“Burada bırakmama izin vermeyeceksiniz değil mi?” dedi Dwell gergin bir ses tonu ile. Belladina ise kafasını bir sağa bir sola sallayarak onu onayladı, “O artık sizin, anlaşmamızın bir hediyesi, lütfen ona çocuğunuz gibi bakın. Güle güle.” Belladina, Dwell’i yüzünde bir gülümseme ile arabaya kadar götürdü. Dwell valizi kollarıyla sıkı sıkı tutuyor ve sürekli valizi kontrol ederek bir açıklık olmadığından emin olmaya çalışıyordu.
Diken üstünde geçen saatlerce araba yolculuğunun ardından Dwell tekrar limana vardı, gemi kaptanı onu ağzında piposu ile karşıladı. “Ee Bay Dwell, iş tamam…” Gemi kaptanı Dwell’in elindeki mühürlenmiş valizi gördü, “Hayır! Hayır, hayır hayır. Onunla benim gemime binmeyi asla deneme!” adam birden ayaklandı ve gemiye koşmaya başladı, Dwell kaptanın onu orada bırakacağını anladı ve o da onun ardından koşmaya başladı. Dwell hızlı bir şekilde demir köprüden içeri daldığında kaptan çoktan geminin motorunu çalıştırmıştı ve köprüyü bile kaldırmadan körfezden uzaklaşmaya başladı. Bunlar olurken Dwell elindeki valiz ile kaptanın yanına gitti. “Beni burada mı bırakacaktın!” Kaptan gözleri kocaman bir şekilde arkasını döndü ve bir Dwell’e bir valize bakmaya başladı. “Emekli olmama beş demir para kalmışken bu riski almak istemiyorum, tarikatın da umurumda değil! Hemen gemimi terk et yoksa seni kendi ellerimle denize atarım!” Dwell valizi yere bırakıp kollarını öne doğru uzattı, “Valizdeki nesne gemi batırmaya çalışmaz tamam mı? Sakin olmalısın onu kendi ellerimle mühürledim, hem öyle çok kötü bir nesne de değil. Birkaç insanın durmadan gülmesine sebep olacak kadar kötü sadece. Tarikata tam anlamıyla katılmamı sağlayabilmek için böyle bir şey planlamışlar.” “Babama da aynısını söylemişlerdi ama bak o şu an nerede!” Gemi kaptanı Dwell’in bu söylediklerinden sonra biraz sakinleşmiş gibi duruyordu, Dwell ise nesne hakkında bildikleri yüzünden gerginliğini saklayamıyordu. Günler süren yolculuk sırasında Dwell valize çocuğu gibi baktı ve ara sıra gemi kaptanını kontrol ederek herhangi bir “Yamyamlık” olup olmadığını anlamaya çalıştı. Fakat işler onun için şimdilik iyi gitmişti, valizin mührü kırılmamış, Dwell ve kaptan sağ salim geri ikinci limana dönmüşlerdi. Dwell valizini de yanına alarak gemiden indi, gemi kaptanı onu geminin uç kısmından izliyordu, Dwell oradan uzaklaşırken ona arkasından el salladı, bir an parmağını ağzına götürerek ısırmaya başladı, bunu bilinçsiz olarak yapıyordu elbette. Ne yaptığını fark ettiğinde ise parmağını ağzından çıkardı, parmağı biraz kanamıştı, mendili ile parmağını sardıktan sonra gökyüzüne ve etrafa bakmaya başladı.
Bu sırada Dwell kaptanın görüşünden çıkmıştı, evine, Cornhill’e dönmek üzere trene bindi ve eve olan yolculuğu başladı. Trende dahi valizi bir an olsun yanından ayırmadı. Trende yolculuk ederken de sürekli insanların hal ve hareketlerini kontrol eder hale gelmişti. Uzun tren yolculuğu bittiğinde ise koşarak evine gitti, ilk yaptığı şey evde kullanılmayan odalardan birisini tamamen boşaltıp tüm duvarı incilden sayfalar ile kaplamak oldu. Dwell için bu oda artık mühürlüydü. Ondan başkası girmeyecek, kapı sadece başka bir “Nesne” yerleştirildiğinde açılacaktı. Dwell elindeki valizi odaya koyduktan sonra kapıyı mühürledi. Aylar sonra Belladina’dan başka bir mektup geldi. Onu tekrar bir işe çağırıyorlardı.
Ve böylece yıllar geçti, Dwell her göreve gittiğinde elinde başka bir tehlikeli nesne ile geri döndü. Ve bir gün yanında getirdiği şey bir nesne değildi. Yıllar süren arkadaşlığın sonucunda Belladina ve Dwell birbirlerine aşık olmuşlardı. Çok geçmeden Cornhill kasabasında sade bir tören ile evlendiler. Evlenmelerine rağmen tarikatın verdiği görevleri birlikte yapıyorlardı. Tıpkı her zaman olduğu gibi buldukları nesneleri evlerindeki “Güvenli oda” ya koyuyorlardı.
Takvim 1952 yılının Ekim ayını gösterdiğinde Belladina ve Dwell Cornhill’in bir oğlan çocukları oldu, doğduğunda hava kasvetli bir haldeydi, çocuk tam doğduğu sırada Ay Güneş’in önüne geçmişti. Bu yüzden Dwell, oğluna büyük büyük dedesi Sam Cornhill’in adını verdi, ona göre Sam dünyayı değiştirecekti…