7.BÖLÜM: "PERDE ARKASI"
"Bugün artık kimse ölümcül hakikatlerden ölmüyor; çok fazla panzehir var."
(Nietzsche)
Evden çıktığımda saat üçtü, olay yerinde bana yardım edeceğini düşündüğüm Yunus'la buluşacaktım. Anahtar ondaydı. Sonuçta ev olay yüzünden mühürlenmişti ancak biz izni kapmıştık bir şekilde.
Taksiyle Yunus'un konum attığı yere geldiğimde apartmanın önünde durdum. Etrafa bakındım önce. İnsanlar kendi kafalarında takılıyor gibi duruyordu. Çok nezih bir yer değildi kötü de değildi.
Apartmanı inceledim, boyası solmuştu, birkaç adım atıp apartmanın içine girdim. Eski bir binaydı. Yerdeki fayanslardan, duvarlarda oluşan izlerden, asansörü olmayışından az çok anladım bunu. Bulunduğu konumla da alakalıydı. Buradaki evlerin hepsi eski binalardı. En az bi' 40 yılları vardı bu apartmanların...
Merdivende oturmuş olan Yunus kafasını kaldırdı beni gördüğünde ayaklanıp yanıma geldi. "Anahtar?" dedim sorar şekilde. "Al bakalım!" diyerek anahtarı ceketinin cebinden çıkartıp avucumun içine bıraktı. Sımsıkı kavradım Yunus yukarıyı işaret etti "İkinci katta."
Başımla onayladım "Biliyorum." merdivenlerden hızla çıkarken beni neyin beklediğini bilmiyordum. Buraya olay yerinden sonra hiç girilmemiş olmalıydı. Kötü bir koku, havasız bir ortam ve daha fazlası bekliyor olabilirdi.
Merdivenlerden çıkarken sonunda ikinci kata geldiğimizde mühürlenmiş olan kapıyı gördüğümde durdum. Derin bir nefes aldım, önüme gelen kâkülümü düzelttim ve az öncekine nazaran yavaşlayan adımlarla kapıya doğru ilerledim. Önce mührü kapıdan çıkardım. Ardından elimdeki anahtarı kilit yuvasına götürdüm. Açtığımda ise elimle kapıyı ittim. Kötü bir ses çıkarırken yüzümü koku yüzünden buruşturdum.
"Üff..." dedi arkamda duran Yunus da. "Çürümüş yumurta gibi kokuyor." yüzünü buruşturmuştu. "Yapacak bir şey yok." dedim mırıltıyla. Kafamı içeri uzattığımda olay nasıl olmuşsa öyle bırakılmıştı.
Kanlı zemin, dağılmış eşyalar göze çarpıyordu önce. Yerde kırılmış olan vazo da dahil... Dudaklarımı birbirine bastırırken içeri adımlarımı attım. Kapısı kapalı bir oda, mutfak, yatak odası ve salondan oluşan bir evdi. Yunus'un adım atıp içeri giremediğini fark ettim. Ona döndü bakışlarım, "Gelmeyecek misin?" diye sordum.
"Geleceğim," dedi ve o da benim gibi içeriye doğru adımlarını attı. "Sadece koku baya kötü. Alışabilsem hemen yanında yer alacağım. Sen... Sen nasıl bu kadar rahatsın?"
"Alıştım." dedim omuz silkerek. "Zifir yetimhanesinde, işkence veya ceza olarak otopsi yaptırırlar biliyor musun?"
"Ne?" dedi şaşkınca.
"Yunus ne bu tavırlar? Sanki hiç bahsetmemişim gibi." dedim kızar bir tavırla. Yunus mahcup bir ifade takıldı bu sırada. "Hani çürümüş bedende, leş gibi bir kokuyla çok otopsi yaptım demiştim." Elini affedersin der gibi kaldırdı. "Koku beyin hücrelerimi yok etti sanırım." sinirden güldü "Baya kötü. Anlatmıştın yoksa hatırlıyorum."
O konuşmaya devam ederken bende etrafa bakıyordum. Görev dağılımı yapmamız gerektiğine karar verdim. "Sen salonu falan incele." Mutfağı işaret ettim. "Bende mutfaktan başlayayım."
"Tamam." dedi onaylayarak fakat öğürür gibi oldu elini ağzına götürürken bir küfür savurdu ve bana dehşet içinde bakarak konuştu. "Ah! Midem kaldırmıyor."
"Haydi ama!" dedim bağırarak "Çok işimiz var. Midene sahip çık." Kanlı zemine çok basmamaya çalışarak mutfağa doğru yol aldım. O ise arkamda durmuş bayılmamak, kusmamak için büyük savaş veriyordu.
Kapıda durup önce bir göz gezdirdim. Küçük bir mutfaktı. Eski tipti her şey. Fırını, buzdolabı ve daha fazlası... Penceresi küçüktü. Denize doğru bakıyordu. Dalgalar kıyıya vururken, etraftan geçen insanlara kaydı gözlerim. Bu görüntü insanın içini rahatlatırken buradan hiç çıkmak istemezdi insan.
Ancak şu an buranın mutlu ve huzurlu bir ev değil, insanın içini acıtan berbat derece de acıyla dolu olduğu bir ev olduğunu biliyordum. Yunus ise durmuş etrafa boş boş bakarken "Yunus haydi ama!" dediğimde kendine geldi. Salonu kurcalamaya başladığında bende dikkatimi mutfağa vermeye başladım.
İlk çekmecesi açık olan bir dolap vardı. O da çatal ve bıçakların bulunduğu çekmeceydi. Dolaplara yöneldim. İlkini açtığımda karşıma tabakların olduğu kısım çıktı. Bir diğerini açtım. Onda da tencereler vardı. Hepsini açarken, ıvır zıvır, gereksiz, işimize yaramayacak şeyler çıkıyordu.
Çekmecelere yöneldim, açık olan çekmecenin altındaki çekmeceyi açtım. Burada da tahta kaşıklar vardı. Hiç işimize yarayacak bilgi yok gibi duruyordu. Ofladım elimi yüzüme götürüp sıvazladım.
Hiçbir şey öğrenemeden buradan ayrılmak aptallık olurdu. Küçücük bir delil bile bizim için her şeyi ifade ediyordu. Bu sırada arkamı dönüp incelediğimde kaşlarım çatıldı.
Fırın'ın altındaki dolap dikkatimi çekti. Ters konmuştu. Anlamak için "Hmm?" diye bir mırıltı döküldü dudaklarımdan. Köşede kaldığı içinde çok dikkat çekmiyordu. Dolabın içine bakmalıydık. Yunus'a ihtiyacım vardı. "Yunus!" dedim yardım etmesi için. Fırını kaldırmaya çalıştım ama çok ağırdı. Eski tip fırın olması bunu iki katına çıkıyordu. "Yunus çabuk gel." dedim ikinci kez. Yunus mutfağa gelirken "Ne oldu?" diye endişeyle sordu.
Elimdeki ağır fırını işaret ettim "Al şunu!" dedim taşıyamadığımı belirterek. Bir şey demeden yanıma geldi. O da kaldırmamda yardımcı olduğunda fırını yerinden alıp yere koyduk. "Neden böyle bir şey yaptık?" diye sordu. İşaret parmağımla köşede duran dolabı işaret ettim.
"Dolap ters çevrilmiş. Fırını alarak işimizi kolaylaştırdık." ayakkabımla biraz daha iteleyerek diğer dolapları çekmek için yer açmaya çalıştım. Köşede kalan dolabı çevirmek için yanındaki dolaplardan birini itmemiz lazımdı ama onlar duvara sabitliydi. İtmesi de çok zordu. "Çekiç getir." dedim mekanik gibi olan sesimle.
"Çekiç mi?" diye sordu Yunus şaşkınla. "Evet Yunus çekiç." diyerek onayladım onu "Dolabı kıracağız başka çaremiz varmış gibi mi duruyor?"
Dolabı oradan kaldırmaya çalıştı. "Önce böyle bir deneyelim ortak!" dedi. Ona yardım etmek için bende diğer tarafa geçip dolabı kaldırmaya çalıştım. Yarısına geldiğimizde dolabı yan yatırmaya çalıştık. O kadar ağırdı ki kollarımın sızladığını hissediyordum. "Öküz oturmuş gibi içine!" diye homurdandım.
Evin tozlu oluşundan ellerimizde tozlanmıştı. Yunus tozdan kafasını çevirdiğinde hapşıracağını anladım. "Sakın!" dememe kalmadan hapşırdı ve çevirdiğimiz dolap tezgâh üzerinde duramayıp yere düştü. İçinde ne varsa kırılma sesleri geldi.
Öfkeyle bu sefer küfreden bendim. "En azından dolabın içine bakabiliriz." diye içimden düşünerek öfkemi kontrol etmeye çalıştım. Kapaklarını açmaya çalıştım. Yunus bu sırada özür dilemekle meşguldü. "Tamam sorun yok." dedim sakince "Şimdi yardım et açalım dolabı." Sonuna kadar açılmıyordu. Sanki kapısı yapıştırılmıştı.
Öfkeyle, sert bir şekilde Yunus ile açmaya çalıştığımda kapak kırıldı. Elim acırken dudaklarımdan acılı bir inilti döküldü. Bir şey oldu mu diye bana bakarken "İyi misin?" diye sordu. Başımı evet anlamında sallarken acımın dinmesi için sabrettim. "İyiyim..." diye mırıldandım ve dolabı işaret ettim "şunun içinde ne var diye görsem daha iyi olacağım." Kırılmış olan kapağı duvara yaslarken içini incelemeye çalıştım.
İçki şişeleri vardı. Düştüğü için de çoğu kırılmış, dolu olanlardan ise bazıları dolabın içinden yere akmaya başlamıştım. İçinde beklediğim hiçbir şey yoktu, "İçki şişeleri var." dedim oflayarak. "Bunun için ters çevrilmiş olamaz."
İçki şişelerinin bazılarını, dolabın içini daha rahat inceleyeyim diye umursamazca yere bırakmaya başladım. Bir dolu içki şişesi vardı bazıları şarap, bazıları rakı, bazıları bira, bazıları da viski... Boş içki şişeleri de vardı. Hiç açılmamış olanlar da vardı onlarda kırılmıştı işte. "Elini keseceksin." dedi Yunus "Dikkat et." diye uyarmayı da ihmal etmedi.
Umursamazca "Kesilsin." dedim ve şişeler arasından başka bir şey var mı diye incelemeye devam ettim. Yunus kaşlarını çattı "Kesilsin ne ya? Kendini öldürmeye mi geldin kızım?"
"Hayır öldürmeye gelmedim, delil toplamaya geldim." dedim sorusunu rahatça cevaplayarak. Yunus'un alay dolu gülüşünü duydum biraz da öfkelendiği belliydi. "Ne kadar da havadan sudan konuşur gibisin. İçi kırık içki şişeleri ile dolu bir dolabı kurcalıyorsun!"
"Olabilir." ellerim içkilere bulanmış gibiydi.
Yunus homurdandı. Böyle devam ederse onu buradan kapı dışarı edecektim. Etmemek için de sakin olmam gerekiyordu. Tane tane olacak şekilde, kendimden emin sesimle "Burada. Sadece. İçki şişesi yok. Bunu biliyorum!" dedim. Nereden mi biliyordum? Bunu bana, içimdeki ses söylüyordu. O sese güvenmek istiyordum. Kendime inanmasam güvenmesem bile, içimdeki asıl bana belki de her şeyden daha çok güveniyordum.
Yunus beni duymuyormuş gibi davranırken oflar gibi bir ses çıktı. "Alin baksana sadece içki şişesi var gibi duruyor. Buradan bir şey çıkmayacak belli. Belki, annesi görmesin ya da ne bileyim-" Yunus konuşmaya devam ederken sözünün devamını işitmemeye başladım.
Çünkü dokunduğum şey bu sefer içki şişesi değildi, başka bir şişeydi. Cam değil plastikti. "Sus." dedim ilk başta. Emin olmak için kaşlarımı çattım ama ne olduğunu da göremediğim için biraz daha şişeyi elimde çevirip incelemeye çalıştım.
Ne olduğunu göremiyor olabilirdim ama içki şişesi olmadığını da çok iyi biliyordum. Nefesimi bıraktım. "Ne oldu?" dedi Yunus. Dudaklarım amaçsızca aralanmıştı. Çünkü iç sesim bana doğruyu söylemişti. Ona güvenmiştim ve o beni yanıltmamıştı. "Yunus," dedim şaşkınca. "Buldum."
"Ne?" derken şişeyi dolaptan çıkarmaya çalıştım, bu sırada o da "Neyi buldun?" diye devam etti. Çıkarırken cam kırıklarının tenimi çizdiğini, hatta kestiğini hissediyordum. Sonunda dolaptan çıkarıp heyecanla ne olduğunu görmek için elime baktığımda beyaz bir ilaç şişesi olduğunu gördüm. Şaşkınlıkla bakmaya devam ederken elimde şişeyi döndürdüm. Yunus benim gibi ne olduğunu anladığında "Bu," dedi.
"Evet, Yunus." dedim onu onaylayarak. "Bu ilaç şizofreni ilacı..."
Kaşları havalandı, "Eser şizofreni miydi?"
Sorusuna cevap vermedim, ilaç şişesi kırık içkiler yüzünden kirlenmişti ancak bunu sorun edemezdik. Derin bir nefesi sesli bir şekilde vererek "Devam araştırmaya." dedim. Bu ev sırlarla doluydu bundan tekrardan emin olmuştum. Bu ilaç sadece başlangıçtı. Açıklanmayan, saklanan o kadar çok şey vardı bundan artık o kadar emindim ki! Neredeyse... Adım kadar.
Her araştırdığımızda başka bir şey çıkacak ve bizi dumura uğratacak gibi geliyordu. Daha kötü ne olabilir? Ne bulabiliriz diye de düşündüm. Aslında başlı başına bu ilaç da yeterdi. Sonuçta bu ilaç içilirken içki tüketilmemesi gerekirdi. Görüyoruz ki içilmişti. Boş şişeler bunun kanıtıydı. Daha ne çıkacaktı bakalım? "Sen mutfağa bakmaya devam et bende diğer odalara bakayım."
"Burayı şimdilik bırakalım bence." dedi mutfağı kastederek. Midesi herhalde iyice karışmıştı. Haklıydı ancak pes de edemezdik. Kafamı iki yana salladım, "Hayır Yunus. Lütfen yapma böyle." Yunus bir çocuk gibi mızmızlık yapacak gibi oldu. "Eğer bu şişeyi bulduysak demek ki başka şeylerde var burada. Aklına gelen her yeri ara. Tamam?" sorar şekilde konuştum.
Birkaç saniye düşünür gibi oldu. Ofladı, homurdandı en sonunda başıyla onaylayarak kendi söylediğinden pes etti. Mutfaktan hızlı adımlarla çıkarken hala elimde ilaç şişesi vardı. Ceketimin cebinden delil poşetinin içine koydum. İçkili ellerime rağmen kâküllerimi düzelttim, odalara göz gezdirdim tekrardan. Kapısı açık olan yatak odası Öznur Hanım'ın olmalıydı. Ceketimin diğer cebinde duran paket ıslak mendili açtım, alkol olmuş ellerimi iyice sildim.
İyice temizlendiğinden emin olduktan sonra adımlarımı oraya yönlendirdim. Kapının oradan odayı inceledim bu sırada ilacı ceketimin cebine koydum. Çok sade, özensiz, yatağın üzerinde birkaç tane elbise, yerde yatağın yanında bir çift terlik, ahşap bir masa ve masanın üzerinde sürahi ve bardak vardı. Burun kıvırdım pek inceleyecek bir şey yok gibi duruyordu uzaktan. Şimdiden buradan boş vakit kaybedeceğim gibi duruyordu.
Odanın içine girdiğimde hemen sol tarafımda eski bir dolap karşıladı beni. Hatta öyle bir şeydi ki dolaplardan bir tanesinin kapısı yoktu. Birkaç elbise, birkaç bluz... Yaşadıkları evden, kıyafetlerden, kırık dolaptan, özensiz eşyalardan durumlarının iyi olmadığını anladım. Başka bir şey yoktu. Dolabın karşısında durdum. Eğilip çekmecelerden en üsttekini açtım, içinde kendi ait iç çamaşırları vardı.
Biraz karıştırıp herhangi sakladığı bir şey var mı diye baktığım da sonuç hiçbir şey bulamadan kapatmak oldu. Alt çekmeceyi açtığımda çoraplar vardı. Aynı işlemi tekrarladığımda sonuç 0-0'dı. Ofladım yatağa doğru yöneldim. Pikeyi, çarşafları yataktan kaldırıp yere attım. Yatağın ranzasını kaldırıp altına baktım fakat hiçbir şey bulamadım.
Memnuniyetsiz mırıltılar döküldü dudaklarım arasından. Yatağa oturdum, yüzümü umutsuzlukla sıvazladım. Daha bir oda daha vardı ama oradan da bir şey çıkmazsa bulduğumuz bu ilaçla kalacak mıydık? Ne işimize yarardı ki bu da? Masaya doğru kaydı bakışlarım. Sürahi ve su olması belki de saati geldiğinde ilaç içtiğini gösteriyordu. Bu da bir delil olarak gösteriyordu bize. Ancak bilemezdik ki belki de susadığı zaman içmek için koymuştu.
Gereksiz detaylar...
Odadan çıktığımda umudumda yitirilmişti sanki. Artık elimde sadece bu ilaç dışında hiçbir kanıt olmadığını düşünüyordum. Oysa ne kadar emindim başka şeylerde çıkacağından. Düşününce ama ne çıkabilirdi ki Öznur Hanım'ın odasından? Sonuçta öldürülmüş, masum bir kadındı. Oğlunu büyütmek, onu okutmak için kendine doğru düzgün kıyafet almamıştı. Kim bilir belki de Eser'in çalışmasını bile istememişti...
Bakışlarım kapısı kapalı olan odaya kaydı bu seferde. Yanağımın içini ısırdım. Yunus'un yanıma geldiğini gördüm. "Bir gelişme?" diye sordum merakla. Kafasını iki yana salladı, "Bulduğun kadarı." dedi ümitsizce. Dudaklarım üzüntüyle kıvrıldı. "Tüm odalar incelenmiş mi?" dedim kapısı kapalı olan odayı da işaret ederek.
Ağzından tuhaf mırıltılar döküldü. Dediklerini anlamaya çalışarak kaşlarım çatıldı. "Ne? Yunus ağzında geveleme." Dudaklarını birbirine bastırdı, çenesi kasıldı. En sonunda ise kafasını iki yana salladı. Bu hayır demekti... Gözlerimi yumdum kısa süreliğine. Suratım, "Yapma..." der gibi olurken o konuşmaya başladı. Sesi oldukça kısıktı, "Sadece olay yeri incelenmiş."
Kaşlarım havalandı, ne gördülerse o muydu? Adaleti sağlamak bu kadar kolay mıydı? Mutfağı işaret ettim "Yani ne mutfak" bu seferde yatak odasını işaret ettim "ne yatak odası" öfkelenmiştim "ne de..." arkamda kalmış kapalı olan odayı işaret ettim "bu oda incelenmedi."
Kaşlarım havalandı, inanılır gibi değildi. Yüzümü buruşturdum, "Ve suçlu öyle mi bulundu?" sorum öfkemi içeriyordu "Sadece vurulan alan incelendi," söylerken işaretlenmiş alanı gösterdim. "Hemen teşhis edilmiş gibi bulundu, olayın üzeri örtüldü." yüzümde harika der gibi bir ifade oluştu. Tam da tahmin ettiğim gibi...
"Amaç Eser'in babasını suçlamaktı." öfkeden titrediğimi hissediyordum. Adalet parayla mıydı? Hani üç şey saklanamazdı? Güneş, Ay ve gerçekler? Dudaklarımı ıslattım, anlatmaya başladım "Eser'in annesi öldürüldü, Nadia'nın annesinin hazırlattığı robot yerleştirildi. Öznur Hanım sanki Mehmet Bey öldürmüş gibi öldürüldü, Eser de sanki onu kurtarmak isterken arbede sırasında yara almış gibi yapıldı bu sırada Mehmet Bey baygınlaştırıldı ve polisler geldiğinde herkes bir yerde olarak giriş, gelişme ve sonuç yaşandı. Eser intikamını aldı."
Tek nefeste söylerken Yunus'un konuşmasına izin vermeden devam ettim. "Olay yerine gelen polisler Alyona'nın adamlarıydı. Büyük ihtimalle şöyle bir baktılar." umursamaz bakışlar sunarak demek istediğimi taklit ettim. "Amaç zaten Eser'in babasını tutuklatmak." bu seferde umursamaz bir tavır taklit ettim. "Eee bakalım neredeymiş Eser'in babası?" Eser'in yerde yatan babasını görmüş gibi davrandım "Aha yerde yatan adam. Bu adam suçlu haydi tutuklayalım." yüzüme sert bir ifade takınıp taklidimi bitirdim. "Dendi ve yakalandı." bitti der gibi davrandım ve öfkeyle soludum.
"Sonuçta suçlu bulundu Alin." dedi omuz silkerek.
"Madem bulundu biz neden buradayız?" diye sordum gözlerimi kısarak. "Adaleti gördüğünüz kadarıyla inceliyorsunuz. Arka yüzüne asla bakmıyorsunuz! Bizde o yüzden buradayız, gerçek yüzünü öğrenmek için."
"Gerçek yüzü ne olabilir Alin?"
Bilmediğimi gösterir şekilde omuz silktim. "Öğreneceğiz." dedim arkamdaki odayı işaret ederek.
Her şeyin, geçilmesi tehlikeli olan bir sınırı vardır. Bu sınır bir aşıldı mı artık geriye dönüş yoktur. (Suç ve Ceza)
BÖLÜM SONU