Gülümsemesi yüzünde ilk defa gerçekçiydi. Gözlerinin içi bir tarihe imza atarak ilk defa gerçekten içten ve sıcaktı ve düşünceleri kötülükten milyonlarca kilometre uzaktı. Bakışlarını Ekrem’in mavi gözlerine diktiğinde, konuşmasını dinledi. “Kafayı mı sıyırdın oğlum sen?”
Sadece utanarak sırıtmakla yetinmişti. Sefa’nın bu denli mutluluğuna ilk kez şahit olmuştu.
“Bu kadar neşeli olmanı neye borçluyuz?” dediğinde Ekrem. Sefa sadece susmakla yetindi.
“Nasıl tepki verdi?” dedi Ekrem sorularını yenilerken.
“İyiydi, beklediğim kadar kötü geçmedi.”
Sefa’nın terleyen vücudunu ve hafif titreyen elleri gözlerine kaydığında, Ekrem’in mavi gözleri şaşkınca açıldı.
“Mutluluğunu bölmek gibi olmasın ama iyi görünmüyorsun. En son ne zaman aldın?” dedi kısık sesle.
“Gayet iyiyim ben.” Dediğinde susmakla yetinmişti.
“Eski Sefa’yı özleyeceğim hiç aklıma gelmezdi. Uçmuşsun sen, kendine gel.” Dediğinde, kapıdan içeri bir kız girmişti. Sevil’de kapıdan içeri girdiğinde endişeli görünüyordu.
Koridorda kızın yalpalayarak gelişini görmüş ve geri dönmüştü. Yüzü kaskatıydı, bakışları donuk ve ölümle burun buruna görünüyordu. Göz altları morarmış, şişmişti. Vücüdun da dışarıda gözler görülen şiddetli bir titreme vardı. Sefa ve Ekrem birbirlerine baktıklarında durumu anlamışlardı. Deneyimlerinin verdiği içgüdüsel tahminleri onlara hiç hayrı çağrıştırmıyordu.
“Ekrem yada Sefa'yı arıyorum. Hanginiz siniz?” dedi kız morarmış dudaklarıyla.
“Biziz.” Dedi Ekrem ciddileşerek.
“Uzun süredir hap almıyor musun? Niye bu haldesin?” dedi Sefa anlamış biçimde konuya girerken.
“Lütfen bana yardım edin. Lütfen.” Dediğinde kız hıçkırarak ağlamaya başlamıştı.
“Dur sakin ol.” Dediğinde kızı kolundan tutarak sandalyeye oturtmuştu. Hıçkırıkları durmak bilmiyordu. Ekrem ayağa kalkarak yanlarına gitmiş ve hemen kızın önünde çömelmişti.
“Şimdi sakin ol. Senin adın ne?”
“İrem.”
“İrem, şimdi anlat ne oldu?” dedi Ekrem.
“Ya belli işte hap kullanmamış. Uzun süredir de titriyor.” Dedi Sefa.
“Hayır, hapı çok fazla kaçırdım.” Dedi dudakları birbirine çarparken tanımadıkları kız.
“Çok kötü. Durum çok kötü.” Dedi Ekrem korkmuş biçimde tekrar ederek.
“Ne olur yardım edin. Ne yapacağım?” dedi İrem.
“Kızım senin gözünün kararı yok mu?” dedi Sefa sinirlenerek.
“Kızın üstüne gidip durma.” Dedi Ekrem uyararak. Kendini baskı altında hissetmesi onu daha da kötü duruma sokabilirdi.
“Bak seni hiç görmedim. Alıcılardan değilsin. Öyle olsaydın hatırlardım.” Dedi Ekrem.
“Sizden almıyorum, onuncu sınıf satıcılarından alıyorum ben.”
Sefa sorusunu yöneltti.
“Yağız veya Kaya mı?” dedi Sefa.
“Kaya’dan aldım. Ne olur bunların sırası değil, yardım edin.”
“Kusmayı denedin mi?” dedi Sefa.
“Hayır.”
“Kahretsin!” dediğinde Sefa, İrem daha da şiddetliağlamaya başlamıştı. Sevil hızlıca yanlarına giderek ses tonunu ciddileştirdi.
“Ne yapıyorsunuz siz? Onu daha çok korkutuyorsunuz.”
“Ben ne yapacağımı bilmiyordum.”
“Ne kadar oldu alalı. Yeni mi?” dedi Ekrem.
“Hayır.”
Ekrem bakışlarını Sefa’ya çevirdi.
“Çok geç bir şey yapamayız.”
“Başımız çok büyük belaya girecek.” Dedi Sefa fısıldayarak.
“Sırası değil, hastaneye gidiyoruz.”
“Ben hastaneye gitmem. Asla olmaz. Ailem öğrenirse öldürür beni.
“Midenin yıkanması lazım.”
“Ölmek mi istiyorsun kızım kalksana!” dediğinde Sefa Sevil bağırdı.
“Yeter artık, üstüne gitmeyin”
Sevil kızın önünde diz çöktü. Gözlerinin içine bakarak konuşmaya başladı.
“İrem ben Hastaneye gitmemiz gerekli. Korkma seni yalnız bırakmam.” Dediğinde Ekrem kaşlarını çatarak Sevil’e baktı. Gerektiğinden fazla bu işlere burnunu sokmuştu. Uzak durmasını istiyordu, başına bela açacaktı.
“Sen hiç bir yere gelmiyorsun.” Dedi kızarak.
“Kız korkudan titriyor. Nasıl yalnız bırakayım?
“Bu işe bulaşmayacaksın. Anladın mı?”
Sevil ayağa kalkarak zeytin gözlerini Ekrem’in mavi gözlerine dikti.
“İrem'e yardım edeceğim.”
“Hayır!” dedi Ekrem.
“Yeter be! Kavganın sırası değil, kızın midesi yıkanmalı.”
Sefa’nın sesiyle kavgayı kesmişlerdi. Yavaşça İrem’in kolundan tutarak ayağa kaldırdı. “Hastaneye gitmeliyiz.” Dediğinde, Sevil diğer koluna girmişti. Ekrem arkalarından onları takip ediyordu. Hızlı biçimde okulun merdivenlerinden aşağı indiler.
Okul çıkışında Cenker ve Melike’yle karşılaştıklarında, yanlarına gelmişlerdi.
“Bir dakika ne oldu? Nereye gidiyorsunuz?” dedi Melike.
“Dozu fazla kaçırmış.” Dedi Sefa.
“Hastaneye gidiyoruz.” Dedi Ekrem.
Cenker İrem'i görünce donup kaldı. Öylece bakıyordu.
“İrem.”
İrem kafasını kaldırdı ve Cenker'i görünce daha da ağlamaya başladı.
“Sende mi?”
Cenker tekrardan sesini yükselterek konuştu, daha çok kendinden geçmişçesine bağırıyordu.
“Sende mi?”
“Üzgünüm, çok üzgünüm.”
İrem ağzından çıkan kelimelerden sonra tekrardan hüngür hüngür ağlamaya başlamıştı.
“Bunu nasıl yaparsın İrem nasıl? Bunu ailene, bize nasıl yaparsın?”
“Sen nereden tanıyorsun İrem'i?” dedi Ekrem.
Melike üzgün bir biçimde kafasını kaldırdı ve bize baktı.
“İrem; Cenker'in kuzeni.”
Şaka yapıyorsun değil mi? Kocaman kötü bir şaka.”
“Çabuk olun, kızı hastaneye götürmeliyiz. Melike git taksi döndür. Çabuk okulun önüne gelsin. Ekrem sende telefonunla Deniz ve Ulvi'yi ara. Senin yerine baksınlar biz dönene kadar. Bir tanesi de Cenker ve Melike’nin yerine baksın. Hepimiz hastaneye gidiyoruz!” dedi Sefa duruma el atarak. Panik zamanlarda kriz anını yönetmekte üstüne yoktu. İyi bir baştı.
Melike hızlı bir şekilde koşarak okulun bahçesinden çıktı. Ekrem'de hızla telefonunu eline aldı ve telefon görüşmesi yaptı.
“Dersteyiz ne demek oğlum? Sana acil bir durum diyorum. Çık oradan çık! Ne demek çıkamam, bul bir şey!” dediğinde Ekrem.
Cenker anlamsız boş bakışlarla İrem'e bakıyordu.
“Bana öyle bakma. Lütfen.” Dedi İrem.
“Bunu nasıl yaptın? Senin ailene; annene ve banana sözün vardı. İki yıl önceyi nasıl unutursun? Onlar öldü. Onlara nasıl yaparsın bunu.” Dedi Cenker.
İrem şimdi canı yanmış olmalıydı. Kendini tutmaya çalışırken istemsizce bir kez daha hıçkırdı. Gözlerinden yaşlar akıyordu.
“Bir dakika ailem var diyordu yukarıda. Yalan mı söylüyordun?” dedi Ekrem.
“Hayır, İrem'in annesi ve babası iki yıl önce öldü. İrem bizim yanımızda yaşıyor.”
“O zaman senin ilgilenmen gerek.” Dedi Sevil.
Sıkıntı içinde Cenker mırıldandı. “Ne yapacağız?
“İlk önce bu bücürün midesinin yıkanması gerek.” Dedi Ekrem.
“Arkadaş kurbanıyım, isteyerek değil.” Dedi İrem.
“Bana yalan söylüyordun.”
“Hayır yalan söylemedim ilkini dün zorla verdiler, yalan söylemedim. Bu günde kendimi hap satıcılarının yanında buluverdim işte! Hepsi bu! Bilmediğim içinde fazla kaçırdım!” dedi İrem.
Ekrem'in sinirli ifadesi yok olurken yerini ufak bir umut ifadesi aldı.
“Sen bağımlı değilsin.”
Ekrem elini Cenker'in omzuna koydu, daha sonra bana ve Cenker'e baktı.
“Tuğçe’yi düşünün, İrem'de onun gibi.”
Cenker gülümseyerek Ekrem'in cümlesini tamamladı.
“Bu illete bulaşmadan kurtulacak.”
“Evet.” Dedi Ekrem.
Okulun çıkış kapısından koşarak yanımıza mavi gözlü bir çocuk geldi.
“Sonunda!”
“Bahane bulup anca çıkabildik. Sen merak etme kardeşim. Ulvi senin yerinde, siz gelene kadar buradayız.” Dedi Deniz.
“Çok sağ ol kardeşim.” Dedi Ekrem minnet duyarak.
“Ne demek kardeşim, senin başın sıkışır da gelmez miyiz?”
Deniz denen çocuk, İrem'e döndü ve konuşmaya başladı.
“Ne oldu?”
“Şeyi fazla kaçırmış.” Dedi Ekrem işaret ederek.
Deniz İrem'e dönerek baktı.
“Ya bu yaşta kendinize ne kadar kötülük yaptığınızın farkında değil misiniz? Niye kullanıyorsunuz şu zıkkımı?”
Şaşkınca Sevil’in bakışları Deniz’e çevrildi. Ekrem'de verdiğim tepkiyi görerek konuşmaya başladı.
“Yine başlama aynı şeylere.” Dedi geçiştirmeye çalışarak.
“Yalan mı? Kendinize zarar veriyorsunuz.” Dedi Deniz.
O sırada Melikenin sesi duyuldu.
“Çabuk olun!”
“Hadi.” Dedi Sefa İrem’in koluna girerek bahçeden dışarı çıkartırken. Diğer koluna da Cenker girerek okulun çıkışına doğru yürümeye başlamışlardı. Ekrem'le Sevil arkalarından yürümeye başladı. Ekrem arkasını dönerek Deniz’e seslendi.
“Bu iyiliğiniz unutmam, borcum olsun.”
“Tamam, bir ay sonraki notum düşük olan derste beni çalıştıracaksın.” Dedi Deniz sırıtarak. Geri geri yürüyerek ilerlerken gülerek bağırdı.
“Tamam lan.”
Konuşması bitince geri geri yürümeyi keserek önüne döndü.
“Ekrem.” Dedi Sefa.
“Ne var?”
“Ya şu sınavda bana da yardım etsene, notlarım düşüktü geçen sene.”
“Tamam lan, bakarız.”
Sevil Ekrem’e göz ucuyla bakındı.
“Sende bildiğin inek çıktın.”
Sırıtarak cevap verdi. “Sana demiştim.”
İrem’i taksiye bindirerek geri kalan kısma hepsi sıkışarak oturmuştu.
Taksici sorusunu yöneltti. “Nereye gidiyoruz?”
“En yakın hastaneye.” Dedi Ekrem.
İrem gittikçe kötüleşmeye başlamıştı. Titremesi hat safhalara ulaşırken yüzündeki ifade üzgün ve bitkindi. Kuzenine yakalanmış olmanın verdiği üzgünlüğün yanı sıra, onu hayal kırıklığına uğratmanın verdiği vicdan; içini kemiriyordu.
“Üzgünüm.”
“Yorma kendini.” Dedi Cenker.
İrem’in bilinci kapandığında, göz kapakları yavaşça aşağı çekildi ve başı hafifçe yana düşmüştü.
“Hayır!” dedi Sefa İrem’i sarsarak.
Cenker panik içinde İrem’e bakıyor ve ne olduğunu çözmeye çalışıyordu.
“Ne oldu?”
“İrem bayıldı!” dedi Sefa.
Sevil herkesi uyararak konuştu.
“Ya tamam panik yapmayın.”
“Hastaneye az kaldı dayanın. Hadi İrem. Dayan, dayan kızım.”
Sonunda hastaneye varmışlardı. İrem'i hemen sedyeye yatırdılar ve içeri götürdüklerinde Sefa ve Ekrem doktorlara olanları anlatmak için içeri koştu.
Melike ile Sevil birbirlerine sarılarak hastaneye girdiklerinde, boş olan yere oturmuşlardı. Cenker adımlarını düşünceli biçimde sürüdü, sessizdi. Konuşma gereği duymuyordu. Sadece iyi bir haber almanın umuduyla yaşıyordu. Başını iki elinin arasına aldı.
“Üzülme, iyi olarak çıkacak.” Dedi Melike elini sırtına götürerek. Destek vermek istercesine sırtını sıvazladığında Cenker’in sesi çok kısık çıktı.
“Umarım.”
Yirmi dakikanın ardından Ekrem Sefa’yla birlikte koridorun diğer ucundan gelmişlerdi. Yüzlerinden su damlacıkları akarak yol çiziyordu.. Stresten, sıcaktan bunalarak yüzlerini yıkamışlardı.
Ekrem Sevil’in yanındaki koltuğa oturarak yayılırken derin bir iç çekerek rahatlamıştı. İrem’i yetiştirmiş olmanın verdiği sakinlik bedenini kaplıyordu. Sefa ayakta kalarak sırtını duvara dayamış, ayaklarını hafifçe öne uzatmıştı. koltuğa yorul-muşçasına kendini attı. Sefa duvara yaslanarak ayakta dikilmişti.
Ekrem Cenker'in kötü durumunu fark edince elini kaldırarak omzuna koydu ve destek vermek isteyerek sıktı.
“İyi olacak.”
“Sağ olun.” Dedi Cenker.
Ekrem tekrardan bakışlarını Sefa'ya çevirerek konuştu.
“İleride iyi bir doktor olacaksın oğlum. Bütün okulun yaralı vakalarını hastaneye sen yetiştiriyorsun.”
“Şu konuyu açıp durma.” Dediğinde Sefa susmuştu. Sadece bir hayaldi, doktorluğu hak edip etmediği muallaktı. Kendini buna layık bile görmüyordu. Vicdanı içten içe kemirilirken sadece susmakla yetindi. Bu okuldaki bu denli uyuşturucu kullanımı kendileri yüzündendi.
Gözlerini rehavetle yukarı kaldırarak hastaneye bakındığında, burukça tebessüm etti. Burası Tuğçe’nin kaldığı hastaneydi.
“Kızlar hangi hastanedeyiz fark etmediniz mi?” dedi Sefa.
“Hangi hastanedeyiz?” dedi Melike.
“Burası Tuğçe'nin kaldığı hastane.” Dedi Sefa açıklama yaparak.
Sevil’in bakışları etrafı taradı, bu sabah onunla geldikleri hastaneydi. Koridorların boyasından anlamıştı.
“Telaşeden hiç fark etmemiştim, evet burası.” Dedi Melike.
Bir saat geride bırakılarak beklenirken Sefa dayandığı duvardan toparlandı ve ekibe döndü.
“Ben gidip doktordan durumu ile ilgili bilgi alayım.”
Cenker hiçbir şey demeden adımlarını Sefa’nın arkasında tutarak ilerlemişti.
“Ya Melike sende işlemleri halletsene. İyi konuşursun şu suratsızlarla, bir güzellik yap.” Dedi Sefa.
“Tamamdır, olmuşbilin.”
Melike işlemleri yapmak için koridorun sonuna gitti. Cenker ve Sefa ağır adımlarla yürüyerek merdivenlerden aşağı indi. Ekrem'le Sevil koltuklara yayılarak oturmuştu.
“Sıkı çalışa bildin mi?” dediğinde Sevil Ekrem’in sorusunu anlamayarak gözlerini kıstı.
“Neden bahsediyorsun sen?”
“Sınava çalışa bildin mi?”
“Çalışabildiğim kadar.”
“Döndüğümüzde devam edersin.”
Başını sallayarak dediğini onayladı. Dikkatle yüzüne bakınca hiçte iyi görünmediğini fark etmişti. Yüzü solgundu, uykusuz görünüyordu.
“Sen iyi görünmüyorsun.”
Ekrem iç çekti, bitkin bakışlarını Sevil’den ayırarak tavana baktı.
“İyiyim ben. Sanırım sadece elimi yüzümü yıkamalıyım.”
Hızlıca ayağa kalktı ve ilerideki merdivenlerden aşağı indi. O sırada yanıma gelen Melike'ye bakışlarını çevirdi.
“Hallede bildin mi?” dedi Sevil.
Melike yorgun yeşil gözleriyle bakarak hafifçe gülümsedi. “Evet hallettim.”
“Sıkıntı çıkmaması iyi.”
“Ekrem nerede?”
“Tuvalete gitti, elini yüzünü yıkayacak sanırım.”
“İyide elini yüzünü daha yeni yıkamamış mıydı?”
Sevil durumu anlamıştı. Ayağa kalkarak mırıldandı.
“Bende bir kendimi toparlayayım.”
“Tamam.”
Merdivenlerden inerken adımları oldukça seriydi. Tuvalet talebasını takip ederek koridor sonuna kadar ilerledi. Erkekler tuvaletinin önüne gelinde durdu ve nefes alarak hızlıca içeri girdi.
Ekrem’in elindeki hapı görmesiyle, bakışları ona çevrilmişti. Şaşırmışlığından yararlanarak elinden aldı.
“Hey ne yaptığını sanıyorsun sen!” dedi kaşlarını çatarak.
“Doğru olanı.”
“Ver şunu.” Dediğinde sesi tehditkar çıktı.
“Hayır!”
Hızla Sevil’e doğru yürüyerek elinden almaya çalıştı. Almamasını sağlamak için elini geriye götürerek saklamıştı.
“Ver dedim.” Dedi Ekrem kaiları havaya kalkarken.
“Vermem.”
“Sen bana karışamazsın.”
“Akıllanmadın mı? İrem az kalsın ölüyordu!
“O kendi hatası fazla almış.”
“Sen ve Sefa tedavi olmalısınız. Bırakmalısınız bu pisliği.”
Ekrem tekrardan elinden almaya çalışken boğuşma yaşanıyordu. Oldukça sessizdi. Bir adım geri atarak, Sevil’in yüzüne öfkeyle baktı.
“Bana karışamazsın, istediğimi yaparım.”
Tekrardan almaya çalıştığında Sevil elini arkaya kaçırdı. Diğer eliyle de onu uzaklaştırdı. Pes ederek sadece sessizce kızdı.
“Yeter artık ver şunu!” dedi emredici tonda. Sesindeki sertlik onu ürkütmüştü.
“Hayır vermeyeceğim.”
Sevil’in yapmaya çalıştığı garip inatçılık Ekrem’in tüm sinirini zıplatmış, hat safhalara ulaştırmıştı. Bedeni titriyordu, her an kriz geçirebilirdi. Okula iki gün gelmişti ve karşısına geçerek emirler yağdırıyordu.
Diğerleri gibi ondan korkmuyordu. Korkusuzluğu taktire şayandı fakat, yakınlarmış gibi kendine verdiği emirler, öfkelendiriyordu. Kimse ona ne yapacağını söyleyemezdi. Emir veremezdi.
Bileğinden yakaladı ve sertçe duvara onu yasladı. Ona kaba davranmak falan istemiyordu, fakat bu saf kız her şeye burnunu sokarak sinirlendiriyordu.
İki gündür neredeyse birbirlerine yapışık gibi gezmişlerdi. Bedeniyle de bedenini sıkıştırırken mavi ve öfkeli gözlerini ona dikti.
“Korkman gerek Sevil. Neden beni önemsiyormuş gibi davranıyorsun? Sen aptal mısın?”
Sakin bir şekilde Ekrem’in gözlerinin içine bakıyordu. Korktuğunu anlayabiliyordu.
“Siz her ne kadar kötüyüz diye kendinizi kandırsanız da; kötü değilsiniz. İkinizde iyisiniz. Sadece bir bataklığın içine sağlanmış, bir doza kurban gitmişsiniz. Mutsuzluğunuzun kurbanı olmuşsunuz. Bu kadar açıklama yeterli mi?” dediğinde sesi düşünceleri ve sakin çıkmıştı.
Sevil zihninden geçenleri okumuşçasına dile getirdiğinde, gözlerini hafifçe kaçırdı. Biraz daha ona yaklaştı. Yüzleri dip dibeydi. Mavi gözlerini zeytine andıran kara gözlerinin güzelliğine dikti.
Sakin nefesi yüzünü yalayıp geçiyor, içinde kopan fırtınaların dinginleşmesini sağlıyordu. Bedenini kaplayan farklı bir huzur, titremesini azaltırken zihni berraklaşmıştı.
“Yanılıyorsun.” Dedi cesaretini toplayarak.
“Sence nedir?” dedi Sevil diklenerek.
Gözlerini uzun süre yüz hatlarında gezindirdi ve tüm kusursuz çizgilerini inceledi. Aldığı nefesi yüzünü yalayıp geçerken yutkundu. Kara gözlü kızda onu kendine çeken garip bir çekim hissediyordu.
Kusursuz dudakları kalemle çizilmiş gibiydi. Mavi gözlerini kara gözlerine kaldırarak zihnindeki düşünceleri attı. Onu analiz etmeyi bırakmalıydı.
“Bana karşı bir şeyler mi hissediyorsun Sevil?” dediğinde.
Yüzündeki kendinden emin ifadesi kaybolmuş, yerini şaşkınlık ifadesini almıştı. Gözlerini yerden kaldırıp gözlerinin içine baktı. Tuttuğu nefesini bırakmasıyla soluğunu yüzünde tekrar hissetmişti.
İçinde bir yerlerde daha önce hiç yaşamadığı yabancı duygular onu ele geçiriyordu. Hem ürkütücü, hem heyecan vericiydi. Onun varlığı bile kendisini büyülüyordu. Kara gözlerinin büyüleyen güzelliğine bakarken, sadece ondan yanıt bekledi.