8.Resital

2888 Kelimeler
8.BÖLÜM "KALBİN MÜHRÜ" "Ee, anlatın bakalım, toplumun temellerinin altını oydunuz mu? Suçluları aklayıp, suçsuzları mahkûm ettiniz mi?" (Tolstoy) Suçlar adaletsizlikten, suçlular acımasızlıktan var olurdu. Suçlular cezalarını ölümle alırdı ancak. Elini kolunu sallayarak gezen çok insan vardı etrafta. Hangimiz masumduk ki aslında? Hepimiz suçluyduk. Hiçbirimiz masum değildik, hepimiz griydik, beyaz olamamıştık asla. Ancak herkes de gri değildi. Siyahlar da vardı. Her kötülük biraz daha kararmaya, en sonunda da siyah olmaya yol açardı. Siyah bi' renk değildi. Kötülüğün simgesiydi. Kalbin mührüydü. İnsan acılarını sadece kendiyle yaşardı. Yanındaki herkes bir gün olduğunda gider, yok olurdu. Kalan sadece sen olur, acınla baş başa kalırdın. Acınla ya yüzleşir ya yok ederdin kendini. Herkes acısıyla kolay kolay yüzleşemezdi. Ancak haberleri yoktu ki acılar bizi biz yapan değerlerdendir. Acılarımız bizi farklı kılar. Korkularımız gibi. Onları yok saymak yerine onlarla yaşamayı öğrenmek gerekirdi. Odamın kapısını açmaya çalıştığımda göründüğü gibi kilitliydi. Dişlerimi sıktım, zorlasak da açılacak gibi durmuyordu. "Tabancayı ver." dedim Yunus'a bakmadan. Elimi arkaya doğru uzatıp bekledim. Daha fazla bana zarar gelmemesi gerektiğini düşünen Yunus, "Çekil ben yapayım." dedi. Derin bir nefesi içime çekerken kendime sakin ol diye de uyarıyordum. "Yunus," diye karşılık verdim sakin bir tonda. Ona doğru baktığımda yüzümdeki sert ifadeyi gizlemedim. "Tabancayı verir misin?" Birkaç saniye düşündü her zamanki gibi. Belindeki tabancayı eline alıp bana uzattığında elime değen soğuk metal hissi bedenimi buz kestirdi. Elime tabanca almayı uzun zaman olmuştu. Belki altı ay belki daha fazlası... Tabancayı sıkıca kavradım. Namluyu menteşelerin oraya yerleştirdim, tetiği çektim ve ateşledim. Menteşenin kırıldığını gösteren ses yankılandı. Kapının kolunu çevirip açtığımda nefesimi tutmuş şekildeydim. Sonunda kadar itelediğimde ise oda tüm gerçekliği ile karşımdaydı. Burası tahmin ettiğim gibi Eser'in odasıydı. Elimdeki tabancayı Yunus'a verirken kaskatı kesilmiştim sanki. Bunun sebebi gördüğüm manzaraydı. Duvarlarda çizilmiş tuhaf resimler, dağılmış çarşafından ayrılmış yorganı yere atılmış, yastıklardan birinin düşmüş olduğu yatak, bir tarafı katlanmış bir tarafı kaymış gibi duran halı, havasızlık, duvarlara, odaya sinmiş sigara kokusu, masada duran kamera, bilgisayar, boya paleti, yere düşmüş boyaların yerde bıraktığı izler... Vahşet terimi örneklendirilmiş olsaydı bu oda diyebilirdim. Karanlıktı, havasızdı, çok kötü hissettiriyordu. Karanlık, bu oda da insanın tüm bedenine işleniyordu. Sanki Eser'in benliği, buraya işlenmişti. Karanlığı, intikam duygusu, intikamıyla karışan öfke, hüzün... Her şey vardı bu odada. Dudaklarım aralandı ne diyeceğimi düşündüm, "Gerçek buradaymış." dedim dakikalar sonrasında. Başka bir şey söyleyemedim çünkü ne denirdi buna bilmiyordum. Mutfakta bulduğum delil bu oda karşısında bir hiçti. Tablolar sergidekinden farklıydı. Karmaşık çizgiler, karalamalar, renk atışları mevcuttu hepsinde. Eser'in ruh haliydi hepsi. "Neden?" Yunus'a döndüm. Merak ediyordu o da benim gibi neden bu odaya hiç bakılmamıştı? "Adalet adaletsizlikten doğar Yunus." dedim acıyla tebessüm ederek. "Bizde adaleti sağlamak için buradayız." masaya doğru ilerledim, sandalyeyi çekip oturdum. "Yunus, çıkar mısın?" diye devam ettim. Olduğu yerde mıhlanmış şekilde duran Yunus "Çıkayım mı?" diye tekrarladı. Ona arkam dönüktü ancak şaşkın olduğu da sesine yansımıştı. "Evet, kendimi Eser'in yerine koymalıyım. Sende etrafa göz gezdir her ihtimale karşı." diyerek onu onayladım. Sesli bir şekilde içine çektiği nefesi ardından "Tamam." deyişi duyuldu. Durduğu yerden ayrıldığında Eser'in odasında tek kalmıştım. Gözlerimi kapattım, onu ölü bulduğumuzdaki an gel aklıma. Kamerayı açıp videoya aldığı an. Ellerim masanın üzerinde dururken onun dünyasına girmek istercesine tozlu yüzeyde gezinerek hayal ettim. Kameraya aldım, ölümümü hazırladım. Aldığım intikamdan memnundum. Ellerim boyanın yüzeyde bıraktığı izlerde gezindi. Ölümüm tablolarla hazırdı. Giriş gelişme sonuç olarak. Ben Eser Yalın. Aldığım intikamla öleceğim. Kameraya değdi sonrasında. Selam herkese ve selam ölü bulunmuş cesedim. İşinizi kolaylaştırmak istedim. Numaralandırılmış tablolarda doğumumdan ölümüme kadar her şeyi görüyorsunuz neredeyse. Tabii bunlar kısa özet size. Bir de yaşaması var. Önce kim olduğumdan başlayalım. Ben Eser Yalın. Sanatçıyım, birkaç dakikaya kadar intihar etmiş bir sanatçıydım. Ancak ben bir katilim. Kendimin, en önemlisi de kendi hayatımın katili. İlaçları içen Eser'di ancak buna ait hiçbir kanıtım yoktu. Şizofreniyse bile bu herhangi bir belgede yazmıyordu. Normal bir insanmış gibi gösterilmişti Eser. Bizde araştırdığımızda bu yüzden bir şey bulamamıştık. Başka yollarla o ilaçları içtiğini gösteriyordu. Ancak değildi, hiçbir zamanda olmamıştı. Elimi masadan çekip aşağıya götürdüm. Çekmecelerden birine değdi elim. Eğer bir sırrım varsa ve Eser'sem buraya saklayacak kadar aptal değildim. Şizofreniyim ama şizofreni olduğumu kimse bilmiyor. Kendi ölümünü planlamış biriyim ama kimse farkında bile değil. Böyle biri sonuçta her detayı düşünmüştür değil mi? Gözlerimi araladım vakit kaybetmeden çekmecelere baktığımda tahmin ettiğim gibi boştu. En alttakini açtığımda ise gülümseme çizmiş bir kâğıt duruyordu. Önüme düşmüş perçemlerimi, kulak arkama iteklerken, bir diğer elimle kağıdı alıp sandalyeden kalktım. Kâğıdı açarken tir tir titrediğimi, ellerimin buz kestiğini fark ettim. Açtığımda ise karşıma uzun bir yazı çıktı: Eğer bunu okuyorsan yolun sonuna varmışım demektir. 27 yaşındayım. 4 Temmuz 1995 doğumluyum. Haslet de dünyaya geldim. Keşke gelmemiş olsaydım dediğim de çok oldu. Keşke bunların hiçbirini yaşamamış olsaydım dedim binlerce kez. Ancak tek çözüm tablolara çizdiğim resimlerdi. 27 senedir hayatımın en kötü anı babamın bizi terk etmesiyle başladı. Çok küçüktüm ve tüm yükler sanki benim üstüme bırakılmıştı. Ancak sorun değildi, annem olsa yeterdi bana. Hep bu gözle baktım dünyaya. Okutmak için elinden geleni yapsa da fakirdik. Doğru düzgün kalemim, çantam, okul kıyafetim yoktu. Hepsi derme çatmaydı. Olsun dedim hep. Kendimi süper kahraman gibi görüyordum. Annesinin hayatını kurtaran bir süper kahraman. Yardımcı olanlar sayesinde zar zor okula gitmeyi başarmıştım. Ayağımda terlik, üzerimde bana büyük gelen bir pantolon, onun üstüne de okul forması ve üzerine giydiğim yırtık kazak beni idare ediyordu. Alay konusu oluyordum ama takmıyordum ki çocuk aklı işte. Sadece bir keresinde bir çocukla atışmıştım. Giydiğim kıyafetlerle alay etmekle kalmamış beni en üzüldüğüm yerden vurmuştu. Hayır, babamdan değil annemden. Demişti ki "Annen tek başına, sen tek başına! Kimsesizsiniz!" kimsesiz değildik birbirimiz vardık. Hayır yoktuk. Yoktuk! YOKTUK! BEN KİMSESİZİM! HAYIR DEĞİLİM! EVET ÖYLEYİM! Çok kızdım çocuğa o kadar çok kızdım ki. Dövdüm onu. İlk kavga edişim böyle oldu işte. Sonra hayatımın en kötü anları devam etti. Dibe battıkça battım. Benle alakalı bulabileceğin tek şey yaşadığım acılar olur. Babamın bir kızı olduğunu öğrendiğimde ne kadar yıkıldığımı bilebilir misin? Mesela bu anı gözlerinle görüp izledin mi? Sana hiç sarılmazken ona nasıl sarıldığını izledin mi hiç? Sana hiç baba sevgisi göstermeyen birinin başka bir evladına nasıl davrandığı izledin mi? Duydun mu demiyorum, izledin mi diyorum? Ben izledim. Canım ikinci kez çok kötü yanmıştı. O da bu andı işte. Babam tarafından çok kez acı aldım. Çok kez canım yandı. Her yaşattığı acı içimde öfke bıraktı. Sadece öfkeyle kalmadı intikam duygusunu uyandırdı. Ancak elimden hiçbir şey gelmiyordu. Liseye geldiğimde okulu terk ettim. Okumak saçmaydı rezil oluyordum ve bu beni daha çok yıpratıyordu. Okulu bırakmak daha mantıklı gelmişti. Bir dolu iş buldum 18 yaşımdayken. Berberde çırak, restoranda garson, otelde bulaşıkçılık yaptım. Onun dışında evde resim çiziyordum. Resim yeteneğim vardı. Portre, manzara falan değildi çizdiklerim. Kendimdi. Kendimi çiziyordum. Resim bana iyi geliyordu. Geceleri uyudum sanan annem bilmiyordu ki içerde sigara içerek çizdiğim resimleri. Saklıyordum çünkü. Kimse eserlerimi görsün istemiyordum. Arkadaşlık hayatım çöptü, aşk desen yoktu, aile sevgisinden de yoksundum. Her şey b*k gibiyken, bana iyi gelen tek şey resimlerdi. Bazen hiçbir anlamı olmayan çizimler, bazen de sadece benim anlayacağım çizimlerden oluşuyordu. Değişiyordu işte. Karmakarışıktı hepsi. Kendim gibi. Sadece siyah, gri, koyu renk karışımlarından oluşuyordu resimlerim. Açık renkler, canlı renkler yoktu çünkü kendim ve hayatım hiçbir zaman güzel değildi. O zaman neden çizimlerimin renkleri de canlı ve açık renklerden oluşsun? Nasıl mı başladı bu çizimler? Ortaokulda kitap kenarlarına bulduğum boş kâğıtların üzerine çizmekle başladı her şey. Çiziyordum, boyuyordum. Resim dersleri tek sevdiğim dersti sanki. Sebebi yüklerimi azalttığımı hissetmekti belki de. Sanki her yükü çizdiğim karalamalarla birer birer atıyordum. Hala da çiziyorum işte. Her şeyi bıraktım, okulu, hayatımı, insanlığımı, umudumu her şeyi ya... Akla gelen her şeyi bırakır mı bir insan? Ben bıraktım işte. Bir tek onu bırakmadım. Çizmeyi, karalamayı, boyamayı. Karalamak diyordum boş boş attığım çiziklerden oluşturduğum şeylere. Özgür hissettiğim için belki de asla bırakmayacağım şeylerden biriydi çizim... Özgür hissettiğim tek an oydu, ne kadar acı değil mi? Kimse karışmadan yaptığım tek şey oydu. Resimdi. İşte çalışmaya mecbur bırakıldım, okulu terk etmek zorunda kaldım, anneme bakmak zorunda kaldım. Kısacası her şeyin zorunda kaldım. Bir tek çizim, çizimin zorunda kalmadım. Kendi isteğimdi. Çizdiğim şey, renkler benim kararımdı. O yüzden seviyordum. Dudaklarım arasında tuttuğum sigarayla beraber tuvale vurduğum her fırça darbesi zevk veriyordu. Neyse ki en sonunda bir bilardo salonunda çalışmaya başladım. Parası da iyiydi, güzeldi. Ortam keyifliydi, sarıyordu. Garsonluk yapıyordum orada ancak bilardo masasına dokunmamam gerekirdi. Bu yasak ne yazardı ki patrondan daha fazla duruyordum çalıştığım yerde. O gittikten sonra müşterilerden bazıları oynamamı rica ediyorlardı. İlk başta hiç bilmediğim için reddediyordum. Sonra biraz daha teklif edenler olunca neden reddediyorum ki diye düşünmeye başladım ve bende bilardo bataklığına düştüm. İlk başta amatörce oynuyordum ama keyifli geliyordu. Oynadıkça iş sürem daha çabuk bitmeye başlamıştı. Resimden sonra zevk aldığım ikinci şeydi bilardo. Her kazanış, bir yenilişin zaferiydi bende. Ancak eksik bir şeyler vardı. Asla çözemedim bu eksikliği. Yalnız oluşumdur diye düşündüm. İş yerlerinde arkadaş edinmiyordum çünkü arkadaşlık emek isterdi. Ben emek verecek güce daha fazla sahip olacağımı düşünmüyordum. Taaakiiii o güne kadar... Nadia'yla tanıştıktan sonra her şey bambaşka bir boyut kazanmıştı. Bana bilardo öğretir misin demişti. Bende öğretme kararı almıştım. Bu yakınlaşmamıza neden oldu. Her dakika biraz daha kalp çarpıntısı, biraz daha aşk... Eksik olanı bulmuştum. Eksik olan duygu aşktı. Ve bu kadardı geri kalanı yoktu. Hani Eser Nadia ile üniversite de tanışmıştı? Hani Eser babasını seviyordu? Babasını seven biri her zorluğu babasından bilir miydi? Hani sadece babasını annesinden biliyordu? Oysaki çok rahat babasının onu terk ettiğini, babasının başka kızı olduğunu yazmıştı. Her şey birbiriyle çelişiyordu. Yalanlar doğrulara karışmıştı. Hangisi doğru hangisi yalandı bunu anlamak ayırt etmek çok zordu. Elimde tuttuğum kâğıdı buruştururken arkasına bakma gereği duyarak kâğıdı çevirdim. Gülücüğün altında bir yazı vardı. Esaretimi öğrenmek istiyorsan, eserimi bul. Eserlerimi bulduktan sonra hayatımın nasıl olduğunu görmek, zaten senin elinde olacak. Eser'in eserlerini bulmam gerekiyordu. Belki bir kâğıt daha vardı. Kaderim dediği oydu belli ki. Onu bulmam gerekiyordu. Derin bir nefesi içime çektim. Not kâğıdını da ceketimin cebine koyarken odanın içinde gezindi ellerim. Her yerde eseri vardı ancak anlaşılan şu ki sadece bir tanesi asıl eseriydi. Duvara asılı tablolardan başladım. İlki dairelerden oluşan bir tabloydu. Karmaşık çizimlerde mevcuttu ancak ağırlıklı olarak daireler vardı. Onun arkasında yoktu. Yanındakine kaydı. Bunda ne çizdiği hiç anlaşılmıyordu. Sadece bazı yerlerinde sigaranın kül izleri vardı. Onunda arkasında hiçbir şey yoktu. Tüm tablolarında bu eylemi gerçekleştirmeye başladım. Yazdığı tek doğru buydu sanki Eser'in... Kendi gibi karmaşık çizimler, boyamalar, fırça darbeleri vardı. Sergideki gibi değildi hiçbiri. Çünkü Eser biri değildi. İki kişiydi kendince. Biri herkesin bildiği, harika tabloları olan, Nadia ile nişanlanmış, tüm zorluklara rağmen boyun eğmeyip her şeyi başarmış, sözde üniversite okumuş, babasının açtığı yaralara aldırış etmeyip her zaman adımları güçlü olan Eser Yalın... Diğeri ise melankolik, karmaşık duygulara sahip, içindeki öfke ve intikam duygusuyla kavrulan, babasının hayatını mahvettiğini düşünen, özgür olmadığını bilen, sadece resimle rahatlayan Eser... Bu evde Eser'di. Kendiydi. Acılarıyla yüzleşen Eser'di. Dışarıda Eser Yalın'dı. Maskesini takıp gezinen Eser Yalın'dı. Tablolara sırayla bakarken kâğıt ya da başka bir şey bulunmuyordu. Yatağın altına bakma gereği duydum. Yatağın altını örtmüş çarşafı çekiştirdim. Yorganı da iteleyerek toplarken elime alıp yatağa attım. Dizlerimin üzerine çökerek kafamı zemine yaslayıp baktım. Orası da sadece tozla kaplıydı. Eser kaderini paylaşmıştı ancak ben bulamıyordum. Yatak başlığının tam üstünde bulanan tabloya bakmam gerekiyordu. Son olarak o kalmıştı. Dağılmış yatağa dizimi yaslarken tabloyu çıkartmaya çalıştığımda çıkartamadım. Kaşlarım çatıldı. Tablo çıkmıyordu. Demek ki sır buradaydı. Yutkundum, tabloyu çıkartmak yerine elimi tablonun ortasına koyup bastırmaya çalıştığımda işe yaramış olmalı ki oda da garip bir ses yankılandı. Etrafa ne olduğunu anlamak için bakarken eğilip yatağın altına da kaydı bakışlarım. Bakışlarım değişti, gördüğüm manzaraya ne diyeceğimi bilemezken bir süre öylece durduğumu hissettim. Çünkü parke kalkmış altında gizli bir bölme açılmıştı. İçinde ise bir defter vardı. Üzerine tuvalden bir parça eklenmiş olmalıydı. Ve üzerine çizilmiş olan resim ilk defa farklı bir renkti. Kırmızıydı. Defteri hızla elime aldığımda daha detaylı inceledim. Üzerinde bir kadın çizimi vardı. Kaderim dediği Nadia mıydı? Peki ya neden kırmızı? Eser'in kaderi ellerimdeydi, belki de tüm gerçekler diye düşündüğüm yazılar buradaydı. Elimi resmin üzerinde gezdirirken emin oldum ki, bu resim kırmızı renkteki boyayla yapılmamıştı. Kanla yapılmıştı. Eftal Vural'dan Yalnızlık sarmıştı esareti. Karanlık çökmüştü gökyüzüne. Asıl şimdi başlıyordu her şey... Hapsettikleri hücrede yere yığılmış şekildeydim. Kafamı duvara yaslanıp soluklanmaya çalıştım. Zevahir'in en kötü yanı da buydu. Tutuklandığınızda acımasızca dövülür, işkence görürdünüz. Neyse ki bu ortamı çok kez solumuştum. O yüzden benim için bir sorun yoktu. Devlet bir kez daha yapacağını yapmıştı. Devlet derken de yanlış geliyordu. Acımasızlığı, adaletsizliği temsil ediyordu. Külden Krallık da denebilirdi. Külden Krallık... Bu isim daha çok uydu Asilzade Devlet'ine, daha çok yakıştı. Kül de tekrardan tutuşurdu. Tekrardan alev alabilirdi. Çakmak da benim elimdeydi. Başta yığıldığım yerden biraz doğruldum. Sırtımı da duvara yaslamış oldum böylece. Ellerim komple kan olmuştu. Onlar bana her vurmaya çalıştığında bende misliyle karşılık vermeye çalışmıştım. Kurumuş kan elimde izler bırakmıştı. Üzerimdeki tişörte silmeye çalıştığımda üzerimde de kan olduğunu görmüş oldum. Umursamayıp sildim oturduğum yerden de duvara tutunarak kalktım. Üstümden tır geçmiş gibiydi. Kollarımı, omuzlarımı oynatmaya çalıştığımda daha da fazla ağrımaya başladı. Düşünmeye başladım. Neden tutuklanmıştım? S**tiğimin devleti benden yer altını yönetmemi istememiş miydi? Neden peki şimdi ben oluşturmuşum orayı gibi davranıyordu? Adım neden haine çıkmıştı? Külden Krallığın amaçları neydi? Dava düşmüştü. Alyona'nın bir parmağı olduğundan o kadar emindim ki... Parayla adam tutup beni tutuklatıp, idam bile ettirirdi bu hırsla. Bilmediği bir şey de vardı. Onun hırsı benim için bir hiçti. Haklı olan güçlüdür. Güçlü olan haklı değildi. Ayakta daha fazla duramayacağımı hissettim. Tahtadan yapılmış yere oturmalıydım. Güçsüzdüm ama haklıydım da. Haklı oluşum beni güçlü yapmalıydı. Birkaç saat sonra geri geleceklerdi ve tekrardan aynı eylemi uyguladıklarında onlara boyun eğmemeliydim. Külden Krallığı elimdeki çakmakla yakıp kül etmeliydim. Kafam sola doğru düşerken en sonunda tahta oturağa yaslandı. Tuhaf bir şekilde yatıyordum. Gözlerimin kapandığını hissediyordum, biraz dinlensem iyi olacaktı. * Gürültülerden gözlerimi araladım, kaşlarımı çatarken kaşımdaki yarayla yüzümü buruşturdum. Kapı sonuna kadar açıldığında askerlerin tekrardan geldiğini anladım. Doğrulmama kalmadan gardiyanlardan ikisi kollarıma yapıştı, adeta sürüklercesine kaldırdılar. Dişlerimin arasından "Yavaş." diye mırıldansam da pek bir faydası olmadı. Hızla hapsettikleri hücreden çıkardılar, gözlerimi alan ışıkla birlikte yüzüm tuhaf bir hal aldı, gözlerimi kıstım. Gardiyanlardan sol koluma girmiş olanı "Yürü." diye komut vermekle yetindi. "Sürüklemezsen," derken bir küfür savurdum "yürüyeceğim." diye devam ettim. Gardiyan ise ona söylediğim küfür karşısında sadece kolumu daha sıkı kavramakla yetindi. Demek konuşmayacaktı, dudak büktüm aman bana ne dercesine. Hızlı ve seri şekilde yürüyorlardı. Dizlerim ağrıyordu "Yavaş, ***** koyayım ya!" diye bağırdım. Hiçbir tepki göstermiyorlardı. Homurdandım "Ne bu hız depar at! Bu sefer ne yapacaksınız? Kemerle mi döveceksiniz ya da her yerimi bağlayıp bir gün boyunca aç ve susuz mu bırakacaksınız?" Hafif sarsar gibi oldu sol kolumdaki gardiyan, "Çok konuşma." diye de eklemeyi unutmadı. Çenemi sıktım, devam ettirmeden susup onların beni nereye götüreceğini merakla beklemeye başladım. Buradan bir çıkayım... Bu yapılanların intikamını ağır ödetecektim hepsine. Başta o s**tiğimin başkanına ödetecektim. Sonra benim bu hale düşmemi bekleyen herkese... Koridorun sonuna kadar yürümüştük neredeyse ikisi de kollarımdan sertçe tutmaya devam ediyorlardı. En sonunda durdular, sol taraftaki son odanın kapısını açtılar. Kaşlarım çatıldı, "Burası işkence odası değil ki." dedim, sol tarafımda duran gardiyanla az da olsa konuşmam vardı sonuçta, göz kırptım ve ekledim "Hayırdır?" Susmuş şekilde bana bakmaya devam ederken "Kapa çeneni." dedi. Dudaklarım aralandı, konuşmama izin vermeden kapıyı açtıkları gibi içeri fırlatmaları bir oldu. Ani hareketleri yüzünden yere yüz üstü düşmüştüm. Kapıya doğru kaydı öfkeli bakışlarım. Alt dudağımı dişlerimin arasına aldım, bu düşüşümü hazmetmeye çalıştım. Gardiyan bana bakmaya devam ederken açtığı kapıyı da sertçe kapattı. Kapatmasına kalmadan düştüğüm yerden ayaklanıp kapıya tekme attım. Alnıma düşmüş saçlarımı umursamadan bir tekme daha savurdum öfkeyle "Haddini bil gardiyan!" diye bağırdım bu seferde kanı sildim sandığım elimle kapıya vurdum "Bu davranışlarının bedelini önce o çok güvendiğin başkandan, ardından senden ve bu hale düşmemi bekleyen herkesten ağır bir şekilde alacağım! Çok güvenme s**tiğimin Krallığına! Duydun mu?" sorumu sorarken sesim oldukça yüksek çıkmıştı. Öfkem arttıkça artmıştı, bir kere daha kapıya vurup küfredeceğim sırada "Yavaş ol," diye duyduğum sesle birlikte elim yumruk olmuş şekilde havada kaldı. Sesi duyduğum tarafa döndüğümde o da devamını getirmişti "evlat." Havada kalmış elim aşağı indi, dudaklarım şaşkınlıkla aralanmıştı. "Hırpalamışlar seni baya." diye devam etti konuşmaya. "Sende onları hırpalamışsın ama." bunu söylerken de yüzünde aferin der gibi bir ifade oluşmuştu. Parmakları arasında sigara tutuyordu. Dudakları arasına götürüp bir nefes daha alacağı sırada karşısındaki tahta oturaklı yeri işaret etti "Otursana." Kapının orda durmuş şekilde duruyordum. Tepkisizdim. O da kaşıyla tekrardan işaret etti "Haydi." diye de ekledi. Sessizliğimi korurken, yapacak başka seçeneğim olmadığını bilmemle birlikte oturma kararı aldım. Yavaş ve sarsak adımlarla ilerledim, karşısına oturdum. Dudakları arasına aldığı sigarayı parmakları arasına alırken yenisini içmek için duvara söndürdü. Ceketinin cebine uzandı eli, içinden iki dal ve bir çakmak çıkardı. Sigaranın birini bana uzattı "Konuşacak çok şey var, bir sigara içmenin kırk yıl hatırı vardır." "Kahvenin olmasın o?" dedim alayla. Güldü, başıyla da beni onaylamayı unutmadı. Uzattığı sigarayı almam için kaşları havalandı. Anlaşın o ki davranışları ile komut veriyordu. Sigarayı alıp, dudaklarımın arasına götürdüm. Çakmağı da alıp yaktıktan sonra geri uzattım. Parmaklarım arasına alırken, dumanı da üfledim. Kaşlarım hafif çatıldı, "Beni sen çağırdın..." dedim mırıldanarak "ee karşındayım işte. Ne istiyorsun?" Dudakları arasında duran yakmamış olduğu sigarası ile birlikte gülümsedi. Bir süre sonra ise kahkahaya dönüştü. Neye gülüyordu karşımda? Anlayamıyordum ya da bir şeyleri çözecek kadar akıl kalmamıştı. Derdi neydi bu adamın? "Bir şey istiyor gibi durduğumu anladın yani evlat." "Sende suratını görseydin anlardın." dudaklarıma götürüp sigaramı biraz daha içmeye devam ettim. Saatler sonrasında en iyi gelen şey buydu. Kafamı duvara yasladım, sessizce içmeye devam ettim. O da o sırada sesli bir iç çekerek yaktı sigarasını "Tanıyorsun beni." diye mırıldandı. Bu sefer gülen ben oldum, "Suç mu seni tanımak?" gözlerim kısılmıştı sorarken "Mehmet Özeri..." yanlış söylemiş gibi yüzümü buruşturdum "Pardon," diye mırıldandım yanlış bir şey söylemiş gibi "Yoksa Mehmet Yalın mı demeliydim?" BÖLÜM SONU
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE