19.Bölüm
Her yeri sis kaplamış karların arasında yavaş adımlarla yürüyerek ilerliyordu. Adımları düz uzantıda giderken huzursuzluk hissi tüm bedenini kaplayarak ele geçirmişti.
Göz gözü görmeyen pusun arasındaki kıpırtıları varla yok arası seçebildiğinde, gözlerini hafifçe kıstı. Seçemediği siluet, sisin arasında kendisine doğru yürüyerek ilerledi.
Gördüğü karartı ona doğru yaklaşmaya devam etti. Şahsı zihnindeki bulmaca misali tamamlamaya çalışırken, görüntü daha da netleşti. Üç metre kalaya kadar adımlarını kendisine doğru ilerletti.
Kendisine karşı yürüyen siluet Ekrem’di. Gözlerinde barındırdığı hüzün, tüm yüzüne yansımıştı. Aynı zamanda buruk bir tebessümü vardı.
“Sevil.” Dedi.
Anlayamadığım tedirginlikle ağzını zorlukla açtı ve kısık sesle adını sayıkladı.
“Ekrem.”
Mutluluğu alınmıştı, huzursuzluğun yerini buruk acı kırıntıları sırtlanıyordu. Kara gözleri etrafı süzerek inceledi ve uzun süre analiz etti.
“Burası neresi?” dedi Sevil.
“Benim iç dünyam.” Dedi Ekrem. Gözlerini onun mavi gözlerine dikmişti.
“Sanki.” Dedi dudaklarını birbirine bastırarak cümlesini tamamlamamıştı.
“Mutluluk alınmış gibi.” Dedi Ekrem. Öyleydi mutluluk bu diyarları uzun süre önce terk etmiş ve gelmeye hiçte niyeti yok gibiydi.
“Buradan kurtulmayı niye denemiyorsun?” dedi Sevil.
“Etrafına bak Sevil. Sis var ve göz gözü görmüyor. Nereye gideceğimi bilmiyorum. Yönümü, yolumu kaybettim.”
“Beni buldun.” Dedi Sevil gülümseyerek.
Mavi gözleri, kara gözlerine bakındığında, sıcacık içini ısıtan gülümsemesiyle gülümsedi. Yavaş adımlarla yanıma yaklaştı. Ellerimi nazikçe kavrayarak tuttu.
“Parlıyorsun, bir güneş gibi.”
Sevil başını öne eğip kendine baktı. Üstümde bembeyaz bir elbise vardı. Gerçekten de ışık saçıyordu.
“Ama nasıl? Bu nasıl olur? Burası senin iç dünyansa, ben nasıl buradayım? Ve nasıl böyle.” Dediğinde parmaklarını dudaklarına götürerek konuşmasını önlemişti.
“Her şeyi anlatacağım.” Dedi Ekrem.
“Dinliyorum.”
“Beni buradan kurtarabilecek tek kişi sensin.” Dedi tebessüm ederek.
“Biz daha yeni tanıştık, seni tanımıyorum bile.” Dedi duraksayarak ve ekledi. “Seni buradan nasıl kurtarabilirim?”
“Evet. Daha o kadar yeni tanıştık ama sen beni herkesten daha iyi tanıdın. Kimsenin göremediklerini gördün.” Demişti.
“Hayır seni daha az tanıyorum.”
“Öyle.”
“Peki, seni buradan nasıl kurtarabilirim?”
“Elimden tut, birlikte bulalım yolu.”
“Hayır, seninle gelemem.” Dedi susarak.
“Neden?” dedi Ekrem gözlerinin içine bakarken. Sevil susmuştu, cümlesini kendi tamamladı. “Nereye gideceğimiz belli değil, rotamız hiç belli değil.”
“Evet.”
“Beni burada yalnız mı bırakacaksın? Sevdiğin çocuğu.”
“Seni sevmiyorum.” Dedi Sevil kara gözlerini kaçırmazken.
“Sadece kendini kandırıyorsun.”
“Hayır, kandırmıyorum.”
“Peki öyle olsun. Nasıl olsa ileride sende farkına varacaksın.” Dediğinde, öfkelenmişti. Onu bu kadar sevdiğine nasıl emin olabilirdi? Bunun mümkünatı yoktu.
“Seni sevdiğime nasıl bu kadar eminsin?”
“Unuttun mu? Burası benim dünyam. Beni sevmesen burada olamazdın.”
“Hayır. Bu doğru değil.” Dedi kabul etmeyerek.
“Peki o halde rotamızı sen belirle.” Dedi Ekrem.
“Seninle gelmeyeceğim.” Dedi direterek.
“Şimdi burada sahil kenarından bir yol olsaydı gelirdin.”
“Bu ne demek?”
“Yolun nereye çıkacağı belli olsaydı, gözlerin alabildiğine güzellik görseydi gelirdin.” Dedi Ekrem ve ellerini iki yana açmıştı. “Niye burada bilinmezlik ve ürkütücü yerde benimle beraber kalmak isteyeceksin ki?”
Eliyle Sevil’in arka tarafını işaret etti.
“Sen cıvıl cıvıl, güneşli görünen yollarına; iç dünyana geri dön.” Dedi mavi gözleri son kez bana baktı. Arkasını dönerek hızlı adımlarla geriye doğru gitmeye başladı.
“Hey! Nereye gidiyorsun? Dur! Seni sisten kaybedeceğim. Dur!” dedi Sevil.
“İstediğin zaman buradan gidebilirsin. İstediğin zamanda geri gelebilirsin.”
“Ekrem gitme. Dur! Hayır! Daha ne istediğimi bile söylemedim!”
“Ben cevabımı aldım meleğim. Hadi, sende daha fazla durmadan git.”
“Ekrem dur diyorum sana.”
Yavaş yavaş sislerin arasına karışmaya başlamıştı. Adım atmaya yeltendi.
“Sakın gelme. Eğer yanıma gelirsen bir daha geri dönemezsin.”
Sislerin arasına girerek gözden kayboldu. “Ekrem! Geri gel, lütfen.”
“Karar vermelisin Sevil. İlk önce hangi yoldan ilerleyeceğine karar ver. Karar verdiğinde yanına geleceğim.”
“Burada kal. Birlikte düşünelim.”
“En doğrusu yalnız düşünmen Sevil.”
Elini yüzüne götürdüğünde Ekrem’in gözlerinden akan yaşları fark etti. Son kez sesinin yettiği kadar bağırırken, sislerin arasına girerek kaybolmuştu.
“Ekrem!”
Ve sislerin arasından sıyrılmasını sağlayan çalar saat sesiyle yattığı yatağından doğruldu. Nefes nefeseydi, sanki ciğerlerine hava yetmiyordu. Endişeli bakışları bulunduğu odayı taramıştı.
Rüyaydı. Gerçek olmadığına kendisini ikna ederken, ne kadar gerçeğe yakın ve net bir rüya olduğunu düşündü.
-
Sürekli çalmakta olan çalar saatine baktı. Korkudan titremiş olan eliyle saati kapatarak kafa gürültüsünü engellemişti. Bu gün derse girmeyecekti. Müdür çalışması için tolerans göstermişti. Yarın sınava girecekti ve hangi sınıfın öğrencisi olacağı belirlenecekti.
Hızlıca yataktan inerek terliklerini giydi. Havlusunu alarak banyoya gitti ve duşa kabine girerek suyu açtı. Oda bomboştu, herkes derse gitmiş olmalıydı. Melike ve Tuğçe’nin dün gece hastanede olduğunu var sayarsa oldukça az kişi kalmışlardı.
Vücudunu ve bedenini dinlendirecek güzel bir duş aldı. Odasına yönelerek kıyafetlerini giyindi. Altına siyah pantolon ve üzerine ince bir gömlek geçirmişti.
Dolabını kapatarak kilitledi. Anahtarını ve çalışma kitaplarını sırt çantasına atarak odadan ayrıldığında, koridor sonuna gelerek Kızlar Yatakhanesinden ayrılmıştı.
Kızlar yatakhanesiyle çapraz bağlantısı olan geçiş koridorundan ilerledi. Merdivenleri tırmanırken okulun içindeydi. En üst kata kadar adımlarını taşıdı. "Kütüphane" yazan yerin kapısından içeri girerek sağ tarafından gelen tanıdık sesle irkildi.
“Günaydın.”
Başını çevirmesiyle Ekrem'i karşısında bulmuştu. Kütüphanede neden olduğuna dair hiçbir fikri yoktu.
“Korkuttum mu?” dedi yenileyerek.
“Günaydın.” Dedi Sevil genzini temizlerken. Şaşkınlığını gizlemeye özen gösteriyordu. Düşünceleri gördüğü kabusu hatırladı. Etkisinden ayrılamamıştı.
“Seni kütüphanede görmeyi beklemiyordum. Burada ne arıyorsun?” dedi düz ifadeyle. Saçları hafif nemliydi, hava sıcak olduğu için kurutmamıştı.
“Biliyorsun dünkü olaylar yüzünden yerime arkadaşım bakmıştı. Bu yüzden müdür, bir kez daha nöbetçi olacağımı söyledi.”
“Anladım. Bende yarın ki sınava hazırlanmak için gelmiştim.” Dediğinde Ekrem. Elinde tuttuğu torbayı Sevil’e uzatmıştı.
“Geleceğini tahmin ettim. Bu yüzden bunu da yanımda getirdim.”
“Neyi?
“Sana kan hapı aldım.”
“Gerek yoktu.”
“Bize çok yardımcı oldun, teşekkür babında kabul edersin.
“Uyuyabildin mi?” dediğinde Sevil’in kara gözleri sabit bit noktaya dikildi.
“Evet, kabus görecek kadar derin uyumuşum.” Dediğinde sevil çantasını ve Ekrem’in verdiği torbayı masanın üzerine koydu. Kitaplarını çıkartırken, Ekrem’i dinliyordu.
“Kabus mu?”
“Evet.” Dedi Sevil.
“Ne gördün?”
“Ah, önemli bir şey değil.” Dedi geçiştirmek isteyerek. Rüyasında onu gördüğünü anlatacak hali yoktu.
“Anlatmak istersen dinlerim.” Diyerek ısrarcı olduğunda başını iki yana doğru salladı.
“İstemem.”
Yerinden kalkarak su arıtmanın yanına gitti. Bir bardak su doldurdu ve masanın önüne bıraktı.
“Demir hapı için.” Dediğinde Ekrem gelişi güzel küçük bir tebessüm etti.
“Teşekkürler.”
“Hadi iç.”
“Ya bir elinle beslemediğin kaldı içerim.” Dedi Sevil gülerek. Onun bu ilgili tavrı güldürmüştü.
“İstersen onu da yapabilirim. Borcumu ödemek istiyorum.” Dediğinde Sevil’in tebessümü yarım kaldı.
“Bana borcun yok Ekrem. Ben bunu kurtulman için yaptım. Böyle bir beklentim yok”
“Ben yardım etmek istiyorumdur belki.
“Yardıma ihtiyacım olursa çekinmeden söylerim merak etme.”
Demir hapını çıkartarak suyla birlikte yuttuğunda, Sevil muzip gülümsemesini yüzüne yaydı.
“Demir haplarını çıkartarak içine yasaklı madde doldurmadın değil mi? İlaç diye yutturmuyorsun inşallah. Dediğinde alaycı sırıtmasını yüzüne yaymıştı.
“Kırıcı oluyorsun ama.” Dediğinde Ekrem’in hafifçe yüzü düşmüştü.
“Bir satıcının elinden ilaç alınca böyle garip düşüncelerin gelmemesi imkansız maalesef.” Dedi tekrar takılarak.
“Sevil.” Dedi kaşları çatılırken.
“Tamam kızma, sadece şaka yaptım.”
Sinirle yanımdan uzaklaşarak söylendi.
“Böyle şakalar yapma.”
Bir kez daha kabalık ettiğinin farkına varmıştı. Onu düşünüp eczaneye kadar giderek ilaç almıştı. Ayağına kadar getirmişti. Kendisi bu nazik tavrın karşısında bir odun gibi davranıyordu.
Kırıcı olduğu yetmezmiş gibi, damarına basıyor ve yüzüne vuruyordu. Girişin önündeki masaya oturarak kitapları açmış ve arasına gömülürken yüzündeki asık ifadeden kurtulmuştu.
Sıkıntı içinde nefesini vererek ayağa kalkan Sevil, adımlarını Ekrem’in yanına taşıyarak masasının tam önünde durdu. Kitaptan kafasını kaldırarak yüzüne bakmıyordu. Yaptığı şaka karşısında kızmış görünüyordu.
Önündeki kitabı kapatarak kara gözlerini Ekrem’in gözlerine çevirerek diktiğinde sessiz konuştu.
“İçtim.”
“İçmeseydin. Belki yerine bir kutu yasak madde doldurmuşumdur. Ne dersin?
“Sadece bir şakaydı.”
Gözlerini yere indirip önüne baktı. Elindeki kalemle oynamaya başladı. Sevil elini Ekrem’in elinin üzerine götürerek sıkmıştı. Kaba davrandığının ve incitici olduğunun farkındaydı.
“Üzgünüm, seni kırmak niyetinde değildim. Sadece şakaydı. Kim olursan ol, sana güveniyorum. Çünkü içimden bir ses bana asla zarar vermeyeceğini söylüyor. Tavırların sıcacık, bakışın samimi tebessümün içten… Kullanıcı olman bunları değiştirmiyor…” dediğinde dudaklarını diliyle ıslatarak susmuştu.
Ne saçmalıyordu. Gerçekten onun önünde durmuş neler söylüyordu? Biraz daha konuşmayı sürdürürse ona ilgi duyduğunu falan söyleyebilirdi.
Mavi gözleri kendisine dikilerek devam etmesi için yalvarırcasına bakarken, zihni bütünüyle bugün gördüğü kabusa kaydı. Ona karşı bir şeyler hissetmeye başlamıştı. Bunu çok net biçimde aşikardı. Duygularını zihin saklambacından kaçırırken, kalbine yeniiyordu.