Yazarın anlatımı..
2, buçuk Yıl Önce...
Mirkan'ın öfkeli sesi her yeri inletiyordu.
Başında uzun süredir bir bela vardı.
— Kimsin lan sen? Seni bulursam paramparça ederim! Diye tehdit edildiği kişi onu umursamadan — Ben diyeceğimi dedim. Ya sana dediğim adamı serbest bırakırsın ya da ailene veda edersin...
Mirkan’ın göğsü hırsla inip kalkıyordu. Aldığı nefesler ona yetmiyor gibiydi. Yanındaki polis, ses kaydını alırken başını sallayıp eliyle “devam et” işareti yaptı. Yer tespiti için konuşmayı uzatması gerekiyordu.
Mirkan dişlerini sıkarak devam etti:
— Elime geçme lan! Senin yerinde olsam bu ülkeyi terk ederdim...
Sözleri biter bitmez telefon yüzüne kapanınca deliye döndü.
_" tamam baş komiserim yer tespiti yapıldı. Derken Mirkan başını sallayıp _" sağol( keke)( kardeşim)
Başkomiser Mirkan Ayaz, ailesiyle tehdit ediliyordu. Çünkü o, bölgenin en büyük uyuşturucu operasyonunu yapmış ve “Papaz'” lakaplı adamı yakalamıştı.
Kolundaki saate baktı: 11.30. Göreve gitmeden önce annesini arayıp, geç geleceğini haber verirken.
— Tamam anacım, Allah’a emanet olun.
— Sen de dikkat et güzel oğlum...
_" anne seni çok seviyorum.derken annesi gülüp _" benim sarı oğlanım bende seni çok seviyorum.dedi. Mirkan Telefonu kapatırken, annesiyle son kez konuştuğunun farkında bile değildi.
Aylarca aldığı tehdit telefonları canına tak etmişti. Uzun araştırmalar sonunda Mirkan, kendisini tehdit edenlerin izine ulaşmıştı.
Görev arkadaşlarıyla beraber suçüstü yakaladıkları birini sorguya aldı.
— Neden ailemle beni tehdit ediyorsun lan!
— Ben... ben bir şey yapmadım. Bana ne denildiyse onu yaptım!
— Kim dedi lan, kim? Konuş yoksa ömrünün sonuna kadar hücrede çürürsün. Öyle bir şey yaparım ki konuşmak için yalvarırsın.
Adam titreyerek cevap verdi:
— Bilmiyorum... sadece mesleği bırakmanı istiyorlar.
— Kim lan kim?
_" bilmiyorum papazı yakaladın onu bırakmalarını istiyorlar sadece bunu biliyorum yemin ederim bende onları görmedim sadece siyah bir görüntüden birileri konuşuyor.
Mirkan, başlarının Papaz olduğunu düşünüyordu ama bu sözlerden anladığına göre, ondan da büyükleri vardı.
_" söyle lan yoksa seni yer yüzünde var olmamış gibi silerim.
— Bilmiyorum! Ama sen hayatının en büyük hatasını yaptın. Başına belayı sardın!
Mirkan adamı yakasından tutup sandalyeden kaldırdı, duvara fırlattı. Adam acı içinde kıvranırken Mirkan’ın sesi odada yankılandı:
— Alayınız gelin! Ayağınıza basmaya devam edeceğim!
Öfke, damarlarında volkan gibi dolaşıyordu. Adam yumrukların altında kanlar içinde kıvranırken, komiser arkadaşı Mirkan’ı güçlükle odadan çıkardı.
Saatlerdir sorgulamasına rağmen tek bir net bilgi alamamış olmanın siniriyle delirmek üzereydi.
— Bu adam kim? Soy ağacına kadar bütün bilgilerini istiyorum! Ne yer, ne içer, kimlerle görüşür, hepsini araştırın! Anladın mı?
Masa başındaki polis başını salladı:
— Emredersiniz, başkomiserim.
— Acil! Hemen istiyorum!
Mirkan sert adımlarla odasına yönelirken yüzünden öfke akıyordu.
Masanın üzerindeki her şeyi eliyle savurup devirirken delirecek gibiydi.
Ailesi onun için her şeydi. Kendi ölümünden korkmuyordu; tek korkusu, ailesine bir şey olmasıydı.
Tekrar sorguya girmek istediğinde, komiser arkadaşı kolundan tutup engelledi.
“Yeter Mirkan! Artık çık buradan,” dedi.
Bilgi alamamanın öfkesiyle kapının önüne çıktığında saatine baktı gece : 00:35. Sinirle aldığı nefes göğsünü yakıyor, içindeki korku dört bir yanını sarıyordu.
Sonbaharın serin rüzgârı yüzüne çarpıp gözlerini kapattığında, rüzgârın savurduğu kuru yaprakların hışırtısı kulaklarına doluyordu.
Birbiri ardına içtiği sigaralar ciğerini yakarken, aklı annesiyle yaptığı kısa konuşmayadaydı.
Mirkan' akşam üstü ararken annesi
Sofrayı kurduğunu söylemişti.
Mirkan, “Biz yemeğimizi yedik anne, ben bu akşam geç geleceğim,” deyip kapatmıştı telefonu.
Başkomiser Mirkan, her şeyden habersiz eve geldiğinde bahçe kapısında güvenlik için gönderdiği polislere selam verdi.
— Bir şeye ihtiyacınız var mı?
— Yok başkomiserim, sağ olun. Zaten anneniz zahmet edip yemek getirdi.
Mirkan gülümsedi. Annesi, melek gibi bir kadındı. Kapının önünde aç kalan polis bırakmazdı.
_" baş komiserim bunu alır mısınız.
Mirkan' bir tepsiye bakıp gülümsedi.
“anneniz çok lezzetli yapmış Yemeğini teşekkür ettiğimizi söyleyin lütfen, Yemeğinizi yiyin. Ben çayı getirip tabakları alırım dedi ama unuttu her halde.
Polis memurunun söylediği ile Mirkan bir an düşündü
“annem hiç bir şeyi Unutmazdı…” diye geçirdi içinden. “Bunu da nasıl unutsun ki?”
Polislerin verdiği tepsiyi aldı, bahçeden geçip evin kapısına yöneldi. Ama… Kapı aralıktı.
Elindeki tepsiyi yavaşça yere bıraktı. Belindeki silahı çekti.
Adımları ağır, temkinliydi. Kapıya yaklaşıp içeriyi süzdüğünde gözlerine inanamıyordu. Sessizlik hâkimdi… Fazla sessizlik. Bu iyi değildi.
Bir anda yüreğine korku saplandı.
Elleri titremeye başladı. Düşündüğü şey başına gelmiş olamazdı…
Bu kadar çabuk olmazdı.
Hem kapıda polisler vardı, bir şey olsa görürlerdi, değil mi?
Yavaşça kapıyı araladı, içeri girdi. Salon darmadağındı. O an, bütün dünya üzerine çökmüş gibi hissetti.
Vücudu buz kesmişti. Kalbi cayır cayır yanıyordu.
Annesi… Masanın başında oturuyordu. Hazırladığı akşam yemeğinin önünde, sandalyeye yığılmıştı. Göğsünden vurulmuş, başı masanın üzerine düşmüştü. Beyaz masa örtüsü kırmızıya bulanmıştı. O kan, annesinin kanıydı.
Mirkan gözlerini zar zor annesinden ayırıp salona çevirdi. Babası… Koltukta oturuyordu. Elindeki kumanda yere düşmüş, alnının ortasından vurulmuştu. Başı yana düşmüş, koltuk kan gölüne dönmüştü.
Mirkan bağırmak istedi. Avazı çıktığı kadar bağırıp isyan etmek… Haykırmak… Ama dili tutulmuştu.
Zaman durmuştu sanki.
Ne konuşabiliyor ne de hareket edebiliyordu.
Salonda yalnızca onun ağır nefes alışları vardı.
Öyle lanet bir sessizlik vardı ki… Oysa bu evde her zaman neşeli sohbetler, kahkahalar yankılanırdı.
Mirkan’ın gözleri tekli koltuğa kaydı. On yedi yaşındaki kız kardeşi… Daha iki gün önce aldığı telefon elinden düşmüş, yerdeydi. Göğsünden tek kurşunla vurulmuştu. Başı yana kaymış, cansız gözleri tavana bakıyordu.
Mirkan’ın boğazına kocaman bir yumru oturmuştu. Yutkunmak istiyor ama yutkunamıyordu. Ağlamak istiyor ama gözyaşı boğazında düğümleniyordu. Dışı buz gibiydi fakat yüreği cehennemin ateşiyle yanıyordu.
Şimdi kime ağlayacak, kime yanacaktı? Ailesi gözünün önünde katledilmişti…
Birden, farkında olmadan tuttuğu nefesi göğsünden fırlar gibi bırakıp hıçkırıkla birlikte haykırdı:
— Hayır! Hayır lan, olamaz! Bu bir kabus! Hayır!
Defalarca aynı sözleri sayıklıyordu. Sanki nefes alamıyordu.
İlk annesine koştu. Nabzına baktı. Annesi çoktan ölmüştü.
— Anne… ne olur uyan. Ne olur aç gözünü! Ben sensiz ne yaparım?
Dizlerinin üzerine çöktü. Gözyaşları içinde annesinin başını kucağına aldı, sarıldı, bırakmak istemedi. Sonra bir anda aklına geldi. Babasına koştu. Nabzını yokladı. Vücudu buz kesmişti. Vurulduğu gibi ölmüştü.
— Baba! Ne olur ölme! Bu ne lan? Allah’sızlar! Böyle mi yapılır lan!
Gözyaşları yanaklarında kurumaya başlamıştı. Sesi kısıldı, soluğu kesildi. Ardından kardeşine koştu. Nabzını yokladı. Atmıyordu… Ama vücudu hâlâ sıcaktı. Bir umutla onu koltuktan alıp yere indirdi. Nefesini dinledi. Yoktu.
Titreyen elleriyle kalp masajı yapmaya başladı. Ellerine bulaşan kanın sıcaklığı kalbine işliyordu.
Yerdeki telefona uzandı, kardeşinin elinden düşen telefondu. Bir umutla en yakını olan dostunu aradı.
— Hamdullah gel lan …
Sadece bu ismi söyleyebildi. Gerisini getiremedi.
Nasıl desin?
Nasıl desin ki?
“Annem… benim gül kokulu annem… masa başında katledildi.”
“Babam… bana kalkan olan, beni koruyan babama… alnının ortasından kurşun sıkmışlar.”
“Her gün uğraştığım, nazlı ve şımarık kardeşim… kanlar içinde önümde yatıyor.”
Mirkan’ın dili tutulmuştu. Telefonda sessizlik yankılanıyordu.
Can dostu, kan kardeşi Hamdullah, Mirkan’ın uzun süredir tehdit edildiğini biliyordu. O an telefonu kapatır kapatmaz polisi ve ambulansı aramış, herkesten önce Mirkan’ın evine koşmuştu.
Açık kapıdan içeri girdiğinde gördüğü manzara karşısında nefesi kesildi. Mirkan, yerde yan yana uzanan annesi, babası ve kardeşinin cansız bedenlerine bakıyordu. Dizlerini kendine çekmiş, gözlerini cesetlerden ayırmadan aynı sözleri sayıklıyordu:
— Hayır… ölmediler, biliyorum. Birazdan hepsi uyanacak… birazdan hepsi uyanacak…
Mirkan, Hamdullah’ın geldiğini fark etmemişti bile. Hamdullah, evin halini ve yerde yatan cenazeleri görünce olduğu yerde donakaldı.
Ne yapacağını bilemiyordu. Ama Mirkan’ın hâli yüreğini parçaladı.
— Kardeşim…
Hızla yanına koşup Mirkan’ın başını kucağına aldı. Mirkan gözyaşları içinde inledi:
— Hamdullah… kime ağlayayım, karar veremiyorum ağıt yakmak istiyorum lan ama kime yakayım bilmiyorum…
Hamdullah’ın gözleri doldu. Onu sıkıca sarıp bırakmadı. Tam o sırada ambulansın siren sesi kulakları yırttı. Sanki siren değil, kalbine saplanan bir kor gibi acıttı.
Mirkan nefes nefese, haykırarak konuştu:
— Lan! Lan benim annem öldü Hamdullah! Annem lan… annem öldü!
— Babam da… babam yeni emekli olmuştu, huzur görecekti, rahat edecekti…
Ambulans görevlileri içeri girdiğinde Mirkan, annesinin cansız bedenine sarılmıştı.
— Anne… çiçeklere kim bakacak? Susuz kalırsa kurur, nasıl bırakıp gidersin?
Sonra gözleri kız kardeşine takıldı. Lise son sınıftaydı, avukat olma hayali vardı. Onu da alıp götürmeye çalıştıklarında Mirkan bağırdı .
— Dur! Dur, onu götürmeyin! O daha küçük, o daha çocuk !
Hamdullah onu güçlükle tutuyordu. Görevliler, annesi, babası ve kız kardeşini birer birer siyah ceset torbalarına koyarken Mirkan avaz avaz bağırıyor, gözyaşlarıyla boğuluyordu:
— Lan masum onlar! Bir şey yapmadılar! Beni öldürseydiniz lan Allah’sızlar!
Mirkan’ın feryadı evi inletirken, arkadaşları Hamdullah ve Hammaddi onu zor tutuyordu. Çaresizlik içinde kıvranırken, sonunda sakinleştiriciler yapıldı. O günlerin ardından Mirkan, günlerce kendine gelemedi.
Mirkan, ailesinin mezarının başından ayrılmıyordu. O eve nasıl gidebilirdi? İnsan, evini ailesiyle hatırlamaz mıydı? Onun evi artık yan yana yatan sevdiklerinin mezar taşlarının yanıydı.
Hamdullah, ne zaman arasa onu mezarlıkta buluyordu. Gece gündüz fark etmiyordu; ulaşamayınca doğrudan mezarlığa gidiyordu. Altı ay boyunca, kışın ayazında, yağmurun altında, yazın sıcağında hep oradaydı Mirkan. Saçı sakalı birbirine karışmıştı. Elini mezarların ıslak toprağına her dokunduğunda, acısı ilk günkü gibi tazeleniyordu.
Verilen izin süresince yanıp kavruldu ama sonunda içindeki öfkeyi susturamayarak göreve geri dönmek istedi. “Toparlanır” diye umut ettiler, fakat Mirkan’ın tek isteği vardı: Ailesinin katillerini bulmak.
Aylarca süren araştırmaların sonunda ipuçları onu tek bir isme götürdü: Papaz lakaplı uyuşturucu baronu patronunun lakabı Topal adını sanını kimse bilmiyordu.
Bu adam yalnızca uyuşturucu değil, IŞİD’e de silah yardımı yapıyordu. Çekilen bir videoda, onun sağladığı silahlarla dökülen kanı izlerken Mirkan’ın öfkesi alev aldı.
Sonunda izini buldu. Tek başına çatışmaya girmekten çekinmedi. Kurşunlara hedef olurken bile pes etmedi, dişini sıkıp bütün adamları yere serdi.
Papazın Çolak lakaplı adamını sağ ele geçirerek adalete teslim etti.
Öldürecekti ama öfkesine yenilmedi.
Ama bu öfke dolu tavrı, üstleriyle arasını açmıştı.
Müdürü, dosyayı inceledikten sonra yumruğunu masaya vurdu:
— Lan senin derdin ne? Canına mı susadın? O kadar adamın içine tek başına dalmak ne demek! Adalet bizde! Eğer herkes kendi adaletini sağlarsa bize gerek kalmaz!
Mirkan, hırsla bağırdı:
— Müdürüm, onlar benim ailemi katlettiler!
Koridorda yankılanan sesiyle ikisi göğüs göğse gelirken müdür bağırdı:
— Sana süresiz izin! Çık git, kendini topla!
Yıllardır güvendiği adamın bu sözleri Mirkan’ın kalbine bıçak gibi saplandı. Çaresizlikle:
— Müdürüm… yapma bunu bana… canımı al daha iyi…
Ama müdür taviz vermedi. Onu odadan çıkarırken sertçe ekledi:
— 5 dakika daha burada kalırsan, devlet malına zarar verdiğin için seni içeri atarım.
Çünkü Mirkan odadaki herşeyi kırıp dökmüştü.
Mirkan sessizce ayrıldı. Doğru ailesinin mezarına gitti. Yine ertesi sabah güneş yükselene kadar başlarında oturdu.
Hamdullah sinirle gelip onu sarstı:
— Ulan sık kafana da bitsin,sende rahat et , ben de rahat edeyim! Yoksa en son ben sıkacağım!
Mirkan başını kaldırmadan omuz silkti:
— Süresiz uzaklaştırıldım…
Hamdullah, omzuna bir yumruk vurdu:
— Olacağı buydu, başka ne bekliyordun?
O gece Hamdullah onu zorla kendi evine götürdü. Bahçeye çıktığında çiçeklerin sulandığını gördü. Annesinin en çok sevdiği çiçekler… Kim sulamıştı? Dostuydu. Hamdullah’tan başkası kalmamıştı zaten.
— Bahar gelmiş anne… Çiçeklerin sanki hiç kış görmemiş gibi…
Mirkan’ın gözleri doldu ama bu kez ağlamadı. O gece gözyaşları buz kesmişti.
Hamdullah'ın desteği ile az da olsa toplanmıştı.
Aylar sonra girdiği sınavlardan başarıyla çıktı ve Özel Kuvvetler’e Yüzbaşı Mirkan Ayaz olarak katıldı. Suriye görevinde, ailesinden sonra tutunduğu dal da kırılmıştı.
Çünkü orada Sidra ile tanışmış aylarca uzaktan sevmişti onu, ne olduysa sonradan olmuştu.
Yine dibe vurdu. Ama dışarıya hep güçlü görünüyordu.
Görev dönüşü, gizli istihbarat başkanı Hamit Kılıçoğlu (aynı zamanda Hamdullah’ın babası, Malagel aşiretinin başı) onu çağırdı.
— Hoş geldin Mirkan.
— Hoş buldum müdürüm.
— Acil yardımına ihtiyacımız var. Başkan yardımcısının kızını kaçırmışlar. Hem bölgeyi avucunun içi gibi biliyorsun, hem de Suriye tecrüben var. Hemen timini kurup yola çık.
Mirkan, hiç tereddüt etmeden emri kabul etti. İlk aradığı kişi askerlik arkadaşı Çetin Karasu oldu.
— Devlet senden görev bekliyor.
Çetin önce şakalaştı:
— Abi ben seninle kapının önüne bile gelmem!
— Konuşma lan! Karşında Yüzbaşı Mirkan Ayaz var!
Çetin hemen toparlandı:
— Emredersiniz komutanım, yanındayım! Değip güldü.
Sonra keskin nişancı Agit Kılıçoğlu’nu aradı. O da tereddütsüz kabul etti. Hamdullah zaten onun yanındaydı. Kısa sürede özel bir tim kuruldu.
Bir gün sonra operasyon için hazırlandılar. İstihbarata göre, başkan yardımcısının kızı, uyuşturucu baronunu topal ve papaz'ı serbest bırakılması karşılığında kullanılacaktı.
Mirkan' kısaca görev arkadaşlarına açıklama yaparken.
_" beni iyi dinleyin sakın öleyim demeyin biz oraya ölmeye değil yaşatmaya gidiyoruz ve bu görev bittiğinde ben bu timi tekrardan burada sağlam bir şekilde görmek istiyorum anlaşıldı mı.
_"anlaşıldı baş üstüne komutanım.
Mirkan' gür sesi ile tim arkadaşlarına seslenirken— İster başkanın kızı olsun, ister bir başkasının. Biz o şerefsizlerle asla masaya oturmayız. Bir kere oturursak, hep kullanırlar.
Herkes sessizce başını salladı. Helikopterle Suriye’nin batısına indirildiler. Gece karanlığında, çöl rüzgârı yüzlerine çarpıyordu.
Üç saatlik zorlu yolculuktan sonra deponun önüne vardılar. Mirkan son kez uyardı:
— İçeride sivil var, dikkat edin!
Murat öne çıkmak istedi:
— Komutanım, ilk ben gireyim.
— Hayır! Ben dururken kimse önden gidemez!
Agit dürbünüyle baktı:
— Görüş sıfır, komutanım.
Mirkan susturuculu silahını kaldırdı. Kapının önündeki iki adamı sessizce indirdiler. Cesetleri kenara çekip elbiselerini giydiler. Maskelerini takarak deponun önüne geldiler. O sırada içeriden üç kişi daha dışarı çıktı…
Çetin’e işaret verip Her biri sessizce bir adamın boynunu kavrayıp kırdılar. Susturucu silahla diğerini indirdi,
Çetin ise adamın ensesini tek hamlede kırıp yere bıraktı. Cesetler sessizce toprağa düşerken, Çetin yeleğinden çıkardığı sis bombasını deponun içine fırlattı.
Gürültüsüz bir puf sesiyle yoğun duman yayıldı. Biz önden girerken mermi yağmuru başladı. İçerideki on beş kişiyi tek tek indirirken, uzakta mevzilenmiş keskin nişancıları Agit hallediyordu. Her kurşun sesi karanlıkta yankılanıyor, ama onlar ilerledikçe sessizlik yeniden hâkim oluyordu.
Derken içerideki lider, başkan yardımcısının kızını kolundan tutup kafasına silah dayadı.
— Sakın yaklaşma! Beni bırakmazsanız kafasına sıkarım!
Öfkeyle dişlerini sıkıp, neredeyse ileri atılacaktı.
O sırada Agit,in sesi kulaklığında yankılandı:
— Komutanım, dur çekil bende bu it!
Mirkan' Gözlerini kısıp
— Tamam… onu bırak, beni al o zaman.
Adam kahkahalar atarken sinirleri gerildi.
_"indir o silahı komutan
Elini havaya kaldırıp timine işaret verdi.
— Silahları bırakıyoruz… sakin ol.diye ağlayan kıza baktı.
Onlar silahlarını yere bırakırken.
Adam ise kızı kendine siper edip kapıya doğru yürüdü. Tam çıkacakken Agit’in sesi kulaklığında çınladı:
— Komutan… 3… 2… 1… bingo.
Kızın kafasına dayalı silah havaya savruldu, adam alnından vurulup yere yığıldı. Rehine çığlık atarak titremeye başladı.
Yakınında olan Murat hızla koşup onu çekti.
— Korkma! Seni kurtarmaya geldik!
Kız hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
_" beni bırakma. diye ona sarıldı.
Murat başını Mirkan'a çevirdi.
Sadece sessizce başını salladı.
— Sivile sen bak Murat!
— Emredersiniz, komutanım!
Bölgeyi en iyi bilen Çetin’in öncülüğünde kestirme yollardan ilerlediler.
Yolda Kız korkudan bayılırken; Murat onu kucaklayıp taşırken nefes bile almadan buluşma noktasına vardılar. Dakikalar sonra helikopterin gürültüsü geceyi yardı.
Hepsi nefes nefese bindi ve Suriye topraklarını geride bıraktılar
Karargâhta onları Hamdullah ve Hamit Kılıçoğlu karşıladı. Kızı hemen hastaneye götürdüler, o kadar korkmuştu ki kimseye güvenemiyordu. Ambulansa binilirken Murat onun yanında kaldı.
Başkan yardımcısı teşekkür için Mirkan'ın yanına geldi:
— İstersen başkomiserlik görevine dönebilirsin.
Başını iki yana salladı:
— Sayın başkan, ben bunu makam için yapmadım. Görevimdi. Kızınızın yerinde başka biri olsaydı yine aynı şeyi yapardım.
Adam gözlerinin içine bakıp başını eğdi:
— Hepinize minnettarım. Allah sizden razı olsun.
O gittikten sonra Hamdullah başını sallayıp
— Helal olsun be! Bu timi kurarken böyle kusursuz bir ekibin çıkacağını biliyordum.
Mirkan' ve Hamdullah' Omuz omuza verip, tokalaştılar.
Toplanma alanında son kez dizildiler. Mirkan' ekibine baktı, gözlerinde hem yorgunluk hem de gurur vardı.
— Yeni bir görev çıkana kadar serbestsiniz, arkadaşlar.
Herkes selam durdu. Gece, sessizlikle üzerimize çökerken… biz artık yalnızca bir tim değil, birbirine bağlanmış bir aileydik.