21.bölüm
Ağlamaktan buğulanmış olan gözlerini elinin tersiyle sildi. Şimdi karşısında duran üç perişan insanı daha rahat görebiliyordu. Tuğçe ise berbat durumdaydı, hep kendini suçlamıştı. Sefa’ya güvendiği ve ona inanacak kadar aptal olduğunu için hep kendini suçlamıştı.
Konuşmak için ağzını açsa da duyduklarının verdiği şaşkınlıkla konuşamıyordu. Üzülmeli miydi? Sevinmeli miydi? Bilmiyordu.
Sevil duyduklarının bedenine yaydığı endişe hissiyle mırıldandı. Sesi o denli kısık çıkmıştı ki...
“Tuğçe.” Diyebildi solgun ses tonuyla.
Ekrem hayal kırıklığı arasında bakışlarını Sevil’e kaldırdı. Duyduklarının zihninde giriftler halinde dolanırken konuşamaz ve düşünemez duruma gelmişti.
Yerde burnu kanayarak sürünen Sefa’nın bitkinliği gözle görülüyordu. Bakışları bitkinlik, bıkkınlık ve rehavetle Sevil’in baktığı yöne; kütüphanenin kapısı girişine yöneldi.
Gördüğü şaşkın suratlar silsilesinden gözlerini ayırdı. Burnundan akan kan damlalarının ardı arkası kesilmeyerek devam ederken, üzerindeki beyaz gömleğine kırmızı lekeler bırakarak kumaşın üzerinde bırakıyor ve ürkütücü görüntüsünü gözler önüne seriyordu.
Sağ bacağını hafifçe havaya dikti. Kafasını geriye doğru attığında kanı durdurmaya çalışıyordu. Yaptığının yanlış bir hareket olduğunu bilmesine rağmen sürdürdü.
Burnu kanayan yaralı için yapılmaması gereken bir müdahaleydi. Sefa bunu hepsinden daha iyi biliyordu. O yüzden kimse kılını bile kıpırdatamadı. Kimse olduğu yerden kıpırdanarak hareket edememişti.
Tuğçe aralarında en dirayetli duranıydı.
“Sefa.” Dedi, tiz sesindeki tonlamayı ayarlamaya bile çalışmadan. Sesi kulaklarda yankı bırakarak tırmalamıştı. Ağlamaktan sesi berbat çıkıyordu. Ona bakarak derin nefesler alıp veriyordu.
Daha çok olayı hazmetmeye çalışır gibi bir hali vardı. Korkunun verdiği telaşla ilk harekete geçen olmuştu. Hızla ellerini yüzüne götürerek yüzündeki yaşları temizledi. Adımları koşarak Sefa'nın önüne ilerledi, hızla çömelerek ağlayarak yüzüne baktığında, mırıldandı.
“Sefa.” Dedi.
Sefa Tuğçe'ye dönerek Tuğçe'nin korku dolu gözlerine baktı. Hafifçe gülümsedi. Temiz olan elini Tuğçe'nin yanağına götürüp okşadı. Burnunun kanamasına hiç aldırış etmiyor, umursamıyordu.
“Hastaneden çıktın mı sen?” dedi sessiz ve huzur veren tonda.
Tuğçe elini Sefa'nın elinin üstüne götürüp dokundu. Hızlı bir hareketle elini tutup yüzünden ayırdı. Sefa’yı kendisine çekerek sımsıkı sarıldı ve içi dışına çıkana kadar ağladı. Çenesini omzuna yaslamıştı. Bununun kanamasına aldırış etmiyordu.
Her şey çok hızlı gerçekleşiyordu. Sefa’nın elleri yavaşça Tuğçe’nin belini bulduğunda daha sıkı sarıldı. Kanayan burnu Tuğçe’nin üzerindeki kıyafetlerde leke bırakırken hafifçe başını diğer yöne çevirmişti. Hatta ayrılmayı denedi, lakin Tuğçe daha sıkı sarılmıştı. Başını omzuna yaslamış, göz yaşlarının Sefa’nın gömleğini ıslatmasına izin veriyordu.
Saçlarının okşandığını hissettiğinde gözlerini yumarak tebessüm etti. Vücudu sıcacıktı, huzur doluydu ve hiç dışarıdaki izlenimiyle tehlikeli gibi değildi. Sanki güvenli bir limandı.
“Bir aşk filmimiz eksikti.” Dedi Cenker omuz silkerek.
“Ne güzel sarılıyorlar, neden bölüyorsun?” dedi Melike.
“Mutlu son.” Dedi Cenker.
Ekrem sırıtarak Melike ve Cenker'e bakışlarını çevirerek araya girmişti.
“Kusura bakmayın bölüyorum ama, bir tane patlamış mısır getirebilir misiniz bana?”
Sevil bilmiyormuşçasına alaylı bir tavırla Ekrem'e baktı, sorunu yöneltti.
“Niyeymiş o?”
“Karşımda çok komik bir biçimde kavga eden bir çift, hemen biraz sol yanında ise birbirine sarılan romantik bir çift var. Sinemaya gitsem bu ki sahneyi bir arada bulamam.” Dedi sırıtmasını yüzüne yayarak.
Sefa ve Tuğçe yavaşça ayrıldıklarında, Ekrem hafifçe onlara laf atıştı.
“Bölmeyin siz, daha deminden beri biz yoktuk. Devam edin.”
Tuğçe hafifçe geriye çekildi. Üzerindeki açık renkli badinin omuz kısmı kan olmuştu. Aldırış etmeyerek bakmaya dahi tenezzül etmediğinde, Melike çantasında bir adet peçete çıkarttı ve Sefa’ya uzatmıştı.
“Sefa hala burnun kanıyor. Ben bu kadar burnu kanayan ilk seni gördüm.” Dedi Melike.
“O peçeteyle halledilecek bir iş değil. Tuvalete götürelim.” Dedi Ekrem, dakikalardır hareketsizce dikildiği yerden kımıldayarak Sefa’nın yanına adımlarını ilerletti. Eğildi ve kolundan tutarak kalkması için hafifçe çekiştirme baskısı uyguladığında, Sefa ayaklarını dikerek destekle birlikte kalktı.
“Burnun dağılmış resmen.” Dediğinde Sefa’nın dalgacı tonundan hiçbir şey kaybolmamıştı. Yorgun biçimde tebessüm ederek; “Yapan sağ olsun.” Dedi.
Sefa'nın diğer koluna da Tuğçe girdi.
“Gömleği de batmış. Dolabını bilen biri gömlek getirsin.” Dedi ve yeşil gözlerini Ekrem’e çevirdi. “Ekrem sen getir.”
“Ben nereden bilebilirim bunun dolabını?”
“Ne biçim arkadaşsınız be? Daha birbirinizin dolabından haberiniz yok.”
Sefa bitkince elini cebine götürüp anahtarını çıkardı ve Ekrem'e uzattı.
“Git bul işte ya.” Dedi Sefa.
“Dolabının yerini biliyorum, ben alırım.” Dedi Tuğçe anahtarı kaparak hızlı adımlarını Kütüphane’nin çıkış kapısına taşıdı. Merdivenlerden aşağı inerek Erkekler Yatakhanesin bağlantısı olan uzun geçiş koridoruna yöneldi.
İçeri nasıl gireceğini bilmiyordu. Girişteki görevliye durumu izah edince anlayışlı olacağını düşünüyordu. Umarım sorun çıkartmadan kendisini içeri alırdı.
Sefa'nın diğer koluna Cenker girdi. Yavaş hareketlerle yürüyerek kütüphaneden çıkmışlardı. Melike ve Sevil peşlerinden onları takip ederek ilerlediler, Erkekler tuvaletine girdiklerinde, Melike çantasından bir sürü peçete çıkartmıştı.
Ekrem kanlı yüzünü yavaşça ılık suyla temizlediğinde, Melike peçetelerle temizlemeye çalışıyordu. Yıkama ve kurulama işi tamamen bittiğinde biraz beklediler.
Tuğçe’nin birkaç dakika içerisinde geleceğini umut ediyorlardı. Tuvalet kapısı açılmıştı. Tahmin ettikleri gibi Tuğçe elinde aşka bir beyaz gömlekle içeri girmişti.
Sefa üzerindeki gömleği çıkartarak kenara koydu ve Tuğçe’den temiz gömleği alarak giydiğinde aynada dağılmış, morarmış olan yüz hatlarına baktı.
Yüzü kaymıştı ve daha da kötüleşecekti. Aynaya bakarak dağılmış olan saçlarını düzelttiğinde, Ekrem konuya girdi.
“Sen anlattıklarında ciddi miydin?” dedi.
“Şaka yapar gibi bir halim mi var?” dedi Sefa ciddi tonda.
“Şerefsiz Polat, demek her geçtiğinde o yüzden sinirleniyordun.”
Sefa evet anlamında başını sallamakla yetindi.
“Tuğçe'yi çok büyük bir beladan kurtarmışsın, bizse neler düşündük.” Dedi Ekrem vicdanını rahatlatmak isterken.
“Açıp durmayın eski konuları, biliyorsunuz.” Dedi Sefa kestirip attı.
“Bizde istemeden olaya dahil olduk.” Dedi Melike yeşil gözlerini Cenker’e çevirmişti. Ders zili çoktan çalmıştı.
“Ders çoktan başlamıştır sınıfa dönelim mi? Diye ekledi.
“Dönelim.” Dedi Cenker.
“Bunlarda dersin derdine düşmüşler.” Dedi Sefa sırıtarak.
“Millet sen mi? Herkes geleceğini düşünüyor.” Dediğinde Sevil.
“Sen de biraz düşünsen iyi olur Sefa Bey.” Demişti Ekrem imalı biçimde.
“Yardıma ihtiyacınız olduğunda beni çağırabilirsiniz.” Dedi Cenker.
“Sağ ol Cenker. Her haltada sizi karıştırıyoruz. Kusura bakmayın.” Dedi Ekrem.
“Neyse önemli değil.”
“Biz gidelim.”
Melike ve Cenker tuvaletin kapısını açarak çıkmışlardı. Arkalarından kapıyı sakince kapıyı kapatarak ayrıldıklarında, Sevil’de konuştu.
“Bende kitaplara gömüleyim, malum yarın sınavım var. Bana müsaade arkadaşlar.”
“Hangi sınıfa düşeceksin acaba?” dedi Tuğçe tebessüm ederek.
“Bilmem, yarın belli olacak.”
Ekrem alaycı tavırda konuştu.
“Çalışkanım çok iyiyim diyor, ne kadar iyi olduğunu yarın göreceğiz.”
“Ekrem'in sınıfına düşersen, en iyisi sensin.” Dedi Tuğçe.
“Bende derse gideyim. Daha ilk günlerden boşladım.” Demişti Sefa
Tuğçe başıyla onayladığında, konuştu. “İpin ucunu bir yerden tutmak gerek.”
“Ben nöbetçiyim”. Dediğinde Ekrem.
Tuvaletten dışarı çıkmışlardı.
“Yürü seni sınıfa kadar götüreyim.” Diyerek Tuğçe bakışlarını Sefa’ya kaçırdı.
“Yürü be kızım. Altı üstü burnumuz kanadı. Ben seni sınıfına bırakır, sonra kendiminkine giderim.” Dedi Sefa.
“Sinirsin.”
“Sende öylesin. Bir kere sınıfa gitmeden önce üzerindeki kanları temizle.” Dediğinde Sevil ve Ekrem’in gülen bakışları onlara çevrilmişti. Tuğçe hafifçe Sefa’nın göğsüne şakasına vurduğunda, ayrılarak kızlar tuvaletine girdi ve boynuna bulaşan kanları temizledi.
Boynunun hali görünce sarıldıklarını hatırlayarak biraz utandı. Yanakları pembeleşmişti. Aynaya kaçamak bir bakış attığında, dağılmış olan saçlarını tokasını çıkartarak yeniledi.
Tepeden at kuyruğu yaparak toplamıştı, böylelikle minik yüzü ortaya çıktı. Tekrardan aynaya bakarak aşağı düşmüş at kuyruğunu toparladı.
Kapıda dikilen Sefa Tuğçe’ye bakarak seslendi. Beklemeye karşı hiçbir tahammülü yoktu.
“Tamam dahi güzelsin yürü. Zaten güzel olmana gerekte yok.”
Sefa elinden çekiştirerek tuvaletten çıkarttı. “Sen bana çirkin mi diyorsun?”
“Onu nerden çıkardın?”
“Nereden olabilir?” dediğinde Tuğçe Sefa hayıflanmıştı.
“Siz kız milletinin neyi nerden çıkardığınız belli değil.” Dediğinde Sefa adımlarını merdivenlere yöneltmişlerdi. Tuğçe ve Sefa sınıflarına gitmek için aşağı indiklerinde, Sevil ve Ekrem üst katta; Kütüphane’nin yakınlarında kalmışlardı.
İkisinin bakışları birbirine döndü ve hafifçe tebessüm ederek adımlarını sakince kütüphaneye ilerletmişlerdi. Kütüphane’ye ilk Sevil girerek masasına yöneldi. Ekrem’de girerek kapıyı kapatmış ve kendi bulunduğu masaya giderek oturmuştu.
Göz ucuyla birbirlerine bakarak gülümsemişlerdi.
“Baya tartışmalı bir çift oldular.” Dedi Ekrem.
“Bence sevimli bir çift oldular.” Dedi Sevil düzelterek. Tuğçe ve Sefa’dan bahsetmişlerdi. Aralarındaki duygusal durum yeni olabilirdi zaman ilerledikçe daha düzgün bir ilişkiye dönüşeceği kesindi.
Sevil sandalyesine yayılarak Fizik kitabını çıkarttığında, zihnindeki doluluğu temizlemek için düşüncelerinden sıyrılmayı denedi. Kara gözlerini sorulara çevirdiğinde, gözlerini yumarak bir süre durdu.
Okuduğu soruyu anlamlandıramıyordu.
“Yardım etmemi ister misin?” dediğinde Ekrem gözlerini açarak onun gözlerinin içine baktı.
“Yok hayır gerek yok. Sadece çalışmak istemiyorum.”
“Çalışmalısın ama. Yarın sınav olacaksın.”
“Aklımdan çıkmıyor ki hiç.” Dedi Sevil.
“İnat etme, sana biraz destek çıkayım.” Dedi Ekrem.
“Peki tamam.” Dedi inat etmeyi bırakarak belki de ufak bir yardım onun motivasyonunu arttırarak yolunu açabilirdi.
Ekrem oturduğu yerden kalktı. Sakin adımlarla yanıma gelmiş, sandalyenin tekini yanına çekerek oturmuştu. Yanda duran kalemi eline alarak oynamaya başladı ve sorunun üzerinde gözlerini dolandırdı.
“Bir bakalım.” Dedi ve mavi gözleri soruyu taradı. “Bunlarda bende zorlanmıştım. Anlatmamı ister misin?” dedi Ekrem.
“Yok hayır biliyorum. Zorlandığım kısımlarda yardımcı olman yeterli.” Dediğinde Sevil kara gözlerini kendisine bakan mavi gözlere çevirdi.
“Peki tamam, başla.” Dedi Ekrem.
Sevil konsantresi vermeye çalışarak, soruyu çözmeye yöneldi. Bildiği yöntemden ilerliyor ve her seferinde tıkanıyordu. Ekrem ufak bir noktayı incelemesi gerektiğini söylediğinde, gözden kaçırdığı yeri bulmuştu.