Almina'dan...
Kendi çabalarıyla ateş yakmaya çalışan Akgün'ü izliyordum. Eline aldığı iki adet dal parçasını saatlerdir birbirine sürtüyordu fakat başaramıyordu. Aptallığın dozajını çoktan aşmıştı ama bunun farkında bile değildi. Kendini, az önce erkeğimiz ilan etmişti. Buranın errrrrkeği benim, demişti bir de... Yaptığı cinsiyet ayrımıyla kendini üstün görmüş fakat gel gör ki üstünlük adına hiçbir şey yapamamıştı.
"Akgün," dedim, umutsuz vaka olduğunu vurgularcasına başımı iki yana sallarken. "Ne yapıyorsun canım?"
Sinirli gözükmeye çalışarak, "Ateş yakıyorum görmüyor musun?" dedi bir de.
"Ama yakamıyorsun?"
Akgün ilk önce bir elinde tuttuğu dal parçalarına, bir de bana baktı. Ardından kaşlarını derince çatarak, "Kız kısmısı erkeğin işine karışmaz!" dedi. Geri zekalı! Vallahi de billahi de bu çocuk geri zekalıydı. Bir kadına, özellikle de benim gibi bir kadına böyle bir cümle kurulur muydu hiç?.. Nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunun farkında olsa böyle bir şeyi yapar mıydı acaba? Gerçi Akgün yüzsüzdü, onu da yapardı.
Ani bir hareketle iki yakasından tuttuğum gibi onu yere devirdim ve yanına çöktüm. Ardından dehşet saçan yüzümü onun yüzüne yaklaştırdığımda dişlerimin arasından tısladım. "Bana bak, Akgün Efendi. Bir daha böyle bir cümle kullanırsan, elindeki dalları namüsait bir bölgene sokmakla kalmaz, seni üzerinde yattığın çimlerin altına diri diri gömerim! İşte o zaman anlarsın kız kısmısının cinayete bile karıştığını... Anlıyor musun beni? " Akgün, bir karış açık kalmış ağzıyla birlikte bana bakakaldı. Aslında bu tür hareketler benden beklenilmeyecek şeyler değildi lakin Akgün, buna hazırlıksız yakalandığı için güzel bir şok yaşadı. Bundan memnundum. İnsanları bu tür minik (!) hareketlerimle şoka uğratmayı severdim.
"Ama," dedi yalandan dudaklarını titreterek. "Ama beni diri diri gömersen ben ölürüm ki..."
"Vay be," diyerek yakasını bıraktım. "Sen ne kadar zekisin öyle... Vallahi bu zeka ayakta alkışlanır!" Yakasını bırakarak onu yavaş hareketlerle alkışlamaya başladım. Küfür etmek istemiyordum lakin hakaretten de geri kalamazdım; ben onu alkışlarken, bu dangalak ayağa kalktı ve yakalarını düzelterek yere hafifçe eğilip selam verdi. Alkışlamamı ne zannetmişti acaba? Bir övgü nidası falan mı? Yazık... Hasta insanlara her zaman bir saygı duyardım ama Akgün saygı duyulacak gibi de değildi ki arkadaş!
Arkadaş grubumuz arasındaki en sayko karakter kesinlikle Akgün'dü. Bir günde mutlaka dört veya beş defa -ben gibi- kendini rezil etmese olmuyordu. Ama onunla benim aramdaki fark şuydu ki, bende en azından utanma ve arlanma vardı. Ama o, yüzsüzün önde gideniydi. Mesela Akgün, önümüzde ayağı kaysa da lağım çukuruna yüz üstü girse, çukurdan çıktığı zaman mmm, bokların tadı da enfesmiş diyerek yoluna devam edecek olan bir kişilikti fakat ben; rezil olduğum için o an değil yoluma devam etmek, milletin suratına bile bakamazdım. Bir yönden onun bu halini takdir ederken bir yönden de onu çok geri zekalı buluyordum. Dengesiz biriydi açıkçası.
"Hiç değişmeyeceksin değil mi," dedim koluna hafifçe vururken. O da hiç istifini bozmadan sorumu yanıtladı, "Ben neysem oyum, kardeşim... Bana ne!" İlk defa kendisi hakkında takdir edilesi bir cümle kurmuştu. Her konuda haksız olabilirdi ama bu konuda kesinlikle haklıydı. Gülümsedim.
"Ama bir daha cinsiyetçi cümleler kullanırsan senin kafanı dağıtırım, ona göre!" Son cümleme karşın kafasını hızla aşağı yukarı salladığında, biliyordum ki ben gıcık oldukça buna devam edecekti. İnsanların gıcık olduğu şeylerin üzerine gitmeye bayılıyordu. Akgün'ün zaten on lafından dokuz buçuğu yalandı. Kolunu bana uzattığında onun koluna girdim ve amcamların yanına ilerlemeye başladık. Fakat ikimizin de gözden kaçırdığı bir şey vardı; ileride iki ağacın arasına kurulmuş boş hamak, sahipsizce bir o yana bir bu yana sallanıyordu. Eh şimdi, hamağı sahipsiz bırakmak da ayıptı. Ama işte o hamağı aynı anda fark eden iki talip varsa işler karışırdı...
Akgün'le aynı anda hamağı fark ettiğimiz an kafalarımızı yavaşça birbirine çevirdik. İkimiz de birbirimize meydan okuyan gözlerle bakarken Akgün domuzu, boş anımdan faydalanıp çığlık atarak beni kolumdan ittirip hamağa doğru koşmaya başladı.
"Şerefsiz köpek!" Diye haykırdığım sırada Akgün'le aramızda yaklaşık dört veya beş adımlık mesafe vardı. Ona yetişmeye çalışıyordum ve arayı hemen hemen kapattım. Ama aptal, benim ona yetiştiğimi fark edince beni yeniden ittirdi ve aniden bana dengemi kaybettirdi. Onun yüzünden popo üstü yere düştüm. Canım o kadar yanmıştı ki bir an nefes alamamıştım. Kızgın bir şekilde olduğum yerde otururken, Akgün yanıma gelip, "Çanak çatladı galiba ha," diyerek bir de benimle dalga geçti. Kollarımı göğsümde birleştirerek somurttum, cevap bile vermedim. Hatta ona gün boyu trip atmayı bile düşündüm.
"Ya kanki tamam ya," dedi Akgün yanıma çökerken. "Vallahi seni düşürecek kadar itmeyecektim... Elimden kaçtı."
"O ne öyle ya? Ağzımdan kaçtı gibi."
Buna karşılık Akgün suratını şekilden şekle sokarak somurtan yüzümü güldürmeyi başardı, "Benim bir taraflarımdan her şey kaçabilir bilmez misin?" Daha sonra kalktı ve elini bana uzattı. İlk başta elinden tutup tutmamakta kararsız kaldım. Sonuçta Akgün gibi bir üçkağıtçıya güven olmazdı. Kaldırıyorum derken yeniden bana kazık atabilirdi. Sanki düşüncelerimi okumuş gibi gülerek, "Korkma bir şey yapmayacağım." dedi. Ona alaylı bir şekilde baktım.
"Sen bana ne yapabilirsin zaten be," dedim elinden destek alıp ayağa kalkarken. "Ciğerini sökerim oğlum senin. Deli etme beni." Bir yandan da hala hamağa nasıl ulaşacağımı düşünüyordum. Hala boş olan hamağa kaçamak bir bakış attığımda çaktırmadan Akgün'e baktım. Aklından geçen pislikleri göremesem de hissedebiliyordum. Fakat o pislikse, ben de ondan daha pisliktim! Onun bana yaptığı gibi boş bir anından faydalanarak çığlık atıp koşmaya başladım.
Akgün, beni durdurmak adına saçlarımı çekerken acıyla çığırıyordum. Geriye dönüp göğsüne birkaç yumruk indirdiğimde iki büklüm olarak acıyla inledi. O hamağa ondan önce ben ulaşacak, bir de nispet yapar gibi keyifli keyifli sallanarak onu kudurtacaktım. Onu epey bir geride bıraktığımı gördükten sonra kahkahalar atarak geriye döndüğümde, o anın verdiği heyecan ve hızla, saçlarımın uçuşup görüş alanımı kapatmasına aldırmadan tam gaz yoluma devam ediyordum. Fakat aniden bir şeye öyle hızlı çarptım ki adeta nefesim kesildi.
"Eşhedü en la..." Sanırım bir ağaca ya da büyük bir taşa filan çarpmıştım. Çünkü burnum, çarpmanın etkisiyle resmen yamulmuştu. Hatta öyleydi ki bunun sonucunda gözlerimden yaşlar gelmişti yahu! Yok yok, ben illa burnumu kıramadan rahat etmeyecektim. "Koptu, koptu... Yemin ederim burnum koptu!" Burnumu tutarak yerimde zıplıyor, duyduğum acının azalması için adeta hatim indiriyordum. Kesinlikle kırılmış olmalıydı. Bugünden sonra Rinoplasti fiyatlarına bakmaya başlasam çok iyi olacaktı.
"İyi misin?" Diye soran bir erkek sesi bütün dikkatimi dağıttı. İndirdiğim kafamı kaldırıp öfkeyle baktım ona.
"Sence iyi gibi mi görünüyorum?" Derken burnumu tutup sıktığım için sesim boğuk çıkmıştı. "Bak bana, sence şu halimle iyi gibi mi görünüyorum?" İşaret parmağımla kendimi gösterdim.
Belalı ellerini teslim oluyormuş gibi havaya kaldırdığında, "Tamam sakin," diyerek alt dudağını ısırdı. "Bu kadar agresif olmaya gerek yok."
"Ama burnum kırıldı!" Gülmemek için adeta kendisiyle savaştığını gördüğümde daha çok sinirlerim bozuldu. "Komik değil."
Belalı "Evet bence de komik değil," diye devam ederken boğazını temizleyip kendine bir çeki düzen verdi. "Rahat rahat yolumda giderken bana bodoslama dalan sensin. Asıl benim agresifleşmem gerek." Kaşlarını hafifçe çattığında ona şaşkınlıkla baktım.
"Saçmalama," dedim çevremde ağaç veya sert bir direk filan olup olmadığına bir göz atarken. "Ben ağaca çarptım, sana değil." Aksine, yakınımda bir tane bile ağaç denen bitkiden yoktu. Ben gerçekten ona mı çarpmıştım yoksa?
"Bunu üzerime alınmalı mıyım?"
Dudak büzerek, "Nasıl yani?" diye sordum.
"Ağaç muamelesi yaparak bana odun mu demek istiyorsun?.."
Gözlerimi devirerek, "Bundan bu sonucu nasıl çıkardığını çok merak ediyordum doğrusu." dedim. "Eh, ne diyelim o zaman. Yarası olan gocunur ne de olsa..." Aslında onunla hiçbir derdim yoktu. Amacım sadece kendi çapımda eğlenmekti. Ayrıca kaşlarını çatmış bir şekilde bana bakmasından zevk almıştım. Üstelik bu adam her tarafta karşıma çıkmak zorunda mıydı? Onu ilk gördüğümden beri neredeyse adımımı attığım her yerde adını duyuyordum. Hatta sadece adını duymakla kalmayıp her tarafta onu görüyordum. Hatta ve hatta, bir hafta içinde Belalı'yla en az on defa çarpışmasam olmuyordu. O haftalık çarpışma dozajını almazsam kesinlikle geceleri rüyama girerdi. Hayır yani, neden ben?
Ona çarpmış olduğuma cidden inanamıyordum. Burnum hala sızlarken onun taş gibi bedene sahip olduğunu düşündüm. Bu kadar acıyı ancak bir taş verebilirdi çünkü.
"Ama harbiden yuh," dedim tükürür gibi. "Ben gerçekten bir ağaca ya da taşa filan çarptığımı düşünmüştüm. Taş gibi olabilirsin!" Son söylediğim şeyi duyduğunda garip bir şekilde şaşırdı. Daha sonra yüzüne sahici bir gülümseme yayıldığında bir an ne söylediğimi tam olarak anlayamadım.
"Teşekkürler güzelim," dedi ağzı neredeyse yüzünün bir tarafına kayarak gülümsediğinde. Fakat ben hala söylediğim şeyi idrak edemediğim için saf saf, "Niçin?" diye sordum bir de kaşlarımı kaldırarak.
O da alayla kaşlarını çattı ve, "Taş gibi olduğumu söylediğin için." dedi. İşte o zaman o taş, kafama dank etti. Az önce herife resmen taş gibisin demiştim!
Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi açıldığında bir an için söylediğim o cümlenin bu yollara çıkacağını hiç düşünememiştim. Oysaki ben onu, burnumu göğsüne sertçe çarptığım için göğsünün sert olduğunu kastederek söylemiştim. Nereden düşünebilirdim ki bu anlamın çıkacağını?..Tabi bu anlam çıkar salak Almina, dedi iç sesim beni aşağılayarak. Taş gibi olabilirsin, lafının neresi yanlış anlaşılmayacak gibiydi ki zaten! Evet, adam çok yakışıklıydı hatta taş gibiydi lakin bunu bilmesine gerek yoktu.
Bir utanç dalgası daha bedenimi esareti altına aldığında bana, hamakta otururken nispet yapan Akgün'ü gebertmeyi aklıma not etmiştim. Şu durumda ne diyeceğimi bilmiyordum yani saçmalamam olağandı.
"Şey..." dedim mahcupça. "Yani... Göğsün taş gibi anlamında demiştim. Yani kasların için söylemiştim onu."
Yine alayla gülümsedi, "Zaten her kız kaslarımı beğendiğini dile getirir. Yani sorun yok."
"Ya hayır öyle demek istememiştim ben! Sadece çok sert göğsünün olduğunu şey ettim."
"E tamam işte... Ben de diyorum ki göğüs kaslarımın sıkı olduğunu her kız söyler. Söylemese bile ima eder." Öfkeden çatlamak üzereydim ve Allah kahretsin ki konuştukça batıyordum.
"Ya bir sussana sen," dedim sinirle. "Onu o anlamda demedim ben tamam mı!"
"Peki ne anlamda dedin?" Diye sorduğunda gülmemek adına dudaklarını birbirine bastırarak bakışlarını kaçırdı. Apaçık dalga geçiyordu benimle! Hatta kalıbımı bile basabilirdim ki o cümleyi o anlamda söylemediğimi de biliyordu. Tanıdığım insanların hepsi mi domuz olmak zorundaydı yahu?
Kaşlarımı çatarak, "Dalga geçiyorsun," dedim. "Ama şunu söyleyeyim ki komik değil çünkü ben gülmüyorum."
Belalı Bertan en sonunda dudaklarından bir kahkaha koyverdiğinde, "Utanmaktan fırsatın olmuyordur," deyince sanki mümkünmüş gibi daha da çok utandım. Aynı zamanda da öfkelendim. Domuz, ne olacak..!
Düşüncelerimi dile dökmek adına öfkeyle, "Domuz!" diye mırıldandığım sırada tam gidiyordum ki beni kolumdan yakaladı.
"Ne dedin sen az önce?" Ben onu kısık sesle söylemiştim, duymuş olamazdı öyle değil mi? Gerçi ben kimse duymasın diyerek içimden söylediklerimi bile dışa vuruyordum ya, neyse.
Kafamı hızla iki yana salladığımda titrer gibi bir imaj yaratmıştım, "Hiç... Hiç bir şey."
"Yok yok. Dedin sanki?.." Diye diretti inatla.
"Ya demedim hiçbir şey."
Düşünüyormuş gibi yaparak, "Allah Allah... Oysaki ben bir ara domuz dediğini duyar gibi olmuştum da... İlginç." dedi ve dudak büktü.
Buna karşılık kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalktı, "Yok canım... Ne domuzu... Taştır o, taş."
"Diyorsun..." Dedikten sonra yalandan şaşırınca tekrar başımı aşağı yukarı salladım ve kolumu tutan elinden kurtuldum. Ardından kaçar adımlarla Akgün'ün yanına gittim. Ne olduysa zaten bu geri zekalı yüzünden olmuştu. Hırsla kafasına, hak ettiği o darbeyi indirdim. O acı yüklü inlemesiyle birlikte kafasını ovarken bense az önceki olayı unutmaya çalışıyordum.
***
Öğle saatlerine doğru, karışık olan hava iyice açtı ve güneş sıcacık yüzüyle bize gülümsedi. Yaz aylarının son günlerini yaşarken bu anların tadını çıkarmadan okula başlamak istemiyordum. Onun için bu piknik hepimize iyi gelmişti. Aslında yengemler ve ben daha işlek bir yerlere gitmeyi planlıyorduk lakin Burhan amcam bizi resmen bir dağın başına getirmişti. Mahalleye çok da uzak sayılmayan bir yerdi ve dolayısıyla bize eşlik eden birkaç mahalleli de buradaydı. Ben bazılarını tanımıyordum ama ailemin hepsiyle bir muhabbeti vardı. Yani ben hariç herkes birbirini tanıyordu. Hele de Kerem'in annesi Sevgi teyze yok muydu?.. Kadın her gördüğünde tükürükleriyle yüzümü yıkıyordu yahu!
"Maaşallah pek güzelsin.
Maaşallah çok güzelsin.
Maaşallah Allah sahibine bağışlasın.
Maaşallah Allah sahibinden alsın bize (!) bağışlasın.
Maaşallah sırma saçlıma."
Maazallah kızım, nazar değmesin sana, aman...
Beni ilk gördüğünden beri kadının tek derdi güzelliğimdi. Saçlarımdan başlıyor, ayaklarıma kadar övüyordu beni. Ayıp olmasın diye sesimi de çıkarmıyordum lakin bu övgüleri herkesin içinde yapması beni utandırıyordu. Milletin önünde utançtan neredeyse domatese dönüyordum. Hiç değilse Canan yengem olaya müdahale eder diye bekliyordum ama söz konusu beni güzelliğimle övmeye gelince o da sesini çıkarmıyor, aksine gururlanıyordu. Tövbe Ya Rabbim ya! Aslında Sevgi teyze gayet tatlı bir kadındı fakat benimle bu kadar çok ilgilenmesi garibime de gitmiyor değildi. Hatta bir keresinde beni zorla evine götürmüş ve yemek yedirmişti. Cidden çok ilginçti. Utanmasam beni Kerem'e beğendiğini filan düşünecektim. Kerem benim kankam sayılırdı yahu! Ayrıca çocuğun sevgilisi vardı. Kız bunu duysa belki de beni döverdi. Her neyse.
Biraz vakit geçirmek ve eğlenmek adına arkadaşlarımla birlikte hep beraber voleybol oynamaya karar vermiştik. Çevreden gelen yaşıtlarımız da oyuna katılmak istemiş ve biz de onları kıramamıştık. Ardından topluca voleybol oynamaya başladık. Çoğunlukla oynamanın daha eğlenceli olduğuna karar vermiştim. Oyunumuza daha sonradan müdahil olan Muzaffer ağabey ve onun tanımadığım birkaç arkadaşı dışında aralarında bir de Azad ağabeyle geçen gün yemekte benden numaramı isteyen Furkan denen adam vardı. Tam yanıma geçmiş bana gülümserken nedenini bilmediğim bir şekilde gerilmiştim. Eğer Bülent amcam bu herifi yanımda görürse köpürürdü.
Yaren'in elinden seken top bana ulaşırken ben de rotamı Muzaffer ağabeye çevirdim ve ona attım. O ise Azad ağabeye attı. Ardından elinin ayarını tutturamayan Azad ağabey topa vurduğu gibi uzak diyarlara gönderdi. Top bizden uzağa doğru kaçınca bu fırsattan istifade eden Furkan bana, "Nasılsın?" diye sordu. Bu fırsattan nasıl mı istifade etti? Top kaçınca herkesin dikkati dağıldığı için. Bu sayede daha rahat olabilirdi. Yani şimdi, itiraf etmek gerekirse yakışıklı bir adamdı. Ama sebepsizce onda, bana itici gelen bir şeyler vardı.
Çok yabani gözükmemek adına, "İyiyim sen nasılsın?" diye sordum.
"Teşekkür ederim, ben de iyiyim." Diye yanıtladı beni. "Yanlış anlamazsan, sana bir şey sorabilir miyim?"
Yine numaramı isteyecek diye tedirgince etrafıma bakınıp dudaklarımı kemirdiğimde ona hayır dememin kaba olacağını düşündüm. O yüzden, "Tabii?" diyerek bütün bu konuşmaya bir son vermek istedim.
O da sanki sormakta zorlanıyormuş gibi eliyle ensesini ovdu ve "Şey... Sevgilin var mı?" dedi. Ona şaşkınlıkla baktığımda devam etti, "Veya sevdiğin?" Buyurun cenaze namazına!
"Şey..." Bir an utandım, "Yok." Acaba var mı deseydim, diye düşündüm bir an.
Gülümseyerek, "İlginç," dedi. "Genelde senin gibi güzel kızların hep sevgilisi olur. Sahipsiz olman şaşırtıcı doğrusu." Sahipsiz?..
Kurduğu son cümleyle içimde inanılmaz bir öfke oluşurken ona sinirle baktım. Ben bir eşya mıydım ki sahibim olsundu? Ya da köpek filan mıydım? Önümdeki herif şu durumda şu hareketiyle adeta gözümden düşmüş bulunuyordu. Onda itici bir şeyler bulmakta yanılmadığımı anladığıma seviniyordum. Yüzümü buruşturdum. Ardından tam ağzımı açmış ona gereken cevabı veriyorken Furkan, voleybol topunu en sert şekilde karnına yedi.
"Buyur kardeşim, kaçan topunuzu getirdim!" Furkan bu darbeden sonra karnını tutarak iki büklüm olmuştu. Allah'tan ki iki büklüm olmuştu. Benim karnıma top bu şekilde gelse kesinlikle ölürdüm.
Ardından az da olsa kendini toparladığında Belalı'ya, "İnsan gibi veremiyor musun, kardeşim?" diyerek diklendi. Aslında o sahip mevzusundan sonra bunu hak ettiğini bile düşünebilirdim ama insan olmak konusunda sanki azıcık haklıydı. Ardından bunu duyan Belalı'nın o kara gözleri adeta ateş saçmaya başladı. Hatta ne ateş saçması, baktığı yeri alevlerle yakıyordu.
Ani bir hareketle Furkan'ın üzerine yürümeye başladığında korkunç ifadeye bürünen gözlerini çoktan ona dikmişti, "Veremiyorum kardeşim bir sıkıntı mı var?"
"Evet var."
Belalı, "Sıkıntı var madem, e biz de çözelim o zaman!" dedikten sonra Furkan'ın suratına sert bir yumruk geçirdi. Kızlar çığlık atarak uzaklaşırlarken ben anın şokuyla birlikte olduğum yerde kalakaldım. Elimle ağzımı kapayarak Belalı'ya baktığımda alev alev yanan gözleri beni bulunca bir an ne yapacağımı şaşırdım. Hatta ne yalan söyleyeyim bana da o şekilde yumruk atacağını düşünüp ürpermemiş de değildim. Bu olayı kesinlikle konuşarak da çözebilirlerdi lakin Belalı, bunun yerine yumruk atmayı seçmişti. Furkan'ı kesinlikle sevmiyor olmalıydı. Yine Furkan'ın üzerine yöneliyordu ki Azad ağabey ile Gökhan ağabey onu tuttu. Ardından Kasımpaşalı, yerde öfke saçan gözleriyle ağzındaki kanı silen Furkan'ı yakasından tuttuğu gibi kaldırdı ve şöyle dedi, "Seninle işimiz var galiba koçum."
Neydi yahu bunlar? Mafya filan mı? Gerçi kaos kokusu alan Mert ağabey her yere dalabilecek potansiyele sahip bir adamdı lakin en azından şu olay için olgun davranıp arkadaşını yatıştırma taraftarı olabilirdi. Diğer mahalle gençleri de olayı yatıştırmaya çalışacaklarına hepsi birden Furkan'ın üzerine saldırmaya çalışıyorlardı. Hepsi ayrı bir manyaktı. Bunların ciddi ciddi organize suç örgütleriyle bir bağlantıları olup olmadığını sorgulamaya başlamıştım.
Buna karşılık olay daha fazla büyümesin diyerek Mert ağabey Furkan'ı alarak yanımızdan uzaklaştığında bense Belalı'ya bakakalmıştım. Neye sinirlenmişti ki bu kadar? Aslında Furkan bir nevi haklıydı, Belalı ona topu insan gibi vermek yerine resmen ona fırlatmıştı. Hayır yani, madem adamı sevmiyorsun, niçin topu bana veyahut başka birine vermiyorsun, öyle değil mi? İnat ediyordu kendince. Bence bu yaptığı düpedüz çocukluktu.
Kuzenlerim ve amcamlar da dahil olmak üzere birçok kişi Belalı'yı sakinleştirmeye çalışırken ben hala olduğum yerde dikiliyordum. Gerçekten çok şaşkındım, az önce tam da önümde çok gereksiz bir olay yaşanmıştı. Hatta az önce ben ne yaşamıştım yahu? Fakat bereket versin, oluşacak büyük bir kavgayı engelleyen bir topluluk vardı. Yoksa kan gövdeyi götürmüş olacaktı çünkü Bertan, Furkan'ı kesinlikle öldürürdü. Ve böylece keyifle oynadığımız oyun da bize zehir olmuş oldu.
Yaşanan bu nahoş olay çok uzamadığı için hepimiz şükür duaları ediyorduk. Mahalleli burada bile kendi aralarında fısır fısır konuşarak dedikodu ediyordu. Kim bilir piknik dönüşünde bu olayı kaç mahalle, kaç farklı şekilde duyup yorumlayacaktı... İleride oğluna çığıran Sevgi teyzeyi sakinleştirmek, Belalı'yı sakinleştirmekten daha beter olabilirdi. En sonunda o da sakinleştiğinde ben de sessizce Bülent amcamın yanına sokularak koluna girdim. Ne yapayım yani? Gidip ben de mi Furkan'a saldırayım?
Bir süre sessizce geçirdiğim zaman, ileride duran Range Rover marka jipi görmemle son buldu. Sanki aşık olduğum adamı görmüşüm gibi gözlerimden tabiri caizse kalp fışkırıyor, onu adeta bütün benliğime istiyordum. Bu ne asaletti böyle be! Hem de siyah ve mat mı? Oldukça severdim.
"Oha!" Diye söylendiğimde tam yanı başımda oturan Canan yengem önce kaşlarını çattı, ardından da etimi çimdirdi.
"Ne diye ohalı mohalı konuşuyorsun kız sen, haspam! Zaten ne olduysa senin yüzünden oldu." Bu kadın beni hiçbir zaman medeni bir şekilde uyaramıyordu. İlla ya terlik fırlatıyor, ya da etimi cimcikliyordu. Yani mutlaka canımı yakacaktı.
"Ne benim yüzümden olmuş ya?"
"Tamam kes, yelloz seni. Utanmıyor musun benim yanımda oha demeye?"
İleride duran jipi göstererek, "Şu yavruya yaptım dedim ben onu..." dedim neredeyse ağzımın suyu akacakken. "Ay yenge... Bu araba kimin Allah aşkına?" Araba, mı demiştim ben buna az önce? Allah'ım, Allah aşkına çarp beni!
Yengem örgüsünü örerken, "Kimin olacak Bertan'ın." dedi umursamazca. Ciddi miydi bu kadın?
Şaşkınlıkla, "Birincisi, cidden mi?" dedim ve o da buna karşılık kafasını onaylar biçimde salladı. "Ayrıca ikincisi, sen mahallelinin arabalarını da mı takip ediyorsun yenge?"
"Mahallede lüks arabası olan bir tek Bertan var, bırak da bileyim canım sen de!" Benim bildiğim bu arabalar gerçekten çok pahalıydı. Hadi bir şekilde kredi filan çekilip alınırdı ama bunun bir de tonlarca vergisi olmalıydı. "Adam mimar, kızım. Onun böyle arabası olmasın da bizim mi olsun?" İşte şimdi daha çok şaşırmıştım. Neden daha çok şaşırmıştım bilmiyordum ama şaşırmıştım işte!
"Ciddi misin sen yenge?"
"Tabi ya. İyi bir yerde çalıştığı ve iyi de bir maaş aldığı söyleniyor. Ayrıca adamın babadan da zenginliği var. Eh bir zahmet lüks araba da alıversin yani! Gerçi bu zenginliğe rağmen Gökalp'te oturmaları da pintilikten başka bir şey değil ama neyse."
"Ya sen iyice dedikoducu olup çıktın ha," dedim yüzümü buruşturarak Canan yengeme bakarken. "Adamlar mütevazı bir hayat yaşamak istiyorlardır belki? Neden günahlarını alıyorsun?"
Yengem omuz silkerek, "Bana göre bu pintilik," dedi ve elindeki örgüsünü örmeye devam etti. "Ayrıca çok konuşma, yersin ağzına terliği." Gözlerimi devirerek başımı yavaşça iki yana salladım. Bu kadının karşısındakine kendini ifade etme biçimi terlikle vurmaktı, buna emin olmuştum artık.
Ben kendi içimde arabanın fiyatı hakkında bir muhasebe yapardurayım, jipin içine giren Gökhan ağabeyi gördüm. Gökhan ağabey telefonunu çıkartarak bir USB kablosunu oraya bir yere taktı ve şoför koltuğuna yan oturarak telefonuyla uğraşmaya başladı. Sanırım şarkı filan açacaktı. Aslında bu bir yandan güzel bir fikirdi. Hiç değilse kafamız dağılırdı.
Ve çok geçmeden piknik alanı şu şarkı sözleriyle çınlamaya başladı:
Bir güzeli sevdim ben bir güzeli,
İçimde gizledim büyük sevgimi,
Kaybettim inanın dostlar kendimi,
Sevdiğim kız bana ağabey deyince.
Çalan şarkıdan dolayı şaşkına döndüğümde Gökhan ağabey arabanın kapısında elleriyle ritim tutuyordu. Bu da neyin nesiydi yahu? Gerçi şarkının kafamızı dağıttığı kesindi!
Kaderime küstüm boynumu büktüm,
Yıllarca durmadan gözyaşı döktüm,
İnanın dostlarım deliye döndüm,
Sevdiğim kız bana ağabey deyince.
Gökhan ağabey, "Allah Allah..." diye haykırırken aynı zamanda da Belalı'ya dönerek, "Bertan kopuyor muyuz kanka!" diye bağırdı. Belalı da şu durumda şok geçiriyordu. Civarda bulunan herkes gülüyordu. Buna ben de dahildim.
Sevince güzeli başladı derdim,
Görünce tutuldu bütün bedenim,
Yaşama hevesim kalmadı benim,
Sevdiğim kız bana ağabey deyince.
Belalı öfkeden adeta bozarmış olan suratıyla Gökhan ağabeye bakarken, "Kes lan şunu!" diye bağırdı. Canan yengem dahi haykırarak gülüyordu.
Gökhan ağabey anırarak gülmeye devam ederken, "Tamam tamam," dedi. "Dur ya... Ben sana hitap edecek daha güzel bir şarkı biliyorum Bertan. Hazır ol kardeşim! Bu kıyağımı da unutma ha."
"Gökhan başlatma şarkından da in şu arabadan!"
Gökhan ağabey buna karşılık çocuk gibi omzunu silkerek yanıt verdi. Daha sonra yine telefonuyla uğraşmaya başladı. Hepimiz olacakları beklerken gözüm Belalı'ya kaydı. Adam zaten bugün yeterince sinirlenmişti, ne gerek vardı daha da sinirlenmesine? Daha doğrusu alt tarafı bir şarkının nesine sinirlenmişti, aklım almıyordu. Onun Gökhan ağabeye bizden daha çok alışık olması gerekiyordu oysa. Tabi kendisi ağır ağabey kategorisine girdiği için böyle şeyleri gevşekçe karşılıyor olmalıydı. Kıro!
Ve çok geçmeden yeni bir şarkı kulağımda çınlamaya başladı.
Bir eda bir çalım, aldın başını gittin.
Ne kadar masum, bir şeyi terk ettin.
Avunurken olur olmaz aşklarla,
Seni hem sevdim hem senden nefret ettim.
Ne sen unuttun ne ben unuttum,
Aldatma kendini gel.
Yanıyor içim eriyor içim,
Eskisinden de beter.
Sezen Aksu mu? Bayılırdım!
Gel gel sarışınım gel, gel sana alışığım gel,
Gel gel gün ışığım gel, gel çok karışığım gel.
Yahu şu şarkıyı nerede duysam üzerime alınıyordum. Gülümseyerek Gökhan ağabeye baktığımda bana göz kırparak kafasıyla bir yeri işaret etti. İşaret ettiği yere baktığımda ise gözlerimiz Bertan'la çakıştı. Sinirlenmiş olmasını bekliyordum fakat öyle değildi. Öylesine bana bakıyordu işte. Gülerek omuz silktim ve gözlerimi yeniden Gökhan ağabeye çevirdim. Adam eğlenmesini biliyordu yahu...
Belalı müdahale edene kadar bir süre daha Gökhan ağabeyin muhteşem ötesi (!) şarkılarına maruz kaldık. Hatta bir ara acayip hayvanlara benziyirsen gibisinden bir şarkı da duymamış değildim o güzelim jipin içinden. Ardından ilerideki boş hamak dikkatimi çekti. Hamağı benden önce kimsenin kapmasını istemediğimden çevik bir hareketle yerimden kalktım ve oraya doğru yöneldim. Biraz sallansam çok da fena olmayacaktı.
Saatler öğleden sonrasını gösterdiğinde yakıcı hava, yerini serinliğe bırakmıştı. Akşam güneşi ağaç yapraklarının arasından sızarak yer yüzüne ulaşıyordu ve güneş artık kavurmuyordu. Aksine usul usul düştüğü yeri ısıtıyordu. Hamağa oturduğumda bulunduğumuz yer yüksek olduğu için önümde doğal bir manzara vardı; müstakil evler, belli bir yükseltisi olan dağlar ve ağaçlar. Güzel bir manzaraydı, izleyeni huzura sürüklüyordu.
Geride duyduğum insan seslerinden soyutlanırken, oturduğum hamağa iyice kuruldum ve kendimi usulca sallamaya başladım. Rüzgarın sesini dinledim bir müddet. Kitap getirmediğime pişman olmuştum. Oysaki romanlarımdan birini getirseydim bu manzara eşliğinde gayet konsantre ve rahat bir şekilde okuyabilirdim. Şu durumda sallanmaktan başka yapacağım bir şey yoktu. Hatta böyle giderse burada uyuyabilirdim de.
Gözlerimi kapatmış etrafı dinlerken, insan sesleri yitip kayboldu ve onun yerine ağaç yapraklarının kendi aralarında fısıldaşmalarını duydum. Rüzgar kulaklarıma değip geçerken saçlarımı da beraberinde götürmek ister gibi onları coşturdu. Derin bir nefes vererek gözlerimi açtım ve ufak ufak şarkı mırıldanmaya başladım. Çoğu kişinin bilmediği bir şey varsa, o da sesimin güzel olduğuydu. Üstelik kimsenin bunu bilmesine de gerek yoktu. Sesimi seviyordum ve şarkı söylemeyi de...
Sanki gönlüm boş yere yanmış külleri savrulmuş,
Bıraktığın acılar öyle böyle değil çifte kavrulmuş...
Bir müddet bekledikten sonra aynı satırları yeniden tekrar etmek isteğiyle dolup taştım.
Sanki gönlüm boş yere yanmış kül-
Ve şarkı sözünü tamamlayamadan garip bir ses duydum.
"Siktir!"
Sesle birlikte gelen çıtırtıyla beraber nasıl daldıysam artık, adeta ödüm patladı. Aslında duyduğum şey bir çıtırtıya benzemiyordu, sanki çalılıkların üzerine bir şey düşmüştü. Üstelik argo bir sözcük duyduğuma yemin bile edebilirdim. O tarafa doğru bakındığımda, Belalı Bertan'ın çalılıkların üzerinde -daha doğrusu içinde- oturduğunu gördüm. Afallamışa benziyordu. En az onun kadar ben de afallamıştım. Yerimde doğrulup ona doğru dikkat kesildiğimde omuz silkerek ensesini kaşıdı. Zor durumda gibiydi.
"Şey, aaa..." dedi yutkunarak. "Birazcık ayağım takılmış ve azıcık da düşmüş olabilirim. Ama sen takma beni, devam edebilirsin. Ayrıca beni görmedin ve böyle bir olay da yaşanmadı. Duydun mu beni?"
Bu olayın yaşanmamış olduğunu düşünemezdim çünkü Belalı Bertan dedikleri adam, az önce çalılıkların içine düşmüştü!.. Dayanamayıp kahkahalarla gülmeye başladım. Oturduğum hamağa kendimi iyice bıraktığımda gülmekten karnıma ağrılar girmişti.
"Bu an hep devam etse ya," dedi Bertan gülümseyerek. "Mesela sen hep böyle gülsen..."
Gülmeyi kesip ona baktığımda kaşlarım hayretle havaya kalkmıştı, "Neden ki?"
"Yani şunu demek istiyorum sarışın," dediğinde oturduğu yerden kalktı ve üzerini silkeleyerek yanıma geldi. Daha sonra bir de hamağa oturdu. Onun ağırlığıyla birlikte oturduğumuz hamak çökmüştü.
"Mesela," dedi tam gözlerimin içine bakarken. O gülümsedi, ben de gülümsedim. "Yanağında oluşan çukurların derinliğini çıplak gözle görebilmek için illa bir yerlerden düşmem gerekiyorsa eğer, hiç düşünmeden kendimi gökdelenden aşağıya bırakabilirim."
Adeta feleğimi şaşırdığımda yalnızca, "Ne?.." diye mırıldandım. O kapkara gözlerinin kuytuları çok şey anlatıyordu fakat benim anlayamadığım neydi?..