İstanbul,
Temmuz 2012.
Sevgili Tarabya,
Senden alamadığım her dakikada belki saniyede delirecek gibi oldum. Delirdim ya da. Korktum Tarabya. Seni kaybetmekten korktum. Kaybettim sandım. Bir daha göremeyeceğim...
Seni hiç görmedim ama... Seni görememekten, sana sarılamamaktan korktum. Papatyaları seven kadının kokusunu içime çekememekten korktum.
Seni Çamlıca'da beklediğim her an kafamda kurdum kurdum. Başına kötü bir şey geldi zannettim.
Delirecektim Tarabya.
Ya seni hiç göremeseydim? Ya seni hiç bilemeseydim?
O zaman ne olurdu... Düşünmek bile istemiyorum.
Tarabya, söz veremem ama sana mektup yazmaya devam edeceğim. Çünkü sana mektup yazmak senden mektup beklemek dünyanın en güzel şeyi...
Ama olur da, bir gün sana ulaşamazsam o zaman sesini duymak için telefonunu susturmam.
Tarabya...
Seni çok seviyorum.
Bir insan görmeden de, duymadan da sevebiliyormuş... Bunu seninle öğrendim.
Yüreğimden akan sevgimle,
İstinye.
Gözlerim dolu dolu oldu, bir yaş yanağımdan süzülüp aktı. Mektubu katlayıp kucağıma koyarken nemli göz altlarımı sildim. Okurken ağlamıştım.
Ah İstinye...
O kadar korkmuştum ki bana kırıldı diye... Ama sandığım gibi olmamıştı! Hatta bana sevdiğini söylemişti!
Sevinçle dolu utançla dudaklarımı dişlerken birden önüme konan kahve bardağı ile kafamı kaldırdım. Nil ve Sümeyra.
"Selam!"
Mektubu çaktırmadan bacağımın altına koyarken onlara gülümseyerek baktım.
"Merhaba..." Nil yanıma otururken, Sümeyra da karşımıza oturmuştu. Okulun bahçesindeydik. Dönem kapanalı baya oluyordu ve onların burada olmasına anlam verememiştim açıkçası.
"Hayrola," dedim kahveyi elime alırken. "Sağ ol bu arada."
Nil gülümsedi. "Afiyet olsun."
Devam ettim. "Hangi rüzgar attı sizi buraya?"
Sümeyra, "Valla ben yaz okuluna kalmadım hiç bir işim yok burada." Dediğinde Nil, "Bilmem mi inek seni!" Gülüştük.
Bana baktı. "Ya sen yaz okuluna kaldım deyince bir yanına uğrayalım dedik. Bugün dersin olduğunu da programdan öğrendik. Zaten buluşacaktık, hep beraber buluşalım dedik."
"İyi yapmışsınız ben boş boş oturmaktan kurtulmuş oldum."
"Dersin kaçta ki?"
"Daha var ya," Kolumdaki saate bakış atıp Sümeyra'ya baktım. "Bir saat var."
"E niye bu kadar erken geldin ki?" Dudaklarımı büzdüm. Yutkunarak kızlara baktım. "Evde duramadım."
Nil kaşlarını çattı. "Bir sorun mu var?"
Bir iki saniye gözlerine bakarken başımı eğdim. Bardağımi avuçlarımın arasında oynattım. "Ablam... Hasta da. Annemler de memleketten geldiler. Buraya taşınıyorlar. Ev telaşlı bugün."
Annemler her şeyi ayarlamışlardı. Bugün temelli taşınıyorlardı yanımıza.
"Çok geçmiş olsun canım benim. Kötü bir şeyi yoktur umarım?"
Burukla gülümsedim. "Kanser."
Kızlar şaşkınlıkla bana bakakaldığında dudaklarımı yalayıp devam ettim. "Lenf."
Sonra sustuğumda ise konuşmadılar. Ne denilirdi ki zaten?
Nil birden bana sarıldığında Sümeyra başını eğip bize baktı. O da ayağa kalkıp bana sarılırken şalının altından gelen kokusunu hissediyordum. Nil'in vanilya kokan parfümünü.
Gülümsedim. Bir müddet sarıldıktan sonra ilk geri çekilen ben olduğumda onlar da bana uyarak geri çekildiler. "Botanik bahçesine mi ne düştüm her yerim çiçek koktu." Gülüşerek birbirimize baktık.
"Ne olursa olsun ben yanındayım tamam mı? Bir ihtiyacın oldu mu çekinme sakın." Gözlerimi yumup açarak karşılık verdim ona.
Sümeyra da aynısını söylemişti.
"Sağ olun kızlar inanın bir şey olsa söylerim merak etmeyin olur mu?"
Biraz daha konuştuktan sonra onlara ders vaktimin geldiğini söyleyerek veda ettim. Çantamı omzuma asarak okula girdiğimde dolaplara yöneldim. İlk olarak İstinye'nin mektubunu saklayacaktım. Evde saklamam zor oluyordu artık. Annem biliyordu bilmesine ama razı değildi biliyorum.
O günden sonra bana hiç bir şey söylememişti ama suratındaki memnuniyetsizliği kim görse anlardı.
Özür dilerim anne, kimi seveceğimi seçemediğim için...
Hoş, seçme hakkım olsaydı yine İstinye'yi severdim.
İstinye, benim kalbim anne.
Çantamı tek omzuma asıp elimi arka cebime götürdüm. Ee nerede bu mektup? Ceplerimi kolaçan ederken mektubu bulamamanın verdiği endişe ve korkuyla yere çöktüm, çantamı kurcalamaya başladım. Ayağa kalkıp dolabımı da karıştırken gerilim doluydum. Gözlerim iri iri olurken geri çekildim. Başımı ellerimin arasına aldım.
"Allah'ım!" dedim çaresizce. "Nerede bu mektup..."
Nefesim sıklaşırken gözüm bileğimdeki saate gitti. Dersin başlamasına on dakika vardı. Ama ben mektubu bulamazsam kafayı yerdim!
Ama bu derse girmek zorundaydım!
Yutkundum. Ne yapacaktım? Ne yapmalıydım, dur sakin ol Oya, sakin ol.
"Oya?" Adımı işittiğimde kafamı sağa çevirdim. Barış.
Gözlerini kıstı. "İyi misin?"
Yutkundum. Başımı sallayarak gülümsemeye çalıştım. "İyiyim." Ardından ona sırtımı dönerek yere eğildim, çantamı kapatarak omzuma astım. Dolabıma yöneldim.
"Betin benzin akmış, hasta mısın yoksa?" Eli anlık alnıma gidecekken birden geri çektim kendimi.
Dolabımın kapağını kapattım. "İyiyim dedim ya, sağ ol." Bir şey demesine fırsat bırakmadan aceleyle konuştum. "Benim derse gitmem gerek, hatta beş dakika kaldı şu an, kendine iyi bak."
Bir şey demedi. Gözlerime boş boş baktığında sırtımı dönerek yalnızca ikimizin olduğu koridorda yürüdüm. Yürümeye devam ettim. Kollarımı bağlayarak sınıfıma yürüyordum.
Barış'ın arkamda durduğunu beni izlediğini hissedebiliyordum. Gözlerimi yumdum. Özür dilerim Barış, kalbim seninle olamaz.
Kalbim senin olamaz...
*
Dersten çıkmam, okulu talan etmem ardından direk eve gelmemle saat dokuz olmuştu. Annemler bugün hastanedeydiler. Ablam hastanede kalıyordu.
İki gün önce hastalığın bir semptomunu gösterince ve geçmeyince acilen hastaneye kaldırılmıştı. Bu gece de ikinci gecesiydi. Gözlerimi yumdum. O kadar kötüydüm ki... Ablamın hastalığı. Mektubu kaybetmem... Bu sene verecek ders için okula gitmem. Halbuki bu yaz fotoğrafçı olarak çalışmayı düşünüyordum.
Ne olsun istediysem olmadı, ne olmasın dediysem oldu.
Oflayarak yataktan kalkarken hava kararmıştı ve ben perdeleri çekmemiştim, bu yüzden ayın ışığı odama misafir oluyordu.
Dalgınca pencereden sokağı, manzarayı izlemeye başladığımda aklım İstinye'deydi. Hep ondaydı. Ne yapıyordu acaba şu an? Evde midir yoksa hastanede nöbette midir? Dedesi nasıldır? Annesi ise dönmüş müdür? Arkadaşı var mıdır mesela?
Ona dair o kadar çok sorum vardı ki...
Keşke karşımda olsan İstinye, keşke numaranı da yazsaydın... ya da keşke beni arasan İstinye. Bir kere olsun sesini duyabilsem. Bari yüzünü göremiyorum. Sesini duyayım olmaz mı...
Her şeyden önce mektubunu kaybetmiştim. Ben böyle bir aptallığı nasıl yapmıştım. Oflayarak ellerimi yüzüme kapattım. Allah'ım yardım et, bulayım şu mektubu.
"Oya?"
Kapım aniden açılınca irkilerek yüzümü kaldırdım.
Annem ve meşhur oda baskınları.
"Anne?" Sessizce içeriye girip kapıyı kapattı. Ardından karşımda duran masamın sandalyesini çekti, oturdu. "Perdeleri çekmemişsin."
"Uyuyakalmışım da..." dediğimde annem şüpheyle baktı. Bir şey demedim.
"Ablam iyi mi?"
Ani sorum onu gererken, "İyi olacak inşallah." Eşarbını boynuna indirdi. Tülbentini çözerken toplu karamel saçları açığa çıktı. Yorgun göz altları, çökmüş bir yüzüyle ne kadar çaresiz olduğunu görebiliyordum.
Benim ve ablamın aksine annem kapalı bir kadındı. Ve çok güzel bir kadındı.
Annemin ellerine dokundum. "İyileşecek, atlatacak göreceksin bak." Elleriyle ellerimi kapattı. Burukça gülümsedi. "İnşallah prensesim." Kollarını açtı iki yana. "Gel sarıl bakalım annene kuzum," dediğinde boynuna atıldım, kollarını bedenine sardım. Sıkıca sarıldı. Saçlarımı okşadım. Gözlerim kapalıydı, yüzümde güzel bir tebessüm vardı. "Oyy annesinin kuzusu."
İyi gelmişti anneme sarılmak.
Bir kaç dakika sonra geri çekildiğimizde yüzüme baktı. "Benden bir şey saklama olur mu Oya? Ne olursa olsun, söyle bana. İyi ya da kötü. Bir parçam zaten yanıyor, sen de yanma annem."
Gözlerim doldu. "Anne..."
"Annem!"
Dudaklarımı dişleyip başımı eğdim. "Oya? Ne oldu annem?"
Başımı kaldırıp nemli gözlerimle anneme baktım. "Mektubu kaybettim." Kaşları çatıldı. "Biliyorum ne yeri ne sırası ama buram yanıyor anne," Kalbimi tuttum. "İçim yanıyor anne."
Annem durdu baktı baktı baktı. "Çok mu seviyorsun onu?"
"Çok..." dedim. "Ona olan sevgim hiç bir sözlükte tanımlanamaz, ifade edilemez, tarifi yok bunun." Ellerimden tuttu annem. "Güzel kalpli kızım benim, merhametli kızım."
Devam etti. "Ben sana mani olmayacağım." Duraksadım. "Nasıl yani?"
"Kimi seveceğimizi seçemeyiz ki." Kalbime dokundu. "Burası ne derse o."
Gülümsedim. "O yüzden kızım engel olmayacağım sana. Ama bana bir söz vereceksin."
Başımı hızla salladım. "İstinye midir nedir bilmiyorum ama onu tanıyacaksın. Kimdir nedir gerçekten tanıyacaksın onu. Buluşup konuşun, görüşün. Neden bunu yapmıyorsunuz annem?"
Manidarca gülümsedim. "Bilmem ki biz mektupla tanıştık. Hiç aklımıza gelmedi. Sonradan sonradan öğrendik. İkimizin de amacı mektuplaşmaktı. Sadece mektuplaşmak."
"Ama şimdi işler ciddiye biniyor Oya. Onu seviyorsun, aşık olmuşsun. Peki o seni seviyor mu?"
Başımı salladım. "Sevdiğini söyledi." Son mektubunda söylemişti.
"O zaman düşünmez misiniz evlenmek?"
"Anne dur ya... Ne evlenmesi?" Utanıyordum.
"Ne yani sonsuza kadar böyle mi kalacaksınız? Hım?" dediğinde bir şey demedim. O da demedi. Annem yeniden bağrına bastığında yüzümde mutluluğun ifadesi tebessüm vardı.
İstinye ile evlenmek.
Güzel hayalmiş anne, listeme yazdım bunu.
*
Günay kendini çok yorgun hissediyordu. Ama uyayamıyordu. Ağrıları vardı. Başını kaldırdı. Babası yanı başındaki koltukta uyuyakalmıştı. Tüm gece kendisiyle uğraşmıştı ve uyandırmak istemiyordu. Üstünde mavi hastane önlüğü ile serumun bağlı damar yoluyla yavaşça kalktı. Ayaklarına terliklerini geçirdi. Tuvalete gitmek istiyordu ve sanırım bu kendi başına halledebilirdi.
Yavaşça odadan çıktığında birden karanlık odadan bembeyaz ışıkların olduğu koridora çıkınca gözleri acıdı. Serumun asılı olduğu direği sürerek yürüdü. Tuvaletler koridorun sonundaydı ve her katta vardı.
Yürümeye devam ederken birden doktorun olduğu odaya gelince duraksadı, kapı aralıktı. İçeriye baktı ama pek bir şey görünmüyordu. Bir şey sormak da istiyordu. Öncelikle odaya girmeye karar verdi. Aralık kapıyı aralarken doktoru Gökşin'in masa başında uyuyakaldığını gördü.
Vazgeçmek istedi. Belli ki adam yorgundu. Hem buraya izinsiz girmesi de doğru değildi. Daha sonra sorarım diyerek odadan çıkacakken gözü masada bir şeye çarptı. Kaşları çatılırken bir masaya bir de uyuyan adama baktı. Bir mektuptu ama onu şaşırtan mektup olması değildi. Mektubun üstünde Tarabya Postahanesi yazmasıydı.
Kalbi boğazında attı.
Yoksa aklına gelen şey miydi...
Yavaşça mektubu eline aldı. Doğru değildi bu yaptığı, biliyordu ama, eğer tahmin ettiği gibi bir şeyse bu yaptığının doğru ya da yanlış olmasının bir önemi olmayacaktı.
Mektubun katlarını açarken mektubu hızla okumaya başladı.
Bu... Oya'nın yazısıydı!
Gözleri irileşirken elleri titredi.
Emin olmak için mektubu okudu. Gerçekten de... Oydu. Oya'nın mektubuydu bu.
Ne yani...
Oya'nın İstinye dediği adam, kendi doktoru muydu?
Gökşin miydi...
Sevgili İstinye,
Mektubunu aldığımda içim o kadar rahatladı ki, o kadar mutlu oldum ki... Ben zannettim ki bana kızdın ya da kırıldın... Bunlar olabilir normal şeyler ama asıl beni korkutan beni bir daha görmek istememen olurdu. Ya da ne bileyim bir daha yazışmayalım demen gibi. Korktum İstinye. Hem seni kaybetmekten hem de mektuplarını alamamaktan.
Bilmiyorum İstinye bu içimdeki sevgi sana olan sevgim ne zaman başladı bilmiyorum ama nedense itiraf edebiliyorum belki kağıttır diye rahat rahat söyleyebiliyorum ama yüz yüze olsak bu kadar rahat söyler miydim emin olamıyorum.
İstinye söz veriyorum bunu telafi edeceğim söz veriyorum hayallerimizi gerçekleştireceğiz.
İstinye ben seninle tekne ile boğazı turlayacağım. Seninle Yıldız Parkı'nda bisiklet süreceğim. Seninle Gülhane'de Müslüm Gürses dinleyerek dondurma yiyeceğim. İstinye ben seninle çok şey yapacağım.
Hatta belki de ben seninle...
Bir ömür düşleyeceğim.
Papatyalar kadar sevgimle,
Tarabya.