İstanbul,Temmuz 2012.
Sevgili Tarabya,
Bir daha seni görmek istememek mi? Bir daha seninle konuşmamak mı? Bana resmen öl diyorsun Tarabya. Diyorsun ki yaşam sebebini yok et. Ama ben bir doktorum Tarabya. Başkalarına yaşam sebebi yaratırken kendiminkini nasıl yok ederim?
Biliyorum kendini mahcup utanmış hissediyorsun. Ama bu elinde değildi Tarabya. Benimle Çamlıca'ya gelmemen elinde değildi. Sana kızamam ki sana kırılırım... Ama sana kırgın değilim Tarabya.
Bu da benim numaram.
0537*******
Beni ne zaman istersen arayabilirsin, gecenin üçü de olur, öğlenin ikisi de. Beni asla rahatsız etmezsin.
Ha bu arada...
Benimle bir ömür düşlediğini bilmiyordum, hayallerimizin karşılıklı olması ne güzel :)
Yüreğimden akan sevgimle,
İstinye.
"Sana sarılmak istiyorum artık! Kokunu içine çekeyim, gözlerine doya doya bakayım istiyorum!" Elimle mektubu okşarken gözlerim onun güzel yazısındaydı.
O da benimle bir ömür düşlüyordu.
O damatlıklar içinde ben de gelinlik... Koluna girmişim, kumsalda bizim için oluşturulmuş yolda yürüyorum. Yüzümüzden gülümsemeler eksik olmuyor.
Biz... evleniyoruz.
Hayali bile güzel.
Odanın içindeki banyonun kapısı açıldığında kafamı kaldırdım. Ablam lavabodan çıkmıştı. Mektubu katlayarak okuduğum kitabın arasına koyarken yerimden kalkarak ablamın koluna girdim, onu yatağa kadar götürdüm.
Ablam... Daha iyiydi.
Aslında hastanede kalıp kemoterapi görmesi gerekiyordu ama o istememişti. Ne kadar dil döksek de evinde olmak istediğini dile getirmişti. Doktoru da şimdilik sorun olmadığını, bir süre evde kalabileceğini söylemişti.
Ablam yatağına girerken beyaz pikeyi düzelterek onun üstüne örttüm, serumunu da sürerek yatağının ucuna getirdim.
"Bu hafta sonu Büşra ve Tolga sözleniyor, sen de gelmek ister misin abla?" diyerek ayak ucuna oturdum.
Ablam cevap vermedi. Son bir haftadır çok sessizdi.
"Abla?"
"Ha?" dedi irkilerek.
Kaşlarım çatıldı. "İyi misin sen?"
Gözlerini yumup açarak, "İyiyim," dedi. "Yorgunum sadece. Hem ben gelemem zaten, siz gidin eğlenin benim yerime de tebrik et."
Dudaklarımı burukla büzdüm. "Sen bu haldeyken... eğlenmem çok doğru gelmiyor bana, abla..."
"Saçmalama Oya! Sırf ben hastayım diye sen de mi hastasın? Git, eğlen, selam söyle ve beni de merak etme."
Ablam çok gaddar biriydi ve söyledikleri çoğu zaman kalbimi yaralıyordu, haberi yoktu.
Başımı salladım. "Tamam o halde," Yataktan kalktım. "Ben bir doktorla konuşayım. Ne zaman taburcu olabiliriz sorayım sonra gideriz." Ablam bir şey demedi, boş boş yüzüme baktı.
Odadan çıktığımda koridorda yürümeye başladım. Ablam... Çok tuhaf davranıyordu. Eskisi gibi değildi. Hastalığın psikolojik etkisi olabilir diye düşünüyordum.
Dalgın dalgın yürürken ansızın çarptığım bedenle irkildim, kafamı kaldırdığımda ablamın doktoru ile göz göze geldim.
Gözleri...
Ne çok şey anlatıyordu.
Elindeki dosyayı yanındaki asistan kıza verirken ellerine cebine koyarak bana döndü. "Kusura bakmayın." diyebildim bana baktığını fark ettiğimde.
Sıcak gülümsemesini bahşetti. "Sorun değil ancak..." deyip durduğunda yeniden gözlerine baktım. "Dalgın görünüyorsunuz, iyi misiniz?"
Endişeleniyor muydu?
Ah bir doktor olarak bunu yapması normal değil miydi?
Yutkundum, bakışlarımı kaçırdım. "Yok iyiyim aslında ben de tam size geliyordum, ablam hakkında konuşmak için."
"O halde odama geçelim," diyerek işaret ettiği kapıya doğru yürüdük. Odaya önden o girerken ardından ben girdim, kapıyı kapattım.
O masasına geçerken ben de önündeki koltuklardan birine oturdum. Ellerimle oynarken konuya nereden başlayacağımı düşünüyordum.
Bence öncelikle özür dilemelisin.
Bu doğruydu. İlk günkü karşılaşmamızda biraz hırçın davranmıştım. Özür dilemeliydim.
Kafamı kaldırıp ona bakacakken gözüm masanın üzerindeki belli belirsiz posta pullarına takıldı.
İstinye.
Dudaklarım belli belirsiz kıvrılırken tebessüme mani olamadım, pullar... bana İstinye'yi hatırlatmıştı.
Gökşin Bey, bakışlarımı fark etmiş gibi konuştu. "İlginizi çekti sanırım," Ona baktım. Başımı salladım. "Severim pulları, mektupları..."
Gülümsedi, başını eğerek. "Siz de mi?" Kafasını kaldırarak, "Evet. E-mail'den çok mektup yazmayı seviyorum."
"Herhalde geleneksel yöntemleri kullanan bir siz bir ben kaldım galiba."
Güldü. Güldüm.
"Bu güzel ama, diğerleri gibi değiliz." Diğerleri...
İstinye ve ben.
İçim bir tuhaf olurken Gökşin Bey'e baktım. Karşımda sanki... o değil de, İstinye varmış gibi hissetmiştim.
"Ne oldu? Öylr baktınız?"
İrkildim. "Ha şey, kusura bakmayın, birini hatırlattınız da bana."
"Kötü bir şey-"
"Yok yok," dedim hızla. "Benim için değerli olan birini hatırlattınız." Gülümsedi. "Bu arada ben ablamın ne zaman taburcu olabileceğini soracaktım." Ellerini birleştirip masanın üstüne koydu. "Bugün olabilir ama dediğim gibi Oya Hanım, çok dikkatli olması gerekiyor. Beslenmesine dikkat etmeli. Dışarı çıkmalı. Kendini kapatmasına izin vermeyin lütfen. Psikolojik olarak iyi hissetmeli kendini, moralini yüksek tutmanız lazım."
"Aslında ablam bir haftadır tuhaf, yani konuşmuyor, içine kapandı, ne olduğunu sorduğumda ise geçiriyor beni. Ne olduğunu anlayamıyorum."
Kaşları çatıldı. "Bu bir hafta içinde onun ruh halini etkileyecek bir olay veya durum oldu mu?"
Durdum. Düşünüyordum... Hayır, olmamıştı. Ya da olmuştu ben bilmiyordum.
"Benim bildiğim kadarıyla olmadı, ama annemlere sormam lazım. Belki onlar bir şey biliyordur."
"Dediğim gibi Oya Hanım, moralini iyi olmalı gerekirse sizi psikyatri arkadaşıma yönlendirebilirim."
"Psikyatri mi?" Başını salladı.
"Nadir de olsa kanser hastalarında psikolojik rahatsızlıklara rastlayabiliyoruz ama endişelenmeyin, çözümü var. Ne kadar erken davranırsak o kadar iyi olacak ablanız."
Burukla gülümsedim. Başımla onayladım. "Anladım teşekkür ederim Gökşin Bey."
"Görevim Oya Hanım."
Durdum. Bir kaç saniye yüzüne baktım. "Bir şey mi oldu?"
"Aslında sizden özür dilemeliyim, öyle değil mi?"
Yüzü gevşedi. Sıcakkanlılıkla baktı. "Anladım, ama gerek yok inanın."
"Ben kendi kötü hissediyorum Gökşin Bey bu yüzden özür dilersem kendimi iyi hissedeceğim." Derin bir nefes aldım. "Özür dilerim. Size öyle davranmamalıydım. Ben aslında böylr bir insan değilim."
Gözlerini kıstı. "Nasıl bir insan değilsiniz?"
"Kaba değilim yani, siz haklıydınız, sonuçta doktorsunuz siz, binlerce hastanız var, bir de insan olarak duygularınızı da düşünürsek..." deyip sustum.
"Beni anlamanıza sevindim, teşekkür ediyorum ama özür dilemenize gerek yok. Bu tip durumlara alışkınım ve sizi anlayabiliyorum."
"Olsun, ben dilemiş olayım da." dedim kısık sesle. "O halde iyi günler size."
"Size de." dedi erkeksi ama yumuşacık sesiyle.
Arkama döndüm. Kalbim niye güm güm atıyordu? Kaşlarım çatıldı.
"Oya Hanım?" Durdum. Arkama döndüm. "Ablanıza dondurma ısmarlayabilirsiniz, Gülhane Parkı'nda satıyorlar." Donakaldım.
Seninle bir gün Müslüm Gürses dinleyerek dondurma yemek isterdim, Tarabya... Gülhane Parkı'nda...
Sanki... O İstinye'ydi.
Ama değil...
Kalbim neden delicesine atıyor o zaman?
Şaşkınlıktan kurtulup başımla onayladım. "Teşekkür ederim." deyip hızla odadan çıktım. Koridorda yürürken elimi kalbime koydum. Yanımdan geçen insanlar, sesler ağırdı sanki. Yavaşlamıştı sanki zaman.
Allah'ım... Sen bana yardım et.
Durdum. Arkama döndüm. Az önce çıktığım odanın kapalı kapısına baktım. Sanki ben İstinye'yi bulmuştum.
Önüme döndüm. Saçmalama Oya! Kendine gel! O İstinye falan değil, kendine gel!
Mantığımla kalbimin sesini bastırarak odaya çıktığımda annemleri gördüm, ablamı hazırlıyordu. Kenarda da bavul duruyordu.
Kapıyı kapattım, "Anne niye acele ettiniz? Bekleseydiniz ya beni." dedim odaya girerek.
"Ablan işte kızım, bir an önce çıkmak istedi."
"Ya doktor izin vermeseydi?"
"Yine dinlemezdi ki kızım." dedi annem ilaçları torbaya koyarken. Bakışlarım ablama kaydı. Dalgınca annemi izliyordu. Omzuna dokundum. "Abla..." dediğimde bana baktı. "İyisin değil mi?" Gözlerini yumup açtı. İyiyim der gibi.
Ama ben tatmin olmamıştım.
"Seninle dondurma yiyelim mi?"
Annem aniden araya girdi. "Kızım ne dondurması?"
Gözlerimle onu uyardım. "Anne ne dondurması olacak," Ablama baktım. "Gülhane Parkı'nda satılıyormuş, çok da güzel olduğu söyleniyor..." Eh bir o kadar da meşhur. Herkes önerdiğine göre...
"Ne dersin yiyelim mi?" Ablam cevap vermeden başını salladı.
Beraber hastaneden çıkış yaptıktan sonra babam bizi arabayla karşılamıştı. Yanımıza gelip benim elimden bavulu alırken annem de ablamı arabaya yerleştiriyordu. Vücudu halsizdi, solmuştu. Son bir kaç haftadır farklı değildi.
"Oya!" Tanıdık bir sesin ismimi bağırmasıyla arkama döndüm, tepemizde olan güneşten dolayı gözlerimi kıstım.
Yok artık.
Kaşlarım çatıldı. "Barış?"
Barış olduğu yerde dikilmiş bana bakarken anneme hemen geleceğimi söyleyip Barış'ın yanına gittim. "Barış, burada ne arıyorsun?"
"Seni."
Duraksadım. "Yani," dedi ensesini kaşıyarak. "Nil durumlardan bahsetti, ben de geçmiş olsuna gelmek istedim." Elindeki çiçek buketini şimdi fark etmiştim. "Ve seninle konuşmak istediğim bir konu da vardı."
"Barış," dedim arabaya bakış atarken. "İnan hiç sırası değil, başka zaman konuşsak."
Afalladı. "Tabii tabii haklısın aslında ama ne bileyim tutamadım kendimi."
Niye tutamamıştı anlayamamıştım.
"Anlamadım neden?"
"Oya... Yeri değil biliyorum ama sana önemli bir şey söyleyeceğim." Kollarımı bağladım. "Seni dinliyorum." Yüzüme bir iki saniye baktıktan sonra, buketi bir eline alarak diğer eliyle kotun arka cebinden beyaz bir katlanmış kağıt çıkardı.
"Bu." deyip gözümün hizasına getirdiği kağıda baktığımda bunun kampüste kaybettiğim mektup olduğunun farkına vardım.
"Sen," dedim sinirlenerek. "Bunu..."
"Oya! Hadi kızım!" Annemin bağırışıyla arkama baktım. "Geliyorum!"
Barış'a döndüm. Elinden hızla mektubu almaya çalıştığımda engel oldu. Daha sinirlendim. "Ver şunu."
"Senin için çok önemli öyle değil mi?"
"Sen," Nefesim körüklendi. "Ne saçmalıyorsun? Bana ait bir şey o! Ver!"
"Bir şartla veririm!"
"Şantaj mı yapıyorsun şimdi de?" dedim dişlerimi sıkarak. Çok öfke doluydum çok!
"İstinye'yi seviyorsan ona gerçekten değer veriyorsan benimle bir akşam yemeğine çıkarsın!" İnanamıyorum! Bir de okumuştu!
"Sen var ya-" dedim hırsla. Sonra sustum. Hayatımda gördüğüm en şerefsiz insansın.
"İşte bu yüzden olmazdı anladın mı? Çünkü sen ve diğer erkekler bir İstinye edemezsiniz, onun dişinin kavuğu bile olamazsın sen!" Hırsla öfkeyle söylediklerimin onu yaraladığını fark ettim, gözlerinden pişmanlık hareleri yansıyordu.
Artık çok geç, sana olan nefretimi kazandın bile.
Arkama döndüğüm vakit ileride Gökşin'i gördüm. Yani Gökşin Bey'i. Biriyle konuşuyordu ve bir eliyle çantasının kulpunu tutuyordu. Dağınık siyah saçları ve onun yüzüne oturmuş siyah sakalları ile hoş görünüyordu. Üzerindeki haki yeşili gömlek ve bej pantolonu...
Bir doktor olarak fazlasıyla yakışıklıydı.
Çünkü sen ve diğer erkekler bir İstinye edemezsiniz!
Yutkundum. Ama karşımdaki bu doktor adam, İstinye gibiydi.
Bugün fazlasıyla gerilmiştim, zihnim dolmuştu bu yüzden kendime kızarak yoluma devam ederken gözlerim onun bileğindeki bilekliğe kaydı. İşte o an donakaldım.
Bu bileklik, İstinye'ye doğum gününde hediye ettiğim bileklikti.
Yakında görüşmek üzere... ❤️