20.Bölüm
Dudakları sımsıkı kapanırken sözcükleri sessizleşmişti. Susarak sessizliği kütüphaneye hakim kılmıştı. Söylediklerindeki mantıksızlığın izahatı yoktu. Konuştukça ne kadar saçmaladığını düşünüyordu, susmak bazen anlatılması mümkün olmayacak güzellikte bir eylemdi.
“Ben seni anlayan tek kişiyim.” Dedi sakinlikle
“Belki de.”
“Bana hala kızgın mısın?”
Sıcak gülümsemesiyle baktı. “Hayır değilim. Beni ele vermezsin.”
Buna nasıl bu kadar emindi? Yaptığı tüm fedakarlıkları ya yok sayıyor yada unutuyordu.
“Vermezsin değil mi?” diye yenilediğinde sustu.
Söz vermek oldukça zordu. Onaylatacak kadar kendine güvenmesi mantık dışıydı. Elindeki sıcaklıktan rahatsız olduğunda Kütüphane’nin kapısının açılma sesiyle, yavaşça elini çekti.
Kara gözlerindeki keskin bakışı gelen bedene çevirdiğinde, Sefa’yı görmesiyle olduğu yerde dimdik durdu. Ekrem’in rahatsız hareketlerle kıpırdandığını görebiliyordu.
“Rahatsız mı ediyorum?” dedi Sefa.
“Kapıyı çalabilirsin.” Dedi Ekrem. Sevil bu yanıtına gülmüştü. Herkese açık umumi bir bölge olduğunu unutuyordu.
“Ekrem sen iyi misin? Burası kütüphane.” dedi susarak ve ekledi. Girerken kapı çalmam saçma olmaz mı? Rahatsızlık veriyorsam çıkabilirim elbet.”
“Kal, bende Ekrem'e teşekkür ediyordum.” Dedi Sevil.
Sefa’nın gülümsemesi yüzüne yayılmıştı. “Ne için?”
“Dün beni koruduğunuz için.” Dediğinde Sefa’nın kaşları hafifçe havaya kalkmıştı.
“Ha o mesele, önemli bir şey değil.” Dedi susarak. Uzun süre sessiz kaldı. Ciddi yüz ifadesini takındı. Gözlerini Ekrem’e çevirdi adımlarını hemen yanına taşıdı ve masanın üzerine oturdu.
“Haplar geldi. Polat bu ay bütün okulun bizden hap alacağını söyledi.” Dediğinde Ekrem kaşları çatılmıştı.
“Anlamadım?”
“Dediğim gibi, tekrar etmemek gerek yok.”
“Alt sınıflarda dahil mi?
“Dahil.” Dedi Sefa.
“Başımıza iş çıktı.” Dedi Ekrem bozularak, yüzü düşmüştü. Bütün okulla uğraşmak istemiyordu. Özellikle alt sınıflar büyük belaydı. Başlarına bir gün iş açacaklardı.
“Dingil herif.” Dedi Sefa. Sinirden kızarmaya başlamıştı.
“Tamam sakin ol. Hallederiz.”
“Herkesi bize yönlendirecekmiş.” Dedi Sefa sıkıntı içerisinde. “Benimle gelirsen şekerleri paylaşalım.
“Siz delirdiniz mi? Onları üstünüzde taşıyamazsınız.” Dedi Sevil konuşmaları duyarken.
“Sana soran olmadı. Bu işe karışma Sevil.”
“Polat denen çocuktan bahsedince hep sinirleniyorsun. Ya o haplar üzerinizdeyken sizi şikayet ederlerse? Üstünüzü aradıklarında haplar çıkınca ne yapacaksınız?” dedi Sevil.
“O kadar kolay değil.” Dedi Ekrem.
“Öyle bir şeye kalkışırsa bizde elimizdekileri polislere vermek zorunda kalırız. Yani başını belaya sokmamak için sessiz kalması gerekecek. Ayrıca iyi para kazanacağız.”
“Gerçekten derdiniz para mı?” dedi Sevil öfkelenerek. Kızarıyordu. İnsanları bir bir zehirleyerek hayatlarını mahvederlerken dertlerinin para olduğuna inanamıyordu.
Duygusal düşünüyordu fakat bu sektörde duygusallığa yer yoktu. En tepeden başlayarak ülkeler hatta uluslar arası dağıtımların amacı para değil miydi?
Birileri bu işten para yiyordu ki, o mallar ülkelere rahatlıkla girebiliyordu. Aslında bu sektörün tek nedeni paraydı. Birilerini bağımlı yapmak ve sürekli toplu tüketici bulunması…
“Tamam lan dağıtırız.” Dedi Ekrem.
Sefa sıkıntılı yüz ifadesiyle sandalyeyi bize doğru çekip oturdu.
“Neyin var tamam dedik ya.” Dedi Ekrem. Sefa’yı sakinleştirmeye çalışarak.
“Sorun o değil. Hastanedeki amir sadece senin sonuçlarınla yetinecek gibi görünmüyor. Bence okula gelecek ve araştırma başlatacak.” Dedi Sefa.
“İyi de zaten okulda bununla ilgilenen bir sürü hoca ve öğrenci var. Onun işi değil.”
“Bilmiyorum.” Dedi Sefa durgunlaşarak.
“Sen niye derste değilsin?” dedi Ekrem.
“Derse girmek istemedim.”
“Neden böyle yapıyorsun? Doktor olmak istiyorsun, derslere girmiyorsun.” Dediğinde susmuştu.
“Bilmiyorum, kafam karışık.” Dedi susarak.
Çok garip bir çocuktu. İnsanlara hap satarak zarar verebilen bir insan, nasıl olurda doktor olmak isterdi? Bu mesleğin şerefine aykırıydı. Belki de kendini insanlığa karşı suçlu hissediyordu.
“Neden doktor olmak istiyorsun?” dedi Sevil konuya girerken. Gözlerini Sefa’ya dikmiş, kollarını bağlamıştı. Kara gözlerini ayırmıyordu.
“Benim manevi bir abim var, o doktor. Bir kaza sonucu tanışmıştık ve beni bırakmadı. Beş yıl önceydi. Bu yaz hastanede sıkça yanında durdum. Orada kaldıkça hayat kurtarmaya vesile olmanın ne kadar güzel bir tatmin duygusu olduğunu anladım. Bencil, acımasız ve umursamaz bir Sefa olmanın yanı sıra; iyi olmanın verdiği huzuru ve mutluluğu keşfettim diyelim.”
“Bunları bana neden anlatmadın?” dedi Ekrem.
“Biz seninle yakın arkadaş değiliz Ekrem.”
“Evet biz yakın arkadaş değiliz. Sadece canımız ve geleceğimiz pahasına birbirimizi şu leş çukurunun içinden kurtarıyoruz.” Dedi Ekrem imalı tavır sergileyerek. Hiddetlendiğini, yüzündeki hatların gerildiğini görüyordu.
“Biraz sakin ol.” Dedi Sefa.
“Nasıl sakin olayım ya? Nasıl sakin olayım?” dediğinde hızla ayağa kalktı. Sandalyesinden büyük bir gürültü kopmuştu. Kütüphanenin içinde bir o yana bir bu yana ilerleyerek, düşünmeye başladı.
Aniden adımları durdu, yüzündeki öfkenin yerini şaşkınlık ifadesi aldı. Düşündükçe Sefa’nın durumu kendisini ele veriyordu. Durumda tutarsızlık ve açıklanamamazlık barınıyordu.
Birden yüz ifadesini değiştirdi. Hızla Sefa'ya döndü.
“Sen.” Dedi susarak. Sefa anlamamış ifadeyle soru dolu gözlerini Ekrem’e dikmişti.
“Ben ne?”
“Sen hepimize oyun oynadın değil mi?” dedi Ekrem.
“Ne oyunu? Sen neden bahsediyorsun?” dedi Sefa.
Ekrem hızlı adımlarını Sefa’nın yanına taşıdı ve boğazından sertçe tuttuğu gibi duvara yapıştırmıştı.
“Yalan söylüyorsun.”
Sefa koluyla güçlü biçimde Ekrem'i diğer uca itti. Sevil sadece olanları izliyordu, donup kalmıştı. Onların bu denli kavga etmelerine mana veremiyordu. Akılsızcaydı.
Arkadaşlar birbirleriyle konuşarak anlaşırdı. Onların anlaşma stilleri dövüşerekti.
“Ben sana her şeyimi anlatmak zorunda değilim. Anladın mı beni?” dedi Sefa.
“Hala oynuyorsun, doğruyu söyle. Boşluklar var, bir sorun var. Sen bir şeyler saklıyorsun.” Dedi Ekrem bağırarak.
“Hayır.” Dedi Sefa sesini yükselterek.
“Tuğçe'ye hap vermek istemedin değil mi?”
“Hayır, isteyerek Tuğçe'ye hap verdim.” Dedi Sefa son kelimesini bastırarak söylemişti.
“Doktorluk hakkında hayat kurtarmaktan bahseden bir insan, bir insanın hayatını zindana çevirmek istemez. Hele de aşık olduğu bir kızın hayatını asla. Bana oynama. Ne saklıyorsan konuş.” Dedi Ekrem.
“İsteyerek ve bilerek yaptım.” Dedi Sefa tekrar ederek.
“Yalan söylüyorsun, doğruyu söyle lan!”
Sevil araya giremezken sadece konuşmaları uzaktan izliyordu.
“Bakmaya bile kıyamadığın kıza bilerek ve isteyerek hap içirdin öyle mi?” dediğinde Ekrem, Sefa alaycı biçimde sırıtmıştı.
“Bakmaya kıyamamak? Ben ona zorla hap verdim. Farkında mısın sen? Neyin kafasını neyin gizemini yaşıyorsun?”
“Beni kör falan mı sanıyorsun sen be? Üç yıldır Tuğçe'ye aşıksın. Birinci sınıfta ona zarar vermemek için uzak durdun. Yakınından bile geçmedin, onu uzaktan izledin. Sadece izledin.” Dedi nefes alarak ve devam etti.
“Sonra birden ne olduysa onu kızlar yatakhanesinin satıcısı olması için tehdit ettin, boğazına bıçak dayadın. Niye? Ben anlam veremedim. Ve neden beş gün önce Tuğçe’ye hap verdin? Bunların hiç birini şimdiye kadar takmıyordum. Çünkü sen acımasız bencil pislik herifin tekiydin. Fakat bu yapbozda oturmayan parçalar var. Açıklar var.”
Sefa bu kadar lafın hepsini bir arada kaldıramamıştı. İçinde biriken acı ve öfkenin hepsini boşaltmak istercesine Ekrem’e yumruk attı.
“Kapat konuyu.”
“Kapatmayacağız, konuşacağız.”
Ekrem ellerinden destek alarak ayağa kalktı ve Sefa'ya yumruk attı.
“Neden Allah'ın cezası, neden? Açıkla bana… Açıkla…”
Ekrem yerde duvara yaslanmış çeşme gibi burnu kanayan Sefa'nın üstüne gitmeye başlarken Sevil, kollarından tutarak onu geriye doğru çekiştir. Ne kadar faydası olduğu bilinmezdi ama en azından yerinde duruyordu.
“Ekrem sakin ol.”
Sevil’in kolları arasından kurtulmayı denerken aklından geçen tek şey Sefa'yı güzelce benzetmekti.
Ekrem, dur. Sefa'nın durumu kötü, burnu kanıyor. Lütfen yapma. Sakin ol.” Dedi Sevil.
“Konuşsana Allah’ın cezası. Konuş artık, ne saklıyorsun?”
Sefa kanayan burnunu hafifçe koluna silerek temizlediğinde, yere yayılmıştı. Daha fazla direnecek gücü yoktu. Sakin ses tonuyla konuşmaya başlamadan önce sırtını duvara dayadı ve soluklandı.
“Bazen içimizde kopan fırtınaların yakınımızdakilerin duyacağını sanırız, ama hiç biri anlayamaz. Sadece hissedebilirler. Buna anlamsızca bir neden yüklerler. Çünkü adın bir kere kötüye çıkmışsa; ondan her şey beklenir. Bilmezler asıl nedenleri ve sonuçları…”
Soluklanarak bir süre duraksadı ve ekledi. “Çünkü önemsemezler. Aslında asıl acıyı kendilerinin çektiklerini sanırlar, kötülerin kalbi yok derler. Unuttukları bir şey vardır. Kötüleri kötü yapan acıların yanı sıra birde vicdan azabı yüklenir. Susmanın verdiği zorunluluk cabasıdır. İyiler her zaman mutluluğu hak edenlerdir. Peki ya kötü olmak zorunda olan iyiler? Onlar daha çok hak etmezler midir mutlu olmayı?”
Ekrem kollarını yavaşça gevşetmişti. Acı dolu mavi gözlerini Sefa’ya dikmiş gözlerini kırpmadan sadece onu süzüyordu. Vücudu kaskatı kesilmişti hareket edemiyordu.
Sevil’in durumu da ondan farksızdı. Buz kesmiş gibiydi sadece Sefa’nın anlamsız açıklamalarını dinliyordu.
“Ne sana isteyerek hap verdim, ne de senin satıcı olmanı isteyen bendim. Ne bu işe bulaşmak istedim, ne de isteyerek hap kullandım. Tuğçe'yi bu işten uzak tutmak istedim, ama yapamadım. Sevil'e kendi isteğimle hap vermeye çalışmadım. Ayrıca Tuğçe'nin hastaneye gitmesine sevindiğim kadar hiç bir şeye sevinmedim. En azından birimiz bu pislik çukurundan kurtulacak. Birilerimiz doğru kalsın ki umudumuz olsun.” Dediğinde burnundan kan gelmeye devam ediyordu. Derin soluklar alıp verirken ağlamamak için kendini zor tutuyor gibiydi.
Sırtını dikleştirmeye çalıştığında yüzüne acı ifadesi yayıldı.
Şuan da dördüncü sınıf satıcılarından olan Polat; bu işe beni zorla soktu. Seni satıcı yapmamı istediğinde karşı çıktım. Bu seferde kullanıcı olduğum için beni okula şikayet edeceğini söyledi. Hiçbir şey bilmediğimden korkuyordum, yeni alıcıydım ve deneyimsizdim. Tuğçe'yi bu işten olabildiğince uzak tutmaya çalıştım. Polat beni yakaladı. Tuğçe'yi sevdiğimi öğrenmiş, sanırım peşime birkaç adam takıp beni izletti. Onu bu işe bulaştırmak için beni zorladı. Bu sefer daha bilinçliydim korkmuyordum. Karşı çıktım. Eğer yapmazsam; Tuğçe'ye zorla iğne vurarak vücuduna ağır dozda yasaklı madde sokarım diyerek beni tehdit etti. Vücudu deli gibi maddeyi isteyeceği için bilincinin kapanacağını ve ona ne isterse yaptırabileceğini söyleyerek beni köşeye sıkıştırdı. Elindeki yüklü maddelerin ne kadar zararlı olduğunu ve yaralar açtığını biliyorsun. İnsanlar onları alabilmek için anne babalarını bıçaklayarak öldürüyorlar. Bizim kullandıklarımız sadece birer dalgaya giriyor.” Dediğinde Sefa’nın nefesi bu cümleyi bitirmesine izin vermedi.
Sevil Ekrem'e dönüp baktığında gözlerinden damlayan yaşlar aktığını gördü. Elini yüzüne götürdüğünde, eline gelen ıslaklıkla ağladığını fark etti.
Sefa’nın anlattıklarından çok etkilenmişti. Onun kendi içinde verdiği savaşı hayretle dinliyordu. Galiba neden bahsettiğini hepimiz biliyorduk, lakin sadece düşüncelerimizde kalmıştı.
Ekrem konuşmak için ağzını açtığında Sefa son hız devam etti.
“Bu yüzden onu yanıma alarak hem güvende olmasını sağladım, hem de gözümün önünde olması için bir sebep oldu. Bir süre sonra Polat'a Tuğçe'yi sevmediğimi inandırmaya çalıştım. İnanmadı ve ona hap vermemi söyledi. Vermeyeceğimi düşündüğü için onun gözleri önünde vermem gerekliydi. Başka türlü bana inanmazdı ve Tuğçe’yi bahane ederek sürekli tasmamı elinde tutacaktı. Onun önünde gözlerimi kırpmayarak Tuğçe'ye küçük bir miktar verdim. En düşüğünden…” dedi ve yutkundu. Anlatırken sanki o anı yaşıyor ve acı çekiyordu.
“Polat Tuğçe'yi sevmediğime inanmıştı. Böylece Tuğçe tamamen güvende kalmıştı. Polat'ın elindeki koz böylelikle yok olup gitti. Sevil'e saldırma nedenim de Polat'ın bu olayı takip etmesinden dolayıydı. Tuğçe'yi hastaneye götürmesine sinirlenmiş; ve onu kurtulmasına istemediğimi düşündürerek, kafasında soru işareti kalmışsa bile tamamen kanıtlarıyla yok etmiş oldum. Yani Sevil’e Tuğçe’yi sorduğumda her şeyi biliyordum.”
Ekrem acı dolu gözlerle Sefa'ya bakarken onun devam edemediği cümlesini tamamladı.
“Ve Sevil'in uyuşturucu almasını istemediğin için Zehra'yı bana göndererek acilen Erkekler tuvaletine gönderttin. Bu şekilde sizi gördüm ve devreye girdim.”
Öyle olmuştu, onu oraya gönderen Sefa’ydı planı kusursuz bir biçimde kurgulamıştı.
“Evet.”
Sevil son cümleden sonra gözlerini sıkıca yumdu. Tek kelime daha duymayı hazmedecek gücü yoktu. Şuan da ne hissettiğini bilmiyordu. Sadece acı duyuyordu.
Acıdan bütün vücudu kaskatı kesildi. Gözlerinden acıyla akan yaş damlalarını temizledi. Bakışlarını kapıya çevirdiğinde kendisiyle aynı şekilde, bitkin duran üç siluet vardı.
Tuğçe, Melike ve Cenker’in gözleri doluydu. Tuğçe'nin göz yaşları çeşme misali akıyordu. Dudaklarına ulaşan göz yaşları çokça acı barındırıyordu. Ağlamaktan dişlerinin titrediğini görüyordu.
Tuğçe olanları tüm yalınlığıyla duymuştu. Artık her şey çok farklılaşacaktı.