Babası onun derhal Omar’ın çiftliğine gitmesini istediğinde buna bir anlam verememişti. Ancak şimdi toplanan kalabalıktaki çeşitlilikten burada yine büyük bir toplantı yapılmak üzere olduğunu anladı.
“Hoş geldiniz,” diyen gence kaşlarını çatarak baktı, ne zaman karşılanmışlardı ki?
“Hoş gelmiş olmalıyım elbette, cevabına göre hoş bulup bulmayacağıma karar vereceğim,” dedi Yu Jin. Normalde her zaman ters cevaplarına ya göz devrilir ya duymazdan gelinir ya da sabır dilenirdi, gülümsenmezdi. Ancak karşısındaki siyahi gülümsemişti.
“Seçilmiş sizi görmek istiyor,” dediğinde olduğu yerde durdu tüm vücudu gerilmişti.
“Son sınanmaya kaldığımı biliyor mu?” siyahi yine gülümsedi.
“Biliyor.”
Demek bu kadar erken başlıyordu öyle mi? Oysa babası Burak’ın gücüne kavuşmayı beklediğini söylemişti. Ne beklemişti ki Yu Jin? Eninde sonunda öğrenecek ve kendisini ölüm kalım savaşı verirken bulacaktı. Güçlü ol, diye telkinde bulundu kendisine, güçlü ol seninle savaşırsa o kaybeder!
Sert adımlarla siyahinin arkasında yürürken her adımda kararlılığı artıyordu. Onu merkez bina yerine büyük bir kalabalığın oturduğu ve şen kahkahaların duyulduğu bir çay bahçesine götürünce şaşırdı. Asya onu kalabalıkta rezil etmeyi falan düşünüyordu anlaşılan, ancak umduğunu bulamayacaktı.
Taburelere oturmuş insanlar onu gördüklerinde mutlulukla gülümsediler, Yu Jin bu duruma anlam veremiyordu bir türlü, nihayet gülüşmeler kesilmiş ve kalabalığın ortasından biri ayağa kalktı. Herkesle vedalaşırken Yu Jin, Rose ve Fira’yı onun hemen yanında ve gayet rahat oturduğunu görünce yürümeyi tekrar bıraktı. Asya nihayet kalabalıktan ayrılıp ona el sallayarak yanına hızlı adımlarla gelirken onun arkasından Fira, Rose ve Uğru’un da ona doğru geldiklerini gördü. Merhaba bile demeden gelip koluna giren Asya’ya ölü görmüş gibi bakıyordu, neler oluyordu?
“Hadi gel buradaki evime gidelim, hem bende görmüş olurum,” dedi ve onunla yürümeye başladı.
“Beni neden görmek istedin?”
“Seni değil hepimizi,” diye düzeltti onu Fira.
“Bak amcana benim Uğur’la evlenebileceğimi ve aileleri birleştirebileceğimizi falan söylemişsin bununla ilgiliyse…”
“Ne?” diye araya girdi Uğur. “Asya, bu doğru mu?”
“Yani zoraki değildi elbette sadece hani birbirinizi severseniz falan diye söylemiştim,” dedi kafasını öne eğerek, yanakları kıpkırmızı olmuştu.
“Asya, o sırada sadece amcasına olabilecekleri söylüyordu üstüne gitmeyin,” diyerek onu savunan Rose’a minnettar bir bakış attı.
Uğur genç kızın diğer kolunu tutup durmasını sağladı, gözlerinde öyle bir bakış vardı ki Asya toprağın içine girebilmeyi diledi.
“Böyle mi düşündün?”
“Uğur ben,” dedi ama devamını getiremedi.
“Hala böyle mi düşünüyorsun?” sesi bir fısıltıyı andırıyordu, Asya başını olumsuz anlamda salladığında içi rahatlamış gibi nefes verdi.
“Henüz on yedi yaşında,” diyerek araya giren Fira’nın sesi sertti “bunun farkında mısın?”
Uğur’un yüzüne yayılan kızıllığı Yu Jin tek kaşını kaldırarak izledi. Bak sen diye düşündü, burada neler oluyor böyle?
“Ben sadece,” diye geveledi Uğur ama ne diyeceğin oda bilmiyordu.
“Her neyse,” diyen Asya onu bu durumdan kurtarmak istedi “evi çok merak ediyorum haydi gidelim,” dedi. Tekrar Yu Jin’i kolundan çekiştirerek.
“Onun varlığından rahatsız olmama sebebiniz nedir?” diye sordu diğerlerine.
“Beceriksiz olması dışında mı?” diye sordu Fira.
“Ya da sesinin korkunç olması dışında ki bence saksağana benziyor,” diye belirtti Rose.
“Ona bir şans ver Yu Jin,” dedi Uğur.
Eve geldiklerinde Asya onlar için bahçe kapısını açtı, tıpkı Johan’ın kasabasındaki ev gibiydi. Asya daha farklı beklemişti ama aynısı olduğu için memnundu da. Nihayet salona geçtiklerinde Yu Jin kendini geniş kanepeye bıraktı. Beklediği saldırı hala gelmemişti.
“Evet, artık senin hava sahanda olduğuna göre derdini söylersin diye düşünüyorum,” dedi bıkkınca.
“Bağı canlandırdım ve seninle bağ kurmak istiyorum,” dedi Asya lafı dolandırmadan.
“Buna inanmamı mı bekliyorsun?”
“İnansan iyi olur çünkü kız doğruyu söylüyor,” dedi Rose mutfaktan elinde buz gibi meyve sularıyla gelerek. Herkese ikram ederken son derece rahattı.
“Kiminle kurdu?” diye sordu alay etmekle ciddiye almak arasında gidip geliyordu.
“Benimle, Fira’yla ve Uğur’la. İnanmayacaksın ama Johan’la da.”
“Siz delirdiniz mi yoksa ciddi misiniz?” başından aşağı kaynar sular dökülüyordu, bu mümkün değildi.
“Aslında ben anlamamıştım Johan anladı,” dedi Rose.
“Buraya beni çağırma nedenin gerçekten bu mu? Bağ kurmak mı?”
“Evet,” dedi Asya öyle emindi ki gözlerinde en ufak alay yoktu.
“Son sınanmaya kaldığımı biliyor musun gerçekten?”
“Evet ve bu bağı daha kolay kurmamı sağlıyor,” dedi sonra göz devirdi “seni buraya çağırırken amacım bağ kurabilmekti yoksa enden öncekiler gibi son sınanmaya kalanları öteleyim, gözden düşüreyim hatta öldürüleceğinden emin olayım gibi bir düşüncem yok. Asla olmadı,” dedi. Sonra Rose’la göz göze geldiler “Rose çok yetenekliydi, yaşından daha olgun ve mantıklı davranıyordu birden onun seçilmemesi garip geldi ve ona bunu sordum,” dedi. İkisi de gülümsediler.
“Nasıl korktuğumu tahmin edersiniz ama o son sınanmaya kaldığımı öğrenince şaşırmadı bile ve dedi ki senin gibi son sınanmaya kalanlar bu kadar yetenekliyse onlardan mutlaka faydalanmalı.”
“Hayır, tam olarak böyle değildi,” diye araya girdi Asya.
“Aman canım böyle bir şeydi. Her neyse öğrendiğinde bile amacı düşmanlık değildi Yu Jin, ona bu konuda güvenebilirsin.”
Genç kadın bacağını diğerinin üzerine attı, seçilemediği o günden beri en büyük korkusu bir gün seçilecek kişinin onun için gelmesiydi.
Asya seçildiğinden beri diken üstündeydi, sadece kendisi değil ailesi de öyleydi. Oysa Asya şimdi gerçekten onunla tanışıyor ama onun ölmesini değil onun daha da güçlü olmasını istiyordu.
“Bu mümkün değil,” dedi nihayet ama Asya yerinden kalkıp ona elini uzattı.
“Senden bana bir kez olsun itimat etmeni istiyorum Yu Jin, doğru söylediğimi ve senin düşmanın olmadığımı göreceksin.”
Yu Jin’de ayağa kalkıp tam karşısına dikildi, gruptaki herkes gibi o da Asya’dan bir baş uzundu.
“Bana büyü yapmadığını nereden bileceğim,” dedi kuşkuyla.
“Efsunlanmış bir zihni kendime arkadaş seçmeyecek kadar zeki olduğuma güvenebilirsin!” dedi Asya “Eğer bana bir kez olsun güvenirsen, seninle arkadaş olmak istediğime inanırsan bağı kurabiliriz Yu Jin. Her şey sende bitiyor çünkü benim sana itimadım tam.”
Yu Jin o el tutmak isteyip istemediğine baktı. Evet, içinde bir yerler seçilecek kişiyle arkadaş olmayı hep ummuştu, her şeyin güzel olmasını… Asya’ya değil belki ama hayallerine, umutlarına bir şans verebilirdi.
Asya’nın elini tuttuğu anda kalbinde patlayan volkanla nefesi kesildi, büyük bir gücün damarlarında çağladığını hissetti. Damarlarını yakan güçle Asya’ya baktı, onun kendisine gülümsediğini görünce gerçekten bugün hiç istemeyeceği kadar çok gülücük gördüğünü düşündü.
“Bu gerçekleşiyor olamaz,” diye fısıldadı, sanki yüksek sesle konuşsa her şey duracak ve eski haline dönecek gibi geliyordu.
“Geçmişte yaşamış seçilmişler hata yaptı Yu Jin, biz aynı amaç için can vermeye hazırken, kendisiyle aynı acıya göğüs germiş dostlarına yüz döndüler. Aynı hataya düşmeyeceğim,” dedi Asya o cızırtılı sesiyle “ancak bunu yaparken sizin de bana her şeye rağmen güvenmenize ve yanımda olmanıza ihtiyacım var. Anladım ki beni en iyi siz anlarsınız, tüm kayıplarınıza ve hatta tüm acılarınıza rağmen doğru olanı sizler yaparsınız.”
“Kendini riske attığının farkında mısın?” diye sordu Yu Jin nefes nefese akış sakinleşmiş olsa da hala nefesini kesecek kadar güçlüydü “Biri seni artık rahatlıkla gözden çıkarabilir,” dedi.
“Mevzu benim hayatım değil, mevzu yaklaştığını her gün daha fazla hissettiğim tehlike. Ölsem bile artık gözlerim arkada kalmayacak çünkü sizler varsınız,” dedi rahatça.
Nihayet elini çektiğinde kaldı bir deyip tekrar gülümsedi. Birlikte oturdukları yarım saatin ardından kalan son kişinin geldiğini ve Omar’ın onu merkez binada ağırlamakta olduğunu öğrendi. Birlikte evden çıkarlarken hislerinin ona yön göstermesini umuyordu ancak nedense içinde hiçbir şey uyanmıyordu. Sadece üzerinde korkunç bir rahatlık vardı, suyun akışı soluğun ciğere dolması gibiydi. Ya bağı kuramazsa diye ne zaman düşünse şelaleden gürleyen suyun sesi kulaklarını zorluyordu sanki. Buna neyin neden olduğunu bilmiyordu ve bu onu çok geriyordu. Binadan girdiklerinde onlara umutla bakan gözler gerilmesine neden oldu oysa bu yerleşkede çok kısa süre önce burada tüm liderlerin nefret saçan gözlerine bakmak zorunda kalmıştı. Aralarındaki birkaç sıcak bakışın hatırı onda hep olacaktı, bu nedenle şimdi parıldayan bu gözler ona çok geçici geliyordu.
Omar’ın kullandığı ofisin kapısını çalıp girmeden önce Rose yanlarından gelen telefonla ayrılmak zorunda kalmıştı. Söylediğine göre Asya’nın öz babasının şirketini sarsacak bir bilgiye ulaşmışlardı ve bazı planları öne çekmesi gerekiyordu.
Asya içeri girdiğinde Omar’ın karşısında oturan genci gördü, akan şelalenin sesini artık daha gür duyuyordu, öyle ki köpüren suyun kabarcıklarının içinde patladığını duymuştu. Hüsrev geleni görünce ayağa kalkıp Asya’nın önüne geldi ve elini uzattı. Asya şaşkınlıkla ona bakarken genç adam kendinden emin bir şekilde tam gözlerinin içine bakıyordu.
“Ben yengen Gül’ün amcazadelerinden Hasan’ın oğlu Hüsrev. Bilmeni isterim ki ben ve ailem sana hiç sebepsiz güvenimizi sunacağız. Bizim güvenimizi kazanmak kolay kaybetmek ise zordur! Buraya beni neden çağırdığını biliyorum, bağ kurulur kurulmaz beni bir düşman olarak görme her zaman yanında olacağım, ta ki ihanetine kadar!”
Asya elini uzatırken gülümsedi, uğraşmasına gerek yoktu o ve ailesi ihtiyacı olan o şansı ona sunuyorlardı. Elini uzatırken sadece minnettardı.
“İhtiyacım olan da sadece bu şanstı Hüsrev,” dedi ve elini tuttu.
Genç adamın soluğunu tuttuğunu ama şaşırmak yerine gülümsediğini görünce Asya’nın dudaklarından bir kıkırtı kaçtı, Gül’ün ailesinden daha azını beklemesi saçmalıktı.
“Karanlığa kapılanların bundan böyle sayısı önemli değil, korksunlar bizden,” dediğinde Asya onu başıyla onayladı, onlar yanındayken kendini yenilmez hissediyordu.