha katıyordu sanki. Her mesele sofrada dile geldikten sonra sıra doğum günüme gelmişti. Yarın doğum günümdü ve ailemin buna dair bir planı olduğunu yeni öğrenmiştim. Her ne kadar bu tür kutlamaları pek sevmesem de onların gönlü hoşsa benimki de hoştu. Özellikle Bülent amcamla kutlamayı konuşurken gözlerinin içi gülüyordu. Sürekli beni ne kadar çok sevdiğinden bahsediyor, yerimin ayrı olduğundan söz ediyordu. Kıskançlık nedir bilmeyen duygusuz ikizleri de babalarını kahkahalar eşliğinde dinliyorlardı. Ah, canım ailem... *** Bu günümün de böyle bitmesinin ardından gelen yatma vaktinde birkaç gündür devam ettiğim kitabın sayfalarını yeni kapatıp esneyerek gerindim. Henüz pijamalarımı giyinmemiştim ve giyinmeye de çok üşeniyordum açıkçası... Özellikle hava soğuk olduğunda üst değiştirmek kadar berbat bir durum yoktu. Üzerimden çıkan eski kıyafetin ardından yeni kıyafet giymiyordum da sanki buz kütlesini kafamdan geçiriyordum, öyle bir soğuk... İstanbul havası her ne kadar Ankara ayazına benzemese de yine de burada da dişe değer bir ayaz vardı. Az önce başlayan sağanak hafiflediğinde rüzgarın uğultusu camdan içeriye davetsiz misafir gibi giriyordu. İçeri havasız olduğu için camı biraz açmakta herhangi bir sakınca görmemiştim. Oturduğum yataktan kalktım ve el mahkum üzerimi değiştirmek üzere dolabıma doğru yöneldim. Tam dolabımın kapağını açmak üzereydim ki, camdan gelen bir ses dikkatimi dağıttı. Refleksif bir hareketle oraya baktığımda camdan bir şeyin girdiğini gördüm. İçeriye bir şey düşmüştü sanırım. Gözlerimi kısarak o yöne baktığımda, halının üzerindeki beyaz şey dikkatimi çekti. Açmak üzere olduğum dolabı bırakarak düşen şeyi elime aldığımda bunun bir taş olduğunu anlamam uzun sürmedi. Fakat üzeri bir kağıtla sarılmıştı. Kağıdın üst kısmında Almina, yazıyordu. Kaşlarımı çatarak taşı kağıttan kurtardım ve buruşmuş olan o kağıtta araya sıkışmış cümleler gördüm. Buna bir hayli şaşırmıştım. Hangi salak gecenin on bir buçuğunda buraya taş atardı ki? Çok geçmeden notu okuduğumda kaşlarım iyiden iyiye çatıldı: Aşağıda seni bekliyorum, Sarı Bela. Gelmeme gibi bir lüksün olmadığı gibi buna itiraz etme gibi de bir lüksün yok. Ha, illa ki ben Sarı Belalık yapıp senin burnundan getireceğim dersen -ki bunu yaparsın... Ben de eve girer, seni almak istediğimi amcanlara bizzat açıklarım. Blöf yaptığımı mı düşündün? Ah, evet. Hadi bir deneyelim! -B Bu adam gece gece neyin kafasındaydı yahu? Benimle dalga filan mı geçiyordu acaba? Öfkeli bir hırsla perdeyi çektiğimde, şaka gibi gerçekten de oradaydı. Arabasına yaslanmış, ellerini göğsünde birleştirmiş saatine bakıyordu. Derince çattığım kaşlarımın altından elimdeki kağıtla ona bakarken gözlerimiz çakıştı. Bana yapmacık bir gülümseme bahşederek el salladı ve aşağiya inmemi işaret etti. E ben de omuz silktim tabi... Bazen şu Sarı Belalık yapma olayını seviyordum. İyice benimsemiş miydim ne... Bana tekrar aşağıya inmemi işaret ettiğinde ben de tekrar omuz silktim ve bu tekrarlar bir süre devam etti. Ardından Belalı sabır diler gibi havaya bakıp ellerini açarak bir şeyler söyledi ve hiçbir şey demeden koşa koşa bahçe kapısını açtı. O bahçeye girerken gözlerim dehşetle açıldığında bana bakarak, "Benden günah gitti!" dedi ve aynı hızla kapıya doğru giderek görüş alanımdan çıktı. Öyle bir paniklemiştim ki az daha camdan aşağıya uçuyordum! Ona seslenmemi duymadığı gibi bir de aşağıdan kapı sesini duyduğumda korkuyla ellerimi ağzıma kapattım ve koşa koşa dolabın üzerindeki kalemi elime alarak tamam geliyorum, sakın kapıya vurma diye kağıda cevap yazdım. Kapı çalınma sesi bir kez daha duyulduğunda korkuyla yerimde zıplarken panikten dolayı titreyen ellerimle kağıdı tekrar taşa sararak aşağıya fırlattım. Fırlattığım taş şans eseri binanın demir kapısında çarpmıştı. Umarım anlardı. Yoksa gerçekten hiç suçum yokken amcamlara açıklama derdine düşecektim. Ayrıca biz hangi çağda yaşıyorduk da telefona mesaj atmak yerine camdan taşla mesaj gönderiyorum bu adam yahu? Niyeti ekşın yaşatmak falan mıydı? Aman ne ekşın! İçeriden Canan yengemin sesini duyarken aha şimdi sıçtık, diyerek elimi diğer elime çarptığımda çok şükür ki Belalı binadan çıkmış, kağıdı okuyordu. Sırıtarak yukarıya doğru bana baktığında yanı başımda duran kalınca romanı yukarıdan aşağıya, Belalı'nın sırıtan ağzının ortasına bırakmak istiyordum ama romana acıyordum işte... Evet şimdi milyonlar tek yürek, akıllarda tek soru; Almina şimdi kimseyi uyandırmadan aşağıya nasıl inecek? Odada volta atarken kapının arkasındaki askılıkta duran kabanımı hızla giyindim ve anahtarı elime aldım. Allah'tan zile basmamıştı da bütün ev ayağa kalkmamıştı. Tabi kapıyı yumruklar gibi çalması da zile basmasına eş değer sayılabilirdi ama erken müdahalem sayesinde mışıl mışıl uyuyan ailem bir fiyaskonun eşiğinden dönmüştü. Aşağıya indiğimde onu taşlayacaktım! Odamın kapısını yavaşça açarak dışarıya çıktım ve ardından kapattım. Ürkek ve bir o kadar da hızlı adımlarla koridoru tamamladıktan sonra şimdiki zorlu görevim kapı kilitlerini ses çıkarmadan açabilmekti -ki bu en zoruydu. Karanlıkta dolabın içindeki botlarımı tek hamlede ayağıma geçirdim ve haydi Bismillah, diyerek kapı kilidini bir kez çevirdim. Ardından içeriyi dinledim, kimseden çıt yoktu. Bundan cesaret alarak ikinciyi de çevirdikten sonra yine içeriyi dinledim, yine ses yoktu. Daha sonra battı balık yan gider hesabı bütün kilitleri açtıktan sonra yine evden ses çıkmayınca botlarımı hızla ayağıma takarak evden çıktım. Zafer elde etmiş gibi gülümsediğim sırada hangi durumun içinde olduğumu anımsayıp duruşumu dikleştirerek ciddiyetimi korudum ve dışarıya çıkmış bulundum. Bahçe kapısının önünde sabırsızlıkla beni bekleyen adama, "Sapık mısın ya sen!" diye serteldiğimde kabanımın önlerini birleştirirken o ise beni kolumdan tuttuğu gibi çekerek bahçe kapısının dışına çıkardı, "Ne yapıyorsun ya sen!" diye söylememe kalmadan kolumdan bırakmayarak koşmaya başlayınca beni de ıssız mahallenin ortasında peşi sıra koşturmaya başladı. "Ya dursana, nereye!" diye debelenip ondan kurtulmaya çalıştığımda, "Duramam çünkü geç kalacağız!" diyerek beni susturdu. Fakat neye geç kalacağımızı bilememek beni sinir krizlerine sürüklemekten başka bir işe yaramıyordi. "Nereye geç kalacağız, söylesene!" "Sarı Bela sorgulama ve sadece beni takip et. Bu gece için..." Söylediklerinden zerre kadar bir şey anlamasam da dediğini yaparak onu takip ettim. Daha doğrusu takip etmek zorunda kaldım çünkü koluma mıknatıs gibi yapışmış bırakmıyordu. Ayrıca o kadar hızlı koşuyordu ki nefes almama bile zaman tanımıyordu. Gözünü sevdiğim sokak da koş koş bitmiyordu. Sokak nihayet bittiğinde ikimiz de ellerimizi dizlerimize koyup soluklanırken Biberoğlu Parkı'nın hemen başındaydık. Karşımızda boylu boyunca uzanan sahilin banklarından birinde parıl parıl parlayan ışıklandırmaları görünce gözlerim kamaştı. Bakışlarım o bankı arşınlamaya henüz başlamışken, Belalı kolumdan tekrar tutunca irkildim bir an. Gözlerine baktığımda neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordum. "Neler oluyor Allah aşkına?" Diye sordum merakla. "Nedir bütün bunlar?" "Şşş..." dedi ve gülümsedi. "Bu gece soru sormak yok. Sadece bana uy güzelim." Kolumdan tuttuğu gibi beni tekrar peşine taktığında bu sefer koşmuyor, sadece yürüyorduk. Gördüğüm o parlayan banka gittikçe yaklaşırken garip bir şekilde merakım da artmıştı. Gecenin bir vakti niçin burada olduğuma hiçbir anlam veremesem de içimden bir ses şimdilik sadece ona uymamı söylüyordu ve ben de onu dinledim. Kolumdan sürtünerek inen o sıcak eli benim buz gibi elimi bulduğunda parmaklarımı hafifçe sıktı ve elini avcumun içine kaydırdı. Ama bana bakmıyor, sadece ileriye bakıyordu. Elimi tutması garip bir şekilde heyecanlanmama sebep olmuştu. Bütün bedenim karıncalanıyordu sanki. İrademi korumak adına duruşumu dikleştirdiğimde geriden gördüğüm bankın tam yanında durduk. O bana bakıyor, ben önümdeki bu muazzam şeye bakıyordum. Biberoğlu sahilinin tam boğaz gören kısımdaki bankın üzeri, yandaki destekli çubuklar yardımıyla, beyaz, örtüye benzer bir şeyle kapatılmıştı. Yanları ve arkası da bu kapatılma olayına dahildi, bankın sadece önü açıktı. Üstüne çiseleyen yağmur damlaları akıp giderken rengarenk ışıklandırmaların bir yanıp bir sönmesi ortama efsanevi bir hava katıyordu. Ufacık bir bank, yaratıcılığın gücüyle bu hale gelebilmiş, mükemmel bir görünüm almıştı. Gecenin karanlığında parıldayan ışıklandırmaları ve yaldızları için şuracıkta sabahlayabilirdim. Bir de üzerine boğazın ışıkları eklenince... Kelimenin tam anlamıyla harikuladeydi! Üstünde yazan 21 sayısının etrafındaki ışıklar da bir yanıp bir sönerek adeta dans ediyorlardı. İlk başta buna gülecek gibi oldum çünkü gerçekten çok ilginçti. Ama daha sonra gülmeyi unuttum, bunun yerine yalnızca nutkumun tutulduğunu hissettim. "Bu..." dediğimde dilim tutulmuş gibiydi. Kelimeler bir türlü dudaklarımdan dökülemiyordu. "Ama bu..." "Beğendin mi?" Dedi Belalı yüzümü kendisine dönmemi sağlayarak. Beğenmek ne kelime, bayılmıştım yahu! Ufacık bir bankı bu hale getiren adam kim bilir daha neleri güzelleştirirdi. "Evet," dedim nefes nefese bir halde. "Bu çok harika bir şey! Sen..." tam gözlerimin içine bakması diken üstünde durmama neden oluyordu. "Bunu sen mi yaptın?" Başını onaylar biçimde salladı, "Ben yaptım." "Neden peki?" Gözlerini devirdi, "Salaklığını burada bırak bari, Almina. Tabii ki de senin için yaptım. Sen beğen diye... Sen gör diye..." Gözlerimi şaşkınlıkla kırpıştırdım. "Nasıl?.. Ama..." Konuşurken kekeliyordum. Konuşmayı deniyor ama yapamıyordum. Bütün bunlar sadece benim beğenmem için mi yapılmıştı? İnanamadım bir an. Belalı konuşamadığımı fark edince güldü ve "Neyse hadi gel," dedi. Ardından tekrar elimi tutunca ben de o sırada nefesimi tutmuştum. "Anı yaşayalım." Zorlukla yutkunduktan sonra gülümsemeye çalışarak dediğini yaptım ve onunla birlikte bankın önüne geçtik. Belalı saatine bir göz attıktan sonra yeniden bana döndü. Elimi yine tutarak tenimi karıncalandıran bu garip adam beni yanına çekti ve banka oturmamı sağladı. Bu sefer de oturduğum yeri incelemeye başladım. Ve burada da bir sürü fotoğrafımı görmemle şok geçirmem bir oldu. Neredeyse onlarca fotoğrafım vardı. Bu adam bu kadar fotoğrafımı nasıl elde edebilmişti ki? "Yuh," dedim her bir hareketimi izleyen adama aldırmayarak. "Bu kareleri sen nasıl..." "Şşş..." dediğinde bu sefer işaret parmağını dudağıma bastırınca olduğum yere çivilendim, heyecandan bayılmasam yeriydi. "Bu gece soru sormak yok demiştim ve sen çok fazla soru soruyorsun, Sarı Bela." Tabii ki soracaktım çünkü şu ana değin cevapsız kalan birçok sorum vardı ve her biri de bir öncekinden daha kuvvetliydi. Arkasına yaslanmış bir halde denizi izlemeye koyulan bu adam neyin peşindeydi bilmiyordum ama elbette ki öğrenecektim. Ayrıca bu kadar fotoğrafımı çekmesi hiç de normal değildi. Ama çok hoşuna gitti itiraf et, diyen iç sesime karşın sessiz kalmıştım. Çünkü haklıydı. Hayatımda ilk defa birisi benim için böyle bir şey yapıyordu ve ben... Ne yapacağımı kestiremiyordum. Düşünce denizinde alabora olduğum sıra, "Deniz çok güzel, değil mi?" diye soran adama bir süre öylece baktım. Ne yani, bütün bunlardan sonra düşündüğü tek şey bu muydu? Ona inanamayarak baktım. "Cidden şu an sadece bunu mu düşünüyorsun?" "Daha önce soru sormak yok, demiş miydim?" "Ama-" "Soru yok, Sarı Bela. Soru yok." Sanırım şu an ne sorsam papağan gibi aynı şeyi tekrarlayacaktı. O yüzden iyisi mi, pes etmekti. Ben de tam bunu yaptım ve çaresizce pes ettim. Ardından sorduğu soru üzerine gözlerimi denize çevirdim. Deniz, kendini kayalıklara her zamankinden daha şiddetli vuruyordu bu gece. Coşkun ve dalgalıydı. "Evet," diye yanıtladım onu. "Hatta geceleyin bir başka güzel oluyor." "Deniz geceleri hep bir başka olur. Ama bunu çoğu insan görmez, göremez. Herkes manzaraya vurulur. Çünkü denizin geceleyin görünecek bir yanı yoktur. Böyle kapkara, seni içine çeken bir boşluk gibi görünür." Başımı yavaşça onaylar biçimde salladım. Doğru söze denecek hiçbir şey yoktu. Gündüzleri denizi çoğu insan, o engin maviliği sebebiyle çekici bulurdu ama geceleri söz konusu denizden bahsedilmez, manzarası ele alınırdı. Oysaki o güzel manzaraya da vesile olan deniz değil miydi? Kafamı çevirip yanımdaki adama baktım. Onun gözleri de böyleydi. Çoğu insan onun gözlerini etkileyici bulamayabilirdi belki ama etrafını çevreleyen duygulu manzaradan herkes söz edebilirdi. Ama bana göre rengi adeta eşsizdi. Sanırım o gözler tam da şu anda beni içine doğru yavaşça çekiyordu. Aniden bana doğru döndüğünde gözlerimiz çakıştı. O an gök gürledi, sanki gözlerimizin karıştığını hissetmiş gibi. Daha sonra oturduğu yerde doğruldu ve hafifçe bana doğru yaklaştı. Aramızda yalnızca bir nefeslik mesafe kalana dek bana yaklaşmayı sürdürdü. En sonunda ise tam en can alıcı noktada durdu. Kalbim o an hiç çarpmadığı gibi çarpmaya, duygularım daha önce hiç olmadığı kadar çırpınmaya, içimdeki utanç hiç olmadığı kadae yükselmeye başladı. Avuç içlerimin terlediğini hissettim. Sıcak nefesi yüzümü yalarken sakin olmaya çalışıyordum. Garip bir şekilde donmuş kalmıştım. Ondan uzaklaşamıyordum. Olmuyordu. O hala bana bir nefes kadar yakınken, gökyüzü başımda fıldır fıldır dönmeye başladığında ayaklarım sanki yerden kesilecekti. Sanki dahası mümkünmüş gibi baktıkça koyulaşan gece karası gözler karşsısında gittikçe zayıflayan irademe karşın yanaklarım şiddetle yanmaya başladı. Vücut ısım normalden dört beş kat daha yükselince kendimi elimle yelleme istediği duydum o an. Oturup ağlasam yeriydi yani. Kalbim dört nala ritim tutturmuş koşarken bir an önce buradan kurtulmak istiyordum. Ama dediğim gibi yapamıyordum. Beni buraya adeta çivilemişti. Ama bir yanımda da burada, büyük bir istek ve merakla onunla birlikte kalmamı istiyordu. Bir anda, "İtiraf et," dedi ve adeta burnumun ucunda olan dudağını diliyle ıslattı. "Şu an bana aşık oluyorsun." Aşık olmak, eylemini duyduğum an tüylerim diken diken olduğunda kendimden hiç beklenilmeyecek bir hareket yaparak onu hızla ittirdim. O da aniden geriye doğru savruldu. "Domuzsun," dedim gözlerimi ondan kaçırdığımda. Bana gülüyordu. "Sen bir domuzsun, Belalı! Ve biliyor musun bilmiyorum ama domuz olman beni deli ediyor!" "Biliyorum," dedi. "Biliyorum ve işte sırf bu yüzden domuz olmayı seçiyorum." Yeniden ona baktım. "Neden böyle yaptığımı hiç sorgulamadın değil mi, Almina?" Sorduğu soruya karşın kaşlarımı çattım. Sorgulamadın, da ne demekti? Elbette bunu yapmıştım. "Birçok kez sorguladım." "Peki sonuç?" Omuz silktim, "Hiç." "Sen bir salaksın, biliyorsun değil mi?" "Biliyorum ama bence sen daha salaksın." "Evet ben de biliyorum ama ben, salak olmaya senin için razı oldum." Daha söylediği cümleye şaşıramadan, hiç beklemediğim bir anda ayağa kalktı ve bana dönerek elini uzattı. Bir an ne yapacağımı bilemeyerek öylece ona baktım. O kadar büyük bir duygu karmaşasının içindeydim ki tarifini yapamazdım. "Hadi," dedi beni teşvik ederek. "Buraya gel, Almina." Bunu yaparken düşünmedim. Buraya geldiğimizde beri belki de ilk kez düşünmeyi reddettim ve elimi, onun avcunun içine kaydırdım. Elimi tutup beni ayağa kaldırışını hayal meyal hatırlıyordum. Bana neler oluyordu böyle? İkimiz birlikte karşılıklı dikiliyorken bana, bugün bileğinde gördüğüm dövmeyi göstererek, "Bu," dedi. "Bu neydi biliyor musun, Sarı Bela'?" Ona şaşkınlıkla bakarak, "Neydi?" diye adeta fısıldadım. "Bu, güneş tutulmasıydı evet. Ama başka bir anlamı vardı." Gözünün kolundaki saate kayması, benim de dikkatimi çekmişti. Saat, 23:56'yı gösterirken kalbim küt küt çarpmaya ve Belalı'nın her bir hareketine iyiden iyiye kapılmaya başlamıştı. Bunu söyleyebildiğime inanamıyorum! "Almina," dedi yavaşça. Ardından bir süre sustu ve devam etti sonrasında. "Almina... Güneş tutulması sırasında oluşan kızıllığa verilen ad." İlk başta olduğum yerde durdum ve idrak etmeye çalıştım. Daha sonra öyle bir afallama yaşadım ki, gözlerim kocaman açıldı. Ellerimi şaşkınlıkla ağzıma kapatmak zorunda kaldım, yoksa her an çığlık atabilirdim. Bir anda gözlerime batmaya başlayan yaşlar bana nefes aldırmazken, kalbim göğüs kafesimi neredeyse delecekti. "Ben bu kadar gözümü kararttım ama sen yine görmedin." Cebindeki küçük kutudan çıkardığı kolyeyle aklım başımdan gitmişken boğazımdaki kocaman yumruyu yutmaya çabaladım ama nafileydi. Bunca zamandır anlamam gerekiyordu zaten. Bu adam bana her zaman farklı yaklaşmıştı, her zaman, her zaman, her zaman... O kadar çok şeyi benim için göze almış, bana o kadar çok şey söylemişti ki ben tam bir aptaldım. Belki de aptallıktan ziyade, görmemekten ziyade bastırıyordum, bilemedim. "Ben gözümü seninle açtığıma yemin bile edebilirim." Altından yapılma, üzerinde Sarı Bela yazan bir kolye bile dizayn ettirmişti benim için. Sarı Bela yazısının S harfi başında ise bir papatya vardı. Kolyenin ucundan bir zincir daha sarkıyordu ve orada bir künye vardı. Yuvarlak künyenin kıyısına ufacık bir nazar boncuğu konumlandırılmıştı, içindeyse adım yazılıydı. Bu adamın bu kadar ince fikirli olması ve benim için bu kadar zahmete girmesi canımı yaktı. Ben şaşaalı şeylere pek alışık olmayan biriydim. Ama onun sadece beni düşünerek yapmış olması... Gerçekten bu bile ona kapılmam için yeterliydi. Kolyeyi hızlı bir hareketle kendisini donakalmış bir halde izleyen bana, benim boynuma taktığında gülüyordu. Aslında cidden gülünecek bir haldeydim. O kadar salaktım ki... Bunca zamandır gözümün önündekini görememiştim. Buna inanamıyordum. Tekrar karşıma dikilip gülümsediğinde derin bir nefes vererek saate baktı, birlikte saate baktık. 23:59'u gösteriyordu. "Sonra bir anda çıktın ve dedin ki..." dedi ve bana yaklaştı, belimden tutarak beni kendisine çekti. "Adam olan sevdiğinin karşısına çıkar..." Ardından yüzüme baktı uzun uzun. Yanaklarımı okşadı, parmaklarıyla dudaklarıma dokundu. Gözlerim doldu, taşacaktı. "İşte, karşındayım." Saate bakmamızdan hemen öncesinde bedenlerimiz birbirine temas halindeydi, bedenim alevlere düşmüşcesine yanıyordu. O, saate tekrar bakınca ben de son kez bakma gereği duyduğumda ağlamak üzereydim.  Saate baktı. Ben de onunla birlikte baktım. Saat şu an tam gece yarısı on ikiyi vurmuştu, yutkundum. Kulağıma o an, "Seni seviyorum, Sarı Bela." diye fısıldadığında yer sanki ayaklarımın altından kaydı. "Hatta sevmek ne kelime, sana aşığım." Gözlerimden yaşlar akarken, "Sana inanamıyorum..." diye fısıldadım. Bana aşık olduğuna gerçekten inanamıyordum, bu bir rüya filan olmalıydı ya da kötü bir eşek şakasına kurban gidiyor olmalıydım. Bu gerçek olamazdı. Bu adam bana aşık olmuş olamazdı. Çiselemeyi dahi kesen yağmurun ardından havada dans eden havai fişekler adeta kalbime düştü. Dudaklarını yanağımdan kulağıma doğru nazikçe götürdüğünde tenime batan sakalları beni rahatsız etmedi. Ardından alnıma bir öpücük bırakıp, "İyi ki doğdun," dedi. Bana sarıldı, ben de ona sarıldım, devam etti. "İyi ki varsın."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE