Kum fırtınası güç alanının hemen dışında tüm hızıyla sürerken onlar bir müddet daha güç alanına sürtünen kumların çıkarttıkları korkunç uğultu eşliğinde bu eşsiz manzarayı izlediler. Altlarındaki yerleşim yerindeki insanlar çoktan evlerine çekilmiş ve tezgâhlarını toplamışlardı. Waen’e dönmüştü.
“Kum onlara ulaşmıyor neden tezgâhlarını toplayıp evlerine girdiler?” demişti hararetli hareketlerle.
“Daha önce yerleşim yerlerinden birinde kalkanı oluşturan aletlerde fırtına sırasında bir arıza olmuş, güç alanı devre dışı kalınca büyük miktarda kum yerleşim yerine dolmuş. Şükür ki kum kovarlar çalıştığı için kumun altında gömülmemişler,” demiş bir müddet daha terasta kaldıktan sonra Isla onları içeri davet etmişti. Harimi gezdirirken karı kocanın yaptıkları işten gurur duydukları hemen anlaşılıyordu.
Kumun altında kalan kısımlarda odalar çok daha geniş ve çok daha serindi, buralar genelde depo olarak kullanılıyordu ancak en derinlerde olası bir saldırıda çocuk ve yaşlıların güvende olmaları için güvenli bir oda vardı ki burasının başka hiçbir çıkışı yoktu. Harimlerde geçitler ve bina girişleri dışında kapı bulunmazken burada oldukça kalın ve sağlam bir kapı vardı.
“Burayı hiç bir vampir açamaz,” demişti Waen “Hem gerekli zekaya sahip değiller hem de o güce…” ancak Asya endişelenmişti, buraya girenlerin uyması gereken tek kural diğer yerleşim yerlerindekilerin yardıma gelmesini beklemekti ve bu Asya’ya kapana kısılmakla aynı şeymiş gibi görünmüştü.
Daha üst katlarında okul ve küçük bir hastane vardı. Asya hastanenin bir kaç odadan oluştuğunu görünce kaşlarını çatmıştı ama Damon yapılarının çok güçlü olduğunu ve kolay kolay hastalanmadıkları gibi küçük yaralanmalarında çok çabuk iyileştiğini söylemişti. Hastane sadece vampirlerle olan çarpışmalarda ağır yaralananlar için vardı.
Asya kurulan bahçelerde yetişen bitkileri görünce aklına başka bir soru gelmişti, hiç evcil hayvan yoktu. Bunu ise Isla açıklamıştı ona, onlar besin zincirinin en tepesindeydiler ve yaydıkları koku hayvanları tedirgin ediyordu. Onlardan korkup ölmeyenler sadece büyük yırtıcılardı ve evet çölde olmasa da Alard’ın başka yerlerinde bu hayvanları evcilleştiriyorlardı.
Karınları acıkmaya başladığında ise misafirlerini kendilerine ayrılan bölümde ağırlamışlar ve lezzetli yemekler eşliğinde sohbet etmişlerdi. Sonrasında ise onları Waen almış ve Harim’den çıkarıp yerleşim yerinin kıyılarında bir noktada bulunan evine götürmüştü. Burası Harime uzak kalsa da geçidin bulunduğu binaya daha yakındı ama hemen dibinde değildi. Ev yine taştandı ve diğer evlerde olduğu gibi alelade bir kapısı vardı. Üç beş tahtanın birleşmesiyle oluşan kapıyı bir çocuk bile kırabilirdi. Damon, Uğur’la görüşmek istediği için ki bunu sırf üçü yalnız kalsınlar diye istediğine ve Uğur’un bu nedenle teklifi kabul ettiğine yemin edebilirdi, üçü evde şimdi yalnızlardı. Soru sordukça içinde kendisine ait olmayan artan öfke şimdi durulmuş gibiydi. Elbette kendisine ait olmayan ancak artık bir parçası olduğu anılara bakarak cevabı bulabilirdi ama onlardan duymanın nesi yanlıştı?
“Siz hala siz misiniz?” diye sordu en sonunda. Bu onu diğer tüm şeylerden daha çok korkutuyordu. Waen gülümserken Nishi oturduğu koltukta başını geriye yasladı.
“Şöyle düşün,” dedi Nishi gözleri tavana bakarken insanlık doğduğu andan beri her nesilde tekrar doğmuş olsan nasıl biri olurdun?” sonra kafasını kaldırıp ona baktı “Binlerce yıl yaşında olsan, her defasında bir birinin neredeyse aynısı olan eğitimlerden geçsen ve her seferinde seni yıpratan kayıpların acısını yaşasan… nasıl biri olurdun?” dedi. Sonra derin bir nefes verdi “Ben hala benim ama çok yaşlı bir ben. Asla olmamam gerekecek kadar deneyimli, bilgili ve yorgunum Asya. Kişisel özelliklerim hala duruyor mesela benden önceki seçilmişe göre daha agresifim ya da kendi espri anlayışım hala aynı sayılır ama ruhumun başköşesinde bir kocakarı oturuyor.”
“Aslında o kadar korkunç değil,” Waen araya grince Nishi göz devirdi ama o buna aldırmadı ve devam etti. “Şöyle düşün, sen bir kütüphanesin ve diğerlerinin asla anlayamayacağı bir sırrı bağrında barındırıyorsun. Sorana yol gösterebilir insanlara yardım edebilirsin. Evet, doğru pek çok acıyı içinde barındırıyorsun ama bu sayede çevrendekileri daha iyi koruyabilir ve onlarla geçirdiğin anın kıymetini bilebilirsin. Şöyle düşün halkın için doğru olanı her zaman bilecek ve yapabileceksin. Seni çok az şey şaşırtabilecek ve çok az şey üzebilecek.” Asya onu başıyla onayladı ve gülümsedi.
“Sen artık Alard’sın öyle değil mi?”
Waen’in yüzündeki gülümseme yerini korurken bakışları derinleşti.
“Bir çocuğun hayatının yanında kim olduğunun pek bir önemi yok Asya ama hayır ben hala benim sadece içimdeki diğer artık benlikle savaşmıyorum. Onu kabul ettim ve bir parçası oldum, onun neden orada olduğunu kendimce anlıyorum. Savaştıkça yorulursun ve bu seni mutsuz eder,” dedi. Asya böylesi bir teslimiyetin kendi tarihinde çok az gerçekleştiğini biliyordu ve Waen’i takdir ettiğini fark etti.
“Bunu fark etmiyorlar mı? Damon o ir alfa ve zihninden geçenleri duyabiliyor. Kitabı duymuyor mu?”
“Bizlerin iki zihni var gibi düşün biri açık diğeri devreye girdiğinde ise seni kimse duyamaz boğuk bir uğultu. Onu ışığın yol göstericiliği olarak bir hismiş gibi algılıyorlar ve buna saygı duyuyorlar yine de bizim hızlı geçen eğitimimizin sadece bedenin alışma süreci olduğunu kavrayamıyorlar. Ve bu onlara olağan üstü bir yetenekmiş gibi geliyor. Sana kimsenin öğretebileceği bir şey yok Asya ama bunu saklamalısın.” Asya teknolojiyi düşününce içindeki bir nokta neredeyse tekme atar gibi başka insanlara ait görüntüleri zihnine yollayınca Asya yutkundu ve fark ettiği gerçekle gözleri fal taşı gibi açılırken Waen gülümseyerek fark ettiği gerçeği dile getirdi.
“Sadece seçilmişleri değil yaşayan ve yaşamış olan tüm kutsanmışlara ait bilgi Asya.”
Johan’ın adını ya da Linda ve Omar’ın adını babasının anılarından değil onlara ait anılardan biliyordu yani! Amcasının neden kızdığını da yine amcasına ait düşüncelerden… Yutkundu ve bu durumu hazmetmeye çalıştı. Ancak Nishi’nin kıkırtısını duyunca girdiği şok hali bir anda dağıldı.
“Endişelenme onları her anını ve her düşüncesini bilmeyeceksin. Sadece ihtiyacın olunca ulaşabildiğin veri kaynakları gibi düşün. Onların düşüncelerini değiştiremez veya her anına ortak olamazsın ama ihtiyaç duyduğunda mesela kolun kırıldı ve bu daha önceki seçilmişlerin başına gelmemiş. Bilgiye sahip değilsin içindeki benlik seni önce yaşayan kutsanmışların anılarına yönlendirir hepsine değil bilgiye sahip olana! Eğer onlarda yoksa geçmişte bir arama yapar ve nihayetinde ne yapman gerektiğini bulursun.” Dedi omuzlarını silkerek. “Hepsinin her şeyini değil ama bilmen gereken her şeyi bilirsin.”
Ardından daha ciddi konulara geçtiler. Giriş kapısının ki hala derme çatma yapısı Asya’ya garip geliyordu, hemen diğer tarafında mutfak masasındaki haritayı incelemeye başlamışlardı.
Üç büyük kıta… Alard’da Dünyadakinden boyut olarak daha büyük üç büyük kıta vardı. Kuzeyde neredeyse gezegenin bu yarısını baştanbaşa saran ve bir şapkayı andıran bu kıtanın kuzey noktası buzla kaplıydı. Kıtanın ortasındaki neredeyse kıtayı baştanbaşa saran çöl ile aralarında uzun sıradağlar vardı. Gerçi çölün tamamı büyük bir ova gibiydi, dağların arasında kalmıştı ve ne okyanusun neminden ne de kutupların getireceği serinlikten faydalanabiliyordu. Dağların çöle bakmayan yüzleri yeşile boyanmıştı ama diğer taraf kupkuruydu. Bu nasıl mümkün olabildi diye düşündü ama üzerinde çok durmadı. Güney yarım kürede bulunan iki kıtadan biri kuzeydeki kıta kadar olmasa da büyüktü ancak tamamen yeşile boyanmıştı diğer küçük kıta ise güney kutbundaki buzullarla birleşmiş bir virgül gibiydi. Waen eliyle kuzeyi ve diğer küçük kıtayı gösterdi kızlara.
“Bu iki kıta güvenli olanlar ancak bu kıta,” dedi güneydeki yeşil büyük kıtayı göstererek “nemli ve ılıman hatta biraz daha fazla sıcak bir iklime sahip. Vampirler burada rahatlıkla yaşıyor, iklim onlar için biçilmiş kaftan ve kıtayı kapsayan sık orman dokusu sayesinde gündüzleri bile zarar görmeden dolaşabiliyorlar. Okyanusta en azından bu kadar uzun mesafe yüzemeyecekleri için diğer kıtalara şimdiye kadar hiç ulaşamadılar ancak şuradaki adalar yoluyla,” diyerek güneydeki iki ada arasında bulunan ada sistemini göstererek “diğer yarım küredeki yerleşim yerlerine ani baskınlar yapabiliyorlar. Üremeleri kolay ve büyümeleri hızlı olduğu için sayıları hiçbir zaman azalmıyor. Özellikle güneyde bu bölgede,” dedi kıtanın kuzeyini gösterdi “kış olmadığında diğer mevsimler ılıman geçtiği için yılda üç mevsim saldırı altında.”
“Bu bölgeyi boşatsanız ve daha iç kısımlara geçseniz?” diye sordu Asya ama Waen ona başını olumsuz anlamda salladı.
“Büyülü duvar yokken denedik Asya ve inan bana kıtaya yayılmaya başladılar. Kıtanın iç kısımlarında o bölgede olduğu kadar sağlam bir savunmamız yoktu ve orada çok büyük kayıplar verdik. Hala kıyı kesimlerdeki varlıklarını sökemiyoruz. Nishi’nin yaptığı büyülü duvar bu nedenle iç bölgelerde.” Asya bunun nedenini merak edince Nishi açıkladı bu defa.
“Çok güçlü bile olsam toprağın altında belli bir seviyeden aşağısına inemem Asya ve ulaşabileceğimden daha derin mağaralar var. Buraya bir ekiple gelmem gerekiyor ancak o zaman en azından nerede olduklarını ve yoğunluklarını kestirebilirim ardından hep birlikte gücümüzü birleştirerek kıtadaki o bölgeyi geri alabilir hatta ada sistemindeki geçişleri durdurabiliriz,” dedi.
“Bu tehlikeli olur ada sistemine bence hiç dokunmayalım aldığımızı düşünüp güvende hissettiğimiz bir anda altından kalkamayacağımız bir saldırıya uğrayabiliriz,” dedi Asya. Bunu değerlendirirken gıcırtılarla açılan kapıdan Uğur başını uzattı.
“Gitmeliyiz Asya, babam haber göndermiş,” dedi genç kız kaşını çatınca eliyle boynunu ovaladı “annen sana ulaşamayınca biraz sorun çıkarmış anlaşılan,” dedi.
Asya’nın yanakları kızarırken bir an ne yapacağını bilemedi o hala on yedisine daha basmamış küçük bir çocuktu ve az önce onun yaşında birinin konuşmaması gereken konular hakkında fikir belirtiyordu. Waen’in elini omzunda hissetti.
“Alışacaksın, asla oradaki hayatın yakandan düşmeyecek. Keşke seni annemle tanıştırmış olsaydım,” dedi derin bir nefes alıp göz devirerek verince gülüştüler. Geçidin olduğu binaya tekrar gittiğinde Asya Damon ve Isla ile vedalaştı. Onları sevmişti ve onlarında kendisini sevdiğini umuyordu. Çiçekli bir elbiseyle hiçbir boyuttan geçmeyecekti. Nishi yol boyunca Waen’in ona almadığı kumaşlar konusun da dırdır ettiğinde o kadar da korkmasına gerek olmadığını düşündü sonuçta huysuz bir ihtiyar olmak Nishi’ye baktıkça çok da korkunç görünmedi gözüne.
Nihayet boyut boşluğuna geldiğinde onları Murat ve amcası karşıladı. Waen ve Nishi ile vedalaşmaları kısa sürdü neredeyse koşturarak bahçe kapısından Murat’la koşturarak çıktıklarında ona annesine ne dediklerini anlatıyordu.
“Burcu Ablaya senin Güneş ve Uğur’la birlikte sinemaya gittiğin söyledik. Tabi telefonunu evde bırakmıştın, bu yüzden açamadın. Güneş ve Uğur’da filmden sonra bir şeyler yiyip eve geleceğinizi söyledi ancak yokluğun uzun sürmüş olacak ki tekrar aradığında burnundan soluyordu.” Dedi endişeli bir şekilde. Eve girdiğinde Güneş ona telefonunu uzattı. Asya onun kendisini kıskandığını biliyordu ama o bile kendisi için endişelenmiş görünüyordu. Telefonu alıp odasına koştu kapıyı sıkıca kapattığı sırada annesi onu görüntülü olarak aradı. Yüzüne kocaman bir gülümseme yerleştirip açtı belki mutluluğunu görüp çok kızmazdı ama bu düşünceye zihnindeki tek bir hücresi bile inanmadı.
“Neredesin sen Asya sabahtan beri?”
Sesi öyle yüksek çıkmıştı ki Asya kapının önünden uzaklaşıp masaya oturdu ve telefonu eline aldığı kalın bir kitaba yaslayıp boşalan elleriyle açıklamaya çalıştı.
“Uğur Abim ve Güneş’le sinemaya gitmiştik anne.”
“Telefonunu yanına almak bu kadar mı zor Asya? Dünde arayıp sormadın ne kadar merak ettiğimden haberin var mı?”
Doğru dün annesine hiç yazmamıştı ve şimdi onunda hıncını da çıkarıyordu annesi.
“Üzgünüm burada kuzenlerimle biraz gezdik ve yoruldum anne, akşam erkenden uyuyakalmışım.”
“Bu sorumsuzluğunda babana çekmiş, o telefonu sana sosyal medyada gez diye vermiyorum kızım. Seni oraya da gez toz diye yollamıyorum götürdüğün kitaplardan her gün soru çözülecek ve ana hepsinin resmi atılacak demedim mi sana?”
“Anne,” dedi dolan gözlerini engellemeye çalışarak “geleli daha iki gün oldu biraz rahatlasam olmaz mı?”
“Kafanı saçma sapan düşüncelerle doldurduklarını düşünürsem bir daha hiç bir tatilde oraya gidemezsin Asya bunu bilmiş ol!” dedi telefona doğru işaret parmağını sallayarak. O kadar kızgındı ki Asya bir an altında ezildiğin hissetti ancak kalbinde dolaşan mavi ışık sanki içten içe onu okşuyormuş gibiydi.
“Anne seni asla üzmek istemedim ve üzülme diye elimden geleni yaptım bunu biliyorsun. Derslerime her zaman akranlarımdan çok daha fazla çalıştım bunu biliyorsun çünkü komşularına okul birinci olduğumu göğsünü gere gere anlatıyorsun,” dedi Asya artık ağlamaya başlamıştı. Annesinden sadece birkaç gün kafa dinlemesini isteyecekti ama Burcu neredeyse hırlayarak onun sözünü kesti.
“Okul birincisi olduysan bunu kendi zavallı zekânla mı yaptın sanıyorsun? Okul birincisi oldun çünkü seni her zaman en iyi okula gönderdim, her zaman planlı bir şekilde ders çalışmanı sağladım. Yaşıtların gibi seni şımartmadım ayaklarının üzerine basan biri olarak yetiştirdim! Beni oraya getirme küçük hanım aksi takdirde gelir ve sana tatili zindan ederim. Her gün Asya, eni duyuyor musun? Her gün kurs başlayana kadar yüz elli soru çözecek ve bunların resmini bana atacaksın! Aksi takdirde tatil ikimiz içinde başlamadan biter.”
Telefon kapandığında yüzü ve kucağı sırılsıklam olmuştu. İçini çekerek sandalyeden kalkıp yatağına gitti ve neredeyse yığılarak kendini yatağa bıraktı. Böyle anlarda en çok babasına kızardı eskiden; arabayı daha dikkatli kullanmadığı için, öfkeliyken araba sürdüğü için ve Asya’yı geride bıraktığı için. Oysa şimdi bir başına o canavarlarla karşılaştıkları gece kendisi için nasıl mücadele ettiğini hatırlıyor, o an kendisi için hissettiği endişeyi tüm kalbiyle bilirken artık ona kızamazdı. Sadece daha çok özlüyordu hepsi bu.
Gardırobunun üzerindeki uzun sandığı görünce yerinden doğruldu, büyük bir ihtiyaçla uzanıp sandığı aldı. Kapağını açıp geçen yaz amcasından istediği yan flütü aldı. Onu asla kırmazdı, o gider gitmez alıp buraya koyduğuna emindi. Gerçi sandığın tozlu olmamasından bakımının yapıldığını anlamak çok kolaydı ama buna gerek kalmaksızın durumun öyle olduğunu zaten biliyordu. Amcasını bırak halaları bu kıymetli hediyeye gözleri gibi bakmış olmalıydılar.
Parçaları nemli eliyle birleştirip bir iki nefes üfleyerek akordunu kontrol etti ardından en sevdiği parçayı çalmaya başladı. Bu babasının balkonda sigarasını içerken söylediği bir şarkıydı. Ondan başka kimsenin bu şarkıyı mırıldandığını duymamıştı şimdiye kadar ama flüt çalmayı öğrendikten sonra uğraşarak notalarını çıkarmayı başarmıştı. Artık elindeki notaların doğru olduğunu ve abasının u şarkıyı nereden duyduğunu biliyordu. Bu bir ağıttı kendi dünyasına ait olmayan, yürek burkucu bir ağıt…
Derin bir nefes alıp şarkıyı üflemeye başladı bir süre sonra evin geri kalanından yükselen gitar sesi onu bir an için duraklatsa da daha sonra üflemeye devam etti. Gitarı kimin çaldığını bilmiyordu ama bir şekilde onu teselli ettiklerini biliyordu. Işık onu sarıyor sarmalıyor ve sanki içinde çok daha büyük bir şeye dönüşüyordu, sanki artık mavisi daha belirgin ve parıltısı daha şiddetliydi.