6.Resital/1

1568 Kelimeler
6.BÖLÜM: "KURUMUŞ ÇİÇEKLER, YOK OLMUŞ HAYALLER" "En güzel çiçek en tez solanlardır." (Andre Gide) Yazdığı tek doğru buydu sanki Eser'in... Kendi gibi karmaşık çizimler, boyamalar, fırça darbeleri vardı. Sergideki gibi değildi hiçbiri. Çünkü Eser biri değildi. İki kişiydi kendince. Biri herkesin bildiği, harika tabloları olan, Nadia ile nişanlanmış, tüm zorluklara rağmen boyun eğmeyip her şeyi başarmış, sözde üniversite okumuş, babasının açtığı yaralara aldırış etmeyip her zaman adımları güçlü olan Eser Yalın... Diğeri ise melankolik, karmaşık duygulara sahip, içindeki öfke ve intikam duygusuyla kavrulan, babasının hayatını mahvettiğini düşünen, özgür olmadığını bilen, sadece resimle rahatlayan Eser... Bu evde Eser'di. Kendiydi. Acılarıyla yüzleşen Eser'di. Dışarıda Eser Yalın'dı. Maskesini takıp gezinen Eser Yalın'dı. * Mahkeme de sanık olarak dimdik dururken, kafamı asla öne eğmeden hâkime bakmaya devam ettim. "Evet Alin Hanım sizi dinliyoruz." diyerek konuşmama başlamamı söyleyen hâkime gülümseyerek karşılık verdim. Gözlerim kısa süreliğine Eftal'in yüzüne kaydı. Siyah saçları, bir sigaranın yanıp düşmüş külün rengini andıran gözleri bana soruyordu. "Neden?" diye. Benim de onun gibi yok olacağımı, ikimizin bizi bir sona götüreceğini düşünüyordu. Ben ise bizim bakışmamızın, gözlerimizle konuşmamızın bizi bir sona değil, bir felakete çevireceğini biliyordum. Ben bugün kurtuluşumun zaferini yaşarken, Eftal ise özgürlüğünün zaferini kutlayacaktı. Bizim felaketimiz ise aşkımızdı. * Esir olan herkesin eserleri olurdu. Bunu kendisi fark etmese bile, eserleri ortaya koyardı. Kimisi adaletle, kimisi çizimlerle kimisi de katliamlarla verirdi. Bende esirdim. Eserlerim ölümlerle oluyordu. Masum değildi, acımasızcaydı. Tabii kendi kafama göre gidip de seri katil olmamıştım. Bilmedikleri bir şey varsa o da buydu. 13 yaşında yetimhaneye gittiğimde diğerlerinden farklıydım. Kandan korkup kaçmazdım, otopsi yapmak için çok rahat morga gidebilirdim, verilen cezalarda ağlamazdım, kendimi güçsüz göstermezdim çünkü ailem gözlerimin önünde öldürülmüştü. Belkide bir çocuk daha fazla ne olabilir ki düşüncesiyle korkusuzlaşırdı. Ben de o yüzden korkmuyordum demek ki. Yetimhane görevlilerinden birisi de bunu fark etmişti. Beni aciz ve ağlak görmek istiyordu. Bu yüzden cezaları birini öldürmeye kadar çıkarmıştı. Sözde onun gözünde silah tutamayacaktım, korkup ağlayacaktım. Onlara göre ağlamalıydım, aciz olmalıydım. Onlar da bundan zevk almalılardı. Neden öyle değildim ki değil mi? Zevahir, umutsuzların umutlarını aradığı yerdi. Umut ailede vardı fakat onların aileleri yoktu. Umutsuzlarında boğulurlarken kaderlerine mahkûm olmak onlara göre de değildi. "Onlar" diye kast ettiğim kişiler içinde de ben vardım. Ne kadar kabul etmesek de her sonun bir başlangıcı olduğu gibi, her başlangıcın da bir sonu vardı. Hayatımıza giren herkes bizim için bir ödül değildi. Bizi kıran insanlarda, yaralayanlarda olacaktı. Teşekkür edecektik onlara; çünkü onlar, bizim öğretmenlerimizdi. Bize hayat dersi vermek için kısa veya uzun süreliğine hayatımızda yer almışlardı. Süreleri dolduğunda da çıkmışlardı. Nietzsche diyor ki "Öldürmeyen acı güçlendirir." çünkü her yaranın bir ilacı, her karanlığın bir umut ışığı olurdu. Kendinde hapsedildiğin karanlığa ışık tutabilirdin. Eline çakmağı al, mumu yak. Mumun alevi karanlığını aydınlatsın, alevi içini ısıtsın. Kapat gözlerini, elinde tuttuğun mum içini ısıtmaya devam ederken yalanlar söyle. Hayatın konusunda, yaşadıkların konusunda her konuda yalan söyle. Dürüst değil yalancı olarak bilin bu süre zarfınca. Yalanların karanlığın olsun. Mumun ışığı sönmeye yakın söylediğin yalanların aslını söyle. Bu sefer de dürüstlüğün sayesin de gökyüzünde seni her zaman koruyacak bir yıldıza sahip ol. Peki ya söylesene şimdi... Sana yalan söyleten kimdi? Doğruları açıklaman için yalvaran kimdi? Yalanlar söyleten kalbindi. Doğruları açıklaman için de yalvaran vicdanındı. Mum söndü, artık karanlığını aydınlatacak veya içini ısıtacak hiçbir şey yoktu. Başlangıç noktan, bitiş noktan ile tanıştı. Her hatanı, her yanlışı sırayla gözden geçirdin. Bu süre zarfınca sana iyiliği de kötülüğü de dokunan herkese teşekkürlerini sundun. Ancak ne demiştim? Bazı hikayeleri baştan dinlemeliydik. Artık bittiğimiz yerden başlama zamanıydı. Zevahir, Asilzade Devleti Tarih: 18.04.2013, Saat:12.46 Zevahir yine kasvetli, karanlık bir havaya sahipti. Adeta camdan dışarı baktığınızda içinizdeki tüm enerjiyi içinizi parçalar gibi alıp gidiyordu. Belki de Zevahir'in özelliğiydi buydu. Havasıyla bile insanın içini karartan eski bir şehir olmasıydı. Sadece bu da değildi ki... Surlar içinde kalmış bir kalenin yetimhane olarak kullanılması, asla buradan 18 yaşınıza kadar çıkamayacağınızı bilmek ve daha fazlası. Her şekilde umudunuzu kaybetmeniz için yeterli. Çünkü pencereden dışarı baktığınızda gördüğünüz şeyler şunlar: Gri dumanlardan oluşan karanlık bir gökyüzü ve taş surlar. Hayal etmeyi unutturuyor adeta size. Harun Demir burayı çocuklar için onlara yardım amaçlı kullanalım diye kendi çıkarlarını göz önünde bulundurarak Asilzade Halkına böyle bir fikir sunmuştu. Gün geçtikçe buranın amacını anlıyordunuz. Ağır eğitim, söylenenleri yapmazsanız uygulanan ağır cezalar ve daha fazlası... İçinizde merhamete dair hiçbir şey kalmıyordu burada. Bir makineden farksızdınız burada. Kendimden örnek vereyim mesela, 16 yaşında ceza olarak cesetlere otopsi yapıyordum. Herkes dışarıda arkadaşlarıyla gezerken, eğlenirken ben yetimhanedeki ölü kokusu çekiyordum. Artık buna canilik mi yoksa güçlü olmak mı öğretiliyor denirdi bilmiyorum. Tek bildiğim buradan bir an evvel kurtulmak istediğimdi. Yeşil gözlerim kısıldı, Ahmet Bey'in ceset torbasını önüme koyuşunu izledim, "Sizce 16 yaşındaki birine güvenmeniz ne kadar doğru?" diye sordum kısık sesle. Bir yere dokunmamaya da pür şekilde dikkat ediyordum. "Sana fikrini soran olmadı." dedi sert olan tavrını bir kez daha göstererek. "Sana doktor olmak istiyorum diye tuttur diyen olmadı. Şimdiden alış işte." "Aynı şey değil." dedim karşılık vererek. "Bir doktora hemen neşter verilip kes, biç, dik denmiyor." Derin bir nefes aldı, bu daha çok "Biraz daha konuşursan bir ceza daha alırsın." der gibi bir havadaydı. Daha fazla ceset görmek istemediğim için dudaklarımı birbirine bastırıp sustum der gibi önüme baktım. "Aferin." dedi tersleyerek. Bazen "Yeter artık terslemelerinizden, ceza olarak adam öldürtmenizden, cinayet işletmenizden, otopsi yaptırmanızdan çok sıkıldım." diyerek karşı gelmek de istiyordum. Tabii sonucunda, işkence göreceğim gerçeğiyle yüzleşeceğim için; istemiyordum. Kendimi sıktığımı, dişlerimin sızlamasından anlamıştım. "Bana karşı gelmemen gerektiğini, zamanla çözüyorsun." cesedi işaret etti "Sen halledeceksin dememe gerek yok herhalde. Yardıma ihtiyacın olursa-" diye devam edeceği sırada. "Olsaydı söylerdim." dedim dayanamayarak. Bu adamın aşağılayışlarına nasıl sakin kalabileceğim konusunda hiçbir fikrim yoktu. Bugün bir ceza daha vereceğinden kesin emindim. Tuhaf bir sonuç ki ilk defa tahminimdeki gibi olmadı. Bana iğrenç bir gülümseme bahşetti, "Otopsiden çıktıktan sonra görüşelim." Zoraki bir gülümseme bahşederek kafamı salladım. Arkasından gidişini izledim. Kapıyı kapattığı anda kendimle ve cesetle baş başa kalmıştım bu kötü odada. Hızlıca halledip buradan çıkmalıydım. Nefesimi içime çekerken ceset torbasını açtığımda etrafa yayılan kötü koku ile kafamı başka tarafa çevirdim. Kaç günlük cesetti bu? Berbat bir kokuydu. Midem şimdiden kalkmaya başlamıştı. Birazdan kusacağıma az çok emindim. Gözlerim usulca cesede kaydığında gördüğüm manzara ile dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. Üzeri ve yüzü çamurla kaplıydı. Kurumuş olan çamura karışan kan daha iğrenç bir görüntüye sebep olmuştu. Kadın cesediydi. Ceset birkaç gün beklemiş olmalıydı. O yüzden de bu kadar kötü ve iğrenç kokuyordu. Kollarında boydan boya cam kesikleri vardı. Ya camla birlikte düşmüştü ya da biri ona işkenceler yapmıştı. Önce bu kıyafetlerden kesip cesetten kurtarmam gerekiyordu. Makasla tüm kıyafetleri kesip cesetten ayırdım. Karın boşluğunda derin bıçak kesikleri olmasını beklerken hiçbir kesik ile karşılaşmayınca yüzüm ifadesiz bir hal aldı. Kurşun izi de yok gibi duruyordu. Belki de çamurdan kaynaklı göremiyordum. Yanımda hazır ettiğim su ve temiz bezden oluşan kaplar işimi kolaylaştırmıştı. Bezle yavaş yavaş cesede zarar vermeden çamurdan kurtarmaya çalıştım. Her seferinde bezdeki çamurdan ve kandan kurtulmak amaçlı suya batırıp çıkarıyordum. Sildikçe ortaya çıkan görüntüyle nasıl öldürüldüğünü anlamış olacaktım. Bezle silerken, omuzlarına doğru çıktığımda; kanın daha fazla olduğunu gördüm. Kanın omuzlarına doğru aktığını farz edersek, ensesinden bir darbe almış olduğunu anladım. Yüzünü de silsem iyi olacaktı. Belki kafatasından kurşun yemişti ya da ense kısmına yakın bir yerden. Böylece tüm kanda vücuduna akmış veya bulaşmıştı. Yüzünü hiç dokunmadığım temiz su ile silmeye başladım. Belki hayalleri, istekleri, umutları, sevdikleri vardı. Ailesi öldüğünü bilmiyorsa öğrendiklerinde kim bilir nasıl yıkılacaklardı? Bunları düşünmemeye çalıştım. İşime odaklanmalıydım. Yutkundum, mide suyumun ağzıma dolduğunu hissediyordum. Artık tüm çamurdan arındırmıştım yüzü neredeyse. Kireç gibi bembeyaz tene sahip olan kadının, yüzüne uzaktan bakıp tahmini yaş hesaplaması yapmak zorundaydım. Ancak midem en sonunda iflas ettiği için bu işi hızla yarım bıraktım. Arkamı dönerek tıbbi çöp kutusuna midemde ne varsa boşalttım. Bu koku, bu görüntü gerçekten daha fazla dayanamama sebebiyet olmuştu. Ağzımdaki iğrenç tat ile kısa süreliğine yüzüm buruştu. Ağzımı üzerime giydiğim önlüğün kol kısmıyla sildim. Midem beni alt üst etmişti. Bu yüzden de ölüm sebebini, cesedin yaşını tahmin bile edemedim. Odaklanmam lazımdı. Şu ana kadar sadece cam kesiklerini ve cesedin birkaç gün kaldığını bildim. Daha fazlasına hızlıca ihtiyacım vardı. Ne kadar kısa sürede buradan çıkarsam o kadar iyiydi. Tekrardan cesede doğru döndüm. Yüzüne odaklanırken benden çok da büyük olmadığını fark ettim. Benden daha açık renk saçlara sahipti. Elimle göz rengini görebilmek için araladım. Kan oturmuştu gözlerine bu beyin kanaması geçirdiğinin göstergesiydi. Ona rağmen yeşil hareleri, hala kan oturmuş gözlerinde çok güzel duruyordu. Biraz uzaktan baktığımda siması daha da tanıdık gelmeye başladı. Bizim yetimhaneden olabilir miydi? Görmüştüm sanki onu... Adı dosyada yazılıyor olabilirdi, burada okuyorsa hepimizin yanında taşıdığı kartlardan o da sahip olabilirdi. Mavi renkte ayakucunda duran ince dosyayı sımsıkı kavradım. Açtığım gibi içinde olan kart yere düştü. Buranın öğrencisi olduğunu da böylece anlamıştım. Yere eğildim, düşen kartı elime aldım, inceledim. Adı Alin'di, soyadı Arsever'di. Yaşı da 20'iydi, yakında bu yetimhaneden çıkışı yapılacaktı. 20 yaşına kadar burada kalıyorduk. Benim çıkmama 4 sene vardı. Onun ise sadece günler... Onun yerine geçip kaçabilirdim buradan, kurtulabilirdim. Bana da benziyordu pek de farkımız yoktu. O sarışındı ben kumraldım. O ela gözlüydü, ben yeşil gözlüydüm. Lens takabilirdim, saçlarımı boyatabilirdim kısacası sorun gibi gözükenler, halledilecek şeylerdi. Hayat bana iki seçenek sunmuştu ya burada kalacaktım ya da kurtulacaktım. Her zaman adaletli, iyi, dürüst olamazdık. Ben iyi bir insan olmayı, kendi kartımla onun kartını değiştirdiğimde, yüzü tanınmayacak hale gelsin diye neşterle kesikler attığımda, otopsi raporunda kendimi öldürmüş gibi gösterdiğim anda bırakmıştım. Otopsiyi bitirip, dosyasına gereken yazıları yazdıktan sonra cebimdeki kartı çıkardım. Mavi dosyanın içine koyarken, onun kartını da kendi cebime geri koydum. Ad kısmına da kendi adımı yazdıktan sonra oradan çıktığımda artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. İlk başta ben, ben değildim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE